Aydın Selcen
Aydın Selcen

Hükümdar 486-Eşkıya 0

Çarşamba, 13 Mayıs, 2020
Çünkü Selahattin Demirtaş hapisteyse, çünkü Osman Kavala tutsaksa, çünkü seçimle kazanılan sandalyelere kayyımlar atanıyorsa, çünkü soru soran gazeteciler içeri tıkılıyorsa, çünkü gözümüzün içine bakılarak, hem de sırıtarak, hem de her gün, yüzümüze tükürülüyorsa, “ya Rab, bugünlere de şükür, ne güzel de yağmur atıştırıyor” demek sürdürülebilir bir çözüm değildir.

Maç sonucuymuş bu. Yahut yaz biterken skor bu olacakmış. İçişleri Bakanı Soylu öyle duyurdu. “Efendim, neden rahatsız oldun, neden gocundun? Yazıklar olsun, bir de devleti temsil etmek için sittin sene mayış almış bu adam: Tükür ağız dolusu amcanın yüzüne!”

Hani zaten epi topu Tünel-Galatasaray arası yapılacak olup, senelerdir yapılamayan LGBT-I yürüyüşüne her destek bildirişimde gelen “sen ibne misin?” tepkisi gibi bu. Onun yanıtını geçen ayın sonunda buradan vermiştim. Bunun yanıtını da bugün yine buradan vereyim.

Önem sırası gözetmeksizin, aklıma geldiği gibi, serbest çağrışım yoluyla:

Çünkü bugün dağda elde mavzer gezen eşkıyaya jandarmanın kanun uygulamamasına karşı çıkmazsanız, yarın polisin kapınızı kırıp sizi gözaltına altına almasına söyleyecek sözünüz olamaz.

Çünkü ülke içinde kamu düzenini korumak, dışarıya karşı da sınırları savunmak adına şiddet tekelini haiz “devlet” intikam almaz, kin gütmez, hınç almaz: Devlet, yurttaşların, güvenlik dahil, türlü hizmetler sağlamak için kurduğu bir aygıttan ibarettir, kutsallığı yoktur ve olamaz.

Çünkü demokratik cumhuriyetlerde hükmetmek yoktur, yönetmek vardır; tebaa yoktur, yurttaş vardır.

Çünkü nasıl (Ali Topuz’un kazandırdığı terimle) “anti-hukuk” muhalefet için değiştirilmesi olmazsa olmaz bir durumsa, içine sıkıştığımız “proto-siyaset” mi desem, “pseudo-politika” mı desem, işte bu söz ve eylem toplamı siyaset değil, ancak ikinci sınıf bir ortaoyunudur.

Çünkü dağdaki adam buradan bir yere çekilecek işgal ordusu değil, ayıla-bayıla sosyal medyayı işgal eden video atar-gider kayıtlarını izlediğiniz mafya bozuntuları gibi “gayrı meşru hayatı” yani “kanunu çiğnemeyi” seçmiş yurttaşlarınızdır.

Çünkü dağda kaç kişi olduğunun “486” gibi bir kesinlikle belirtilmesinin absürtlüğü bir yana, yerde dağa çıkmaya hazır ya da eğilimli ya da sizin dağdakileri “etkisiz hale getirmenizden” dolayı kendileri “dağa çıkmayı” veya “yeraltına inmeyi” seçecek insanlar yaratmayacak bir çözümdür esas olan.

Çünkü sizin “terörle mücadele” dediğinizi üyesi olduğunuz NATO ısrarla “isyan bastırma” olarak tanımlamaktadır.

Çünkü yüzleşmekten kaçarak, ayağınıza prangalı gülleleri sürükleyerek ancak bu kadar yol gelirsiniz: Doğru, ayakkabınıza bir çakıl taşı girdiyse, bu durum bacağınızın ampütasyonu sonucunu doğurmaz ama ayakkabıdaki taşla da yol yürünmez; eninde sonunda bir kenara oturup, o taşı ayakkabınızdan çıkarmak zorunda kalırsınız.

Çünkü “kinetik” operasyonlar ancak yolun sonunda varılacak bir siyasal hedef varsa anlam ifade eder: Kinetizm kendi içinde matah bir hedef olsa menhus Milan Astray’ın “yaşasın ölüm!” haykırışı bugün İspanya’da meclisin genel kurul toplantı salonunun duvarında yazardı; merhum De Gaulle de askeri akademilerde okutulacak denli “başarılı” olan isyan bastırma operasyonlarının ardından, “kazandığı” halde Cezayir’in bağımsızlığını tanımayı kabul etmezdi.

Çünkü bu olur olmaz bugün dahi “her şey sizin yüzünüzden oldu pis liboşlar, yetmezamaevetçiler!” naraları atan tayfa, Ermeni Soykırımı denli Kürt Meselesi konusunda da bir seçenek önermiş, biz de o seçeneği öğrenmiş olurduk.

Çünkü “ne şiş yansın, ne kebap” yaklaşımı demokrasilerde size seçim kazandıran bir ortayolculuk olabilir ama bizimki gibi ülkelerde önce ortak yapısal paydalar, oyunun kuralları üzerinde uzlaşı sağlanmazsa, o olası uzlaşıya ilişkin bir tasarımınız yoksa, aynı filmi kim bilir ellisekizinci kere görmeye hazır olmanız gerekir.

Çünkü yine bizimki gibi ülkelerde, varsa muhalefetin başat ödevi, zifiri karanlıkta bir filin kulağını, kuyruğunu vs. tutup ne idüğü belirsiz bir demokrasi tanımı yapmak üzere rastgele bir araya toplaşmak değil, cumhuriyetin patrimoniyal devletten gerçek bir demokrasiye evrilmesini sağlayacak temel reformları ortaya koymaktır.

Çünkü kerametleri kendilerinden menkul birtakım güngörmüş kılıklı salon efendilerinin tombul mabadlarını bir kez olsun çakıldıkları maroken koltuklarından kaldırmadan göbeklerini hoplatarak ve sanki ağızlarında bir akide şekeri varmış gibi konuşarak “yaw, sen şimdi onu bırak da…” demelerinden ikrah geldi.

Çünkü ülkemizde cumhuriyetimizin kurucusu Kemal Atatürk’ün bir biyografisini yazamadık, ilk eylemini te 1984’te yapmış PKK üzerine, hiç yoktan Olivier Grojean’inkine (2017) eşdeğer bir inceleme yayımlayamadık.

Çünkü bu kafaları, teşbihte hata olmaz ve sümme haşa şiddete karşıyız ama, enselerinden tutup maazallah en yakındaki duvara vuracak olsanız, o duvarın sıvaları dökülür, yine bu kafalara bir şey olmaz.

Çünkü ya “yeter baba, yeter”, ya “ne varsa senden gelen ‘eyvallah’ dedik” arasındadır seçim; ikisinin arası yoktur, şerefli beraberliklerle şampiyon olan bir takıma bugüne dek rastgelinmemiştir.

Çünkü sabahları dişleriniz fırçalarken, yahut tıraş olurken aynaya baktığınızda gözlerinizi kaçırmamak; varsa hepsini Allah bahtlarından güldürsün, yavrularınızın hiçbir gün yüzünüzü yere eğmek zorunda kalmamaktır esas olan.

Çünkü özgürlük, adına “kamu düzeni” denilen heyûlaya bir kere kurban edilmeye görülsün, ondan sonra ne kadar dövünseniz “sarı öküzü vermeyecektik” diye, artık nafiledir: Örnekse bakınız SSCB’nin niyeti ve akıbeti.

Çünkü Afrika’dan çıkıp, fillerini Alpler’den yürütme cüreti gösteren (ve belki mezarı şuracıktaki Gebze’de olan) Hanibal’e atfedilen söz gibi, “ya yeni bir yol bulmak, ya yeni bir yol yapmak” zorunluluğu vardır.

Çünkü Selahattin Demirtaş hapisteyse, çünkü Osman Kavala tutsaksa, çünkü seçimle kazanılan sandalyelere kayyımlar atanıyorsa, çünkü soru soran gazeteciler içeri tıkılıyorsa, çünkü gözümüzün içine bakılarak, hem de sırıtarak, hem de her gün, yüzümüze tükürülüyorsa, “ya Rab, bugünlere de şükür, ne güzel de yağmur atıştırıyor” demek sürdürülebilir bir çözüm değildir.

Çünkü TBMM’deki üçüncü büyük grubun sahibi ve altı milyon seçmeni temsil eden HDP, yasadışı terör örgütü PKK’nin doğrudan bir uzantısıysa, herhalde bu memleketteki bu denli cevval ve bir o denli cabbar muhterem savcılar bu partiyi çoktan kapatmak üzere dava açmış olsa gerektir: İkisinin arası olmaz.

Çünkü günümüzde artık “talim-terbiye” yoktur, “eğitim” vardır.

Çünkü (Şeyh Abdüsselam Barzani gibi o da Mevlana Halit’in “halifelerinden” olan) “Kafkas Kartalı” namlı Şeyh Şamil’in, Çerkes başkaldırısını bozguna uğratan Rus generale, “beni tutsak ettiğinizi mi sanıyorsunuz?” diye sorup, ağaçtaki bir kuşu işaret ettiği ve “şu kuş ne denli özgürse, ben de o denli özgürüm” dediği rivayet olunur.

Çünkü tedaviye başlamanın yolu, hastalığı teşhis ve hasta olduğunu kabulden geçer.

Ayrıca çünkü hezeyanlarıma son verirken nereden mi biliyorum? Ulusal değer olan ozanlardan Cemal Süreya’nın dediği gibi:

“Mahşerin ortalık yerinde size rastladık. Elinizi şuramıza koydunuz.

Sürgündük. Göçebeliğin elverişli yanlarını da yitirmiş gibiydik. Yanınızda göçmen olduk. Bir yerleşmişlik duygusu ki, hırkamız yazlık sinemada iliklenir.

Güneş her sabah verilmiş bir söz gibi doğuyordu.”

-oradan biliyorum.

Berberler de açıldı, haydi hayırlı tıraşlar…


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI