Rıza Oylum
Rıza Oylum

75. yıl dönümünde Sovyet sinemasında 2. Dünya Savaşı

Cumartesi, 9 Mayıs, 2020
2. Dünya Savaşı ile ilgili ilk aklımıza gelen filmler Hollywood merkezli yapımlar olsa da savaşı ülkesinde yaşamış olanların hikayelerine zihnimizde yer açmalıyız. Onların gözünden savaşın yıpratıcı etkilerini, olanca insani hallerini keşfetmek bize yeni bakış açıları kazandırabilir.

Bu yıl 9 Mayıs itibariyle faşizmin yayılma siyasetinin Kızıl Ordu tarafından durdurulmasının ve Hitler iktidarının sona erdirilmesinin 75. yıl dönümü. Fransa’da aralıklı zamanlarda yapılan bir anket zincirinden çıkan sonuçlara göre savaşın bitiminin ilk döneminde Almanların durdurulmasında en önemli rolü olan ülke olarak Sovyetler Birliği görülüyorken yaklaşık 50 yıl sonra günümüzde artık Amerika ve İngiltere’nin daha büyük bir rol oynadığına inanılıyor. Benzer sonuçları olan farklı anketler de var. Amerika ve İngiltere’nin Normandiya Çıkarması üstünden inşa ettikleri bu tarih anlayışı, uzunca bir süredir egemen olmaya başladı. Bu çıkarsamanın yapılmasında kuşkusuz Normandiya Çıkarması üstüne çok sayıda film çeken Hollywood’un da önemli bir payı var. Sovyetler Birliği’nin 26 milyon yurttaşının ölmesinin yanında; ABD’nin 500 bini bile bulmayan kaybına rağmen ABD bu savaş üstüne çektiği filmlerin yarattığı etkiyle, yeni bir tarih anlayışı inşa etmişe benziyor.

Esasen Sovyet sinemasının en önemli film türlerinden biri de savaş filmleri. Ancak filmler dolaşıma girememelerinden ötürü uzun süre Sovyet Bloğunun dışında sadece festivallerde gösterim şansları oldu. 75. yıl vesilesiyle bu savaşa; kadın, çocuk ve asker gözünden bakan üç unutulmaz filmden dem vuralım.

SAVAŞTA KADIN: LEYLEKLER UÇARKEN

Mikhail Kalatozov’un çektiği 1957 yapımı Leylekler Uçarken renksiz, doğal ve unutulmaz sahneleriyle hâlâ etkisini koruyor. Bu hafta savaşın zaferini kutlamak için Rusya’nın Ankara Büyükelçiliği’nin twitter hesabında Leylekler Uçarken filmi paylaşıldı. Savaştaki insanı anlatması açısından ve Sovyetler Birliğini’nin neler yaşadığını hissettirmesi açısından bir kahramanlık filminden ziyade geride kalanların hayatına odaklanan bir yapımın paylaşılması dikkat çekici.

Nişanlısı Veronika’yı bırakıp 2. Dünya Savaşı’nda vatan savunmasına katılan Boris ve onu bekleyen Veronika’nın imkânsız aşkını Veronika üstünden anlatılan film, toz pembe bir ortam sunmaz. Veronika, Boris’in kuzeni Fyodor’un tecavüzüne uğrar. Boris’in dönmesini bekler ancak Rus gerçekçiliği mutlu sona değil hayatın olanca sertliğine ve umuda hizmet ediyordur. Hem cepheye gidenler hem de cephe gerisinde kalanların hayatını dönemin ruhuna uygun bir dille anlatan film, ölenleri unutmamayı ama hayata sıkı sıkıya bağlanmayı önerir. Sürpriz sonuyla da unutulmaz bir filme dönüşen yapım, 1958 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ile ödüllendirilmişti.

SAVAŞTA ASKER: ASKERİN TÜRKÜSÜ

Grigori Çuhray 1959’da çektiği Askerin Türküsü ile acımasız savaş şartlarının altında insanların günlük yaşamını oldukça başarılı bir sinema diliyle beyaz perdeye taşımıştı.

Alyoşa Skvortsov annesi ile vedalaşamadan savaşa katılan 19 yaşında telsiz sorumlusu bir Sovyet askeridir. Almanların tank saldırısı sırasında, tek başına iki Alman tankını havaya uçurunca generali tarafından madalya ile ödüllendirilir. Ancak Alyoşa generalinden madalya yerine annesini görmek için iki günlük izin ister. Köye dönüp evlerinin çatısını tamir etmek, annesi ile vedalaşmak arzusundadır. Alyoşa için eve gitmek o kadar kolay olmaz. Annesi tarafından sevgi ile büyütülen Alyoşa yolculuğu sırasında zaman zaman insanlara gösterdiği yardımseverlik yüzünden oldukça zaman kaybeder. Karısına haber göndermek isteyen bir askerin hediyesi olan iki kalıp sabunu onu beklemeyi bırakmış karısına götürmekle uğraşır. Sabunları askerin babasına verdiğinde babasının tek isteği karısının onu artık beklemediğini oğluna söylememesidir. Tren garında ise savaşta bacağını kaybetmiş bir gaziyle karşılaşır. Karısının artık onu sevmeyeceğini düşünen sakat asker, umutsuzlukla karısına dönemeyeceği haberini ulaştırmasını Alyoşa’dan ister. Bu isteği kabul etmeyen Alyoşa, karısının yaralı askeri coşku ve büyük bir sevgiyle karşıladığını görecektir. Annesine ulaştığında hemen hemen hiç zamanı kalmaz. Kavuştuklarında Alyoşa annesine, “geri döneceğim” diye bağırsa da savaşın kendi kuralları vardır.

SAVAŞTA ÇOCUK: GEL VE GÖR

Belaruslu romancı Ales Adamoviç’in yazdığı Katya’nın Öyküsü’nden Elem Klimov tarafından 1985’te uyarlanan yapımda; 2.Dünya Savaşı’nda Nazilerin Belarus’da 1943’de yaptıkları kıyım anlatılır. Nazilerin; kafesinden kaçan vahşi bir hayvan gibi önlerine çıkan her şeyi yok ettikleri bu ortamda; 13 yaşındaki Fliora ve yeni tanıştığı, çocukluğunu henüz terk etmiş genç bir kadın olan Glasha dostluk kurmaya başlarlar. Bu iki yeni arkadaş hayatta kalmaya çalışırken savaşın tüm acımasızlığına da şahit olurlar.

YAĞMUR, İNSANLIĞIMIZI DA TEMİZLER Mİ?

Fliora bir silah bulup çok istediği Nazilere direnen partizanlara katılmak için ormandaki kamplarına gelir. Ormanda partizanların marşlarla fotoğraf çektirme sahnesinde kadraja son anda dâhil olup tüfeğini kameraya doğru uzattığında yönetmen de propagandaya göz kırpıyordur.

Ormanda partizan birliğini kaybeden Fliora ve Glasha ormanın yeşilliği ve Nazilerin attığı bombaların gri bulutları arasında hayatta kalmaya çalışacaklardır. Yağan yağmur ve açan güneş kirlenmiş elbiselerini temizlese de insanlık yağmur ve güneşle temizlenmeyecek kadar kirlenmiş haldedir. Fliora’nın Glasha ile köyüne döndüğünde gördükleri bunun kanıtıdır. Boşalmış köyde odun parçalarını andıran birbirleriyle bütünleşmiş ölü vücutların yanından geçerler. Fliora bir bataklığa saplandığında çıkmak için verdiği amansız mücadele Belarus köylülerinin Naziler karşısında yaşadıklarını hatırlatır. Bu uzun sahnede yönetmen dönemin bütün karamsarlığını o bataklığa dönmüş gölde Fliora’nın ruh halini yansıtmıştır. Üstelik bu yaşanan acıların sadece bir kısmıdır. Filmin açılışında bizi karşılayan köylünün yakılmış vücudundan dökülen son cümleler de Floria içindir. Sinema tarihinin unutulmaz ağıt sahnelerinden biri de burada karşımızda beliriverir.

KARNAVAL HAVASINDA İNSAN YAKILIR BURADA

Filmdeki belirgin tek geniş çekimler Perekhody kasabasında köylülerin evlerinden adeta mahşer günündeymişçesine kasaba meydanında toplandığı sahnelerdir. Köylüler, Alman askerleri tarafından kasabanın kilisesine doldurulup adeta bir karnaval havasında toplu hâlde yakılır. Alevlerle baş başa kalan köylülerin feryatlarına; neşeli Nazi askerlerinin zevk çığlıkları karışır.

Partizanlar galip gelip Alman subaylarını yakaladıklarında onları yakmayıp kurşuna dizerler. Yönetmen böylece Sovyetlerin politik bakışını da vermiş olur. Tecavüze uğrayan Glasha da partizanlara katılmıştır. Ama o artık kadın ya da erkek değildir. “Hey son gelen” diye çağırılar onu. Zira Sovyet ordusu cinsiyetsizdir, erkek egemen değildir.

ACIYLA OLGUNLAŞAN ÇOCUKLAR

Yönetmen filmin başlangıcından sonuna kadar yakın çekimde Fliora’nın yüzünü kadrajda tutmayı sürdürür. Filmin sonunda Fliora’nın yüzündeki kırışıklıklar o denli belirginleşmiştir ki umut dolu köylü çocuğu yaşlanmış, acıyla büyümüş halde Hitler fotoğrafına kurşunlar yağdırarak bütün bu acıların sorumlusunu, ömrünü çalanı bulmuş halde çamura bulanmış fotoğraftan hesap sorar.

Filmde kullanılan müzikler de belki bir ironi gibi Avrupa klasiği Alman kültürünün yegâne unsurlarından olan Mozart’a aittir.Yönetmen burada mücadele edilenin bir millet ve onun kültürü değil de insanlığın düşmanı olan faşizm olduğuna da vurgu yapmış olur.

SAVAŞI YAŞAYANDAN İZLEMELİ

2. Dünya Savaşı ile ilgili ilk aklımıza gelen filmler Hollywood merkezli yapımlar olsa da savaşı ülkesinde yaşamış olanların hikayelerine zihnimizde yer açmalıyız. Onların gözünden savaşın yıpratıcı etkilerini, olanca insani hallerini keşfetmek bize yeni bakış açıları kazandırabilir. Leylekler Uçarken, Askerin Türküsü ve Gel ve Gör filmleri iyi birer başlangıç olabilir.


Rıza Oylum kimdir?

1984 İstanbul doğumlu. İstanbul Kültür Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans, Trakya Üniversitesi’nde aynı alanda yüksek lisans eğitimi aldı. Varlık, Virgül, Agora, RadikalGenç, Birgün, Cumhuriyet Kitap, Film Arası, Kitapçı, Sendika.org, ve Edebiyathaber.net gibi farklı mecralarda sinema ve edebiyat merkezli metinler yayımladı. Uzakdoğu Sineması, Rus Sineması, Alman Sineması, Ortadoğu Sineması, Dünya Yönetmenlerinden Sinema Dersleri, Doksanlar, Dünya Yazarlarından Yazarlık Dersleri ve İran Sineması kitaplarını yazdı. Ulusal ve uluslararası festivallerde jüri, küratör ve yayın editörü görevlerinde bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında ülke sinemaları üstüne konferanslar verip workshoplar yaptı. Halihâzırda bir vakıf üniversitesinde sinema tarihi dersleri veriyor. Seyyah Kitap’ın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI