Pınar Öğünç
Pınar Öğünç

'Canımızı unutturacak hale getirdiler bizi'

Cuma, 8 Mayıs, 2020
Şubat sonuyla mart ortası arasını kabus gibi yaşadık. Eldiven takmamıza bile çok geç müsaade edildi. Neden? Çünkü üniforma bütünlüğünü korumamız gerekiyordu! Maske takmak istediğimizde, yolcu bizim hasta olduğumuzu düşünür mü, diye yorumlar yapıldı.

Bir hostes, hayatının en zor birkaç haftasını anlatıyor: Salgın var, önlem yok ve onlar uçuyor. Üniforma bütünlüğü yüzünden izin verilen tek önlem hamur yoğurulurken kullanılan şeffaf eldivenler! Kıdemli kabin memuru, uzun süredir “önce emniyet” diyen iş tanımının kitabî hale gelişinden, yolculara servisin ağır basmasından şikâyetçi. Virüs riskine aşina bir meslek grubunda olsa da bu kriz yeni bir sorgulama getirmiş. Şirketini açıklamaya da bu yüzden karar verdi sonra.

Çizim: Murat Başol

Kabin amiriyim, yaklaşık on yıldır aynı şirketteyim. Salgına karşı önlemler hem dünyada, hem Türkiye’de geç geldi. Özellikle burada, İtalya’da yaşananlar görülmesine rağmen bir türlü aksiyon alınamadı. O sırada uçuşlarımız vardı, çok korkuyorduk. O günleri nasıl anlatsam size… Şubat sonuyla mart ortası arasını kabus gibi yaşadık. Eldiven takmamıza bile çok geç müsaade edildi. Neden? Çünkü üniforma bütünlüğünü korumamız gerekiyordu! Maske takmak istediğimizde, yolcu bizim hasta olduğumuzu düşünür mü, diye yorumlar yapıldı. Eldiven dedim ama hangi eldiven biliyor musunuz? Hamur yoğururken kullandığımız şeffaf mutfak eldivenleri var ya, onlardan. Ben de dahil, çok kişi bunları kaldıramayıp ücretsiz izne çıktık. Çin, İran uçuşları durdurulduktan sonra, bu işin maddi götürüsü olacağını gören şirket, isteyenlerin ücretsiz izne çıkabileceğini söylemişti.

Biz uçucuların en büyük derdi, zaten dile getirlemeyen psikolojik sorunlardır. Bu virüs yokken de vardı. Uçuş korkusu değil bunun adı, uçmaktan korkan bu işi yapamaz, ama bilinçaltı binlerce feet yüksekte olduğunu, risk aldığını bilir. Sorumluluk duygusu normalde de ciddi bir stres kaynağıdır. Virüs eklendiğinde, her şeyi başka türlü sorgulamaya başlıyorsunuz. Benim de mart ortası uçuşlarım oldu, “N’apıyorum?” diye sordum kendime. Bu riski neden alıyorum? Uçağı küçük bir tüp olarak düşünün, yolcuyla birlikte sınırlı bir havalandırma sisteminin olduğu küçük bir tüptesiniz. İlla binlerce insan ölmek zorunda mı, diye düşündüm hep. Candan önemlisi var mı? Bir taraftan da uçak ekibinin algısı yüzde yüz açık olmak zorunda, bu sıkıntıyla iş yaparsanız asli görevinizi unutursunuz.

Hostes, kabin memuru, nasıl tanımlarsanız, uçuş emniyeti için hem yolcudan, hem kendinden sorumlu olan çalışanlarız biz. Öncelikli bir sorun var, bu görevin artık kitabî kalması. Havacılık sektöründe bütün şirketlerde sorunlarımız ortak. “Önce emniyet” diye yola çıkarken, yan görevlerin yoğunluğuyla bunun teoride kalışını yaşıyoruz zaten. Fiiliyatta “önce emniyet” gelmiyor uzun süredir. Özellikle servisteki iş yükü, yolcu kaprisleri ve şirketin yolcularla hostesler arasındaki ilişkide yolcudan yana kurduğu baskı o kadar yoğun ki. Belgrad, Milano gibi kısa uçuşlarda öyle bir yük var ki üzerinizde, emniyeti unutabiliyorsunuz. Şirketler arası rekabet getirdi bizi buraya, son yıllarda gittikçe arttı. Güleryüz tabii ki gösteriyoruz yolcuya, ama yoğun servis sırasında kabinde anormal bir durumu görmek ve gereğini yapmak daha önemli. Kabin amirlerinin şirkete hesap vermekte de en büyük kaygıları servis üzerindendir. Ekiplerine de bu yönde baskı yaparlar. Ben farklı bakıyorum, her şeyin hesabı verilir, emniyetin hesabı verilemez diye düşünüyorum.

Bir yandan kabin memurları işini çok sever. Çünkü farklı, hoş yanları vardır, başka bir sektörle mukayese edemezsiniz. Çok hak kaybı yaşasak da kaldık, çünkü uçmak ve onun getirdiği yatı görevleri olsun, o yaşantı olsun, tüm artılarıyla ağır bastı. Ama virüsle birlikte başka türlü sorguladım. Ne olursa olsun uçmalı mıyız? Hayır dedim, önce sağlık, önce can, gerisi sonra gelir. Canımızı unutturacak hale getirdiler bizi.

O ara hatırlıyorum, umreden dönenlerin alındığı uçuşlar vardı, bunlardan birine katılma ihtimali bile büyük kaygı yarattı bende. Bir gün önceden uçuşunuz belli olur, öyle korkarak bekledim. Uçan arkadaşlarım oldu. Bir tarafta mecburiyet var, şirket iptal etmemiş, bu senin işin, çok zor, çok. Büyük bir şirkette bile durum böyleyken, daha küçüklerinde kim bilir nasıl yaşandı. Ya aslında düşündüm, başta istemiyordum ama THY’de çalıştığımı da söylemek istiyorum. Bu kısmını da lütfen çıkartmayın olur mu, mutlaka duyulmasını istiyorum. Salgın başlamış, insanlar ölüyor, karar alınmış senin çalışanın umrecileri getirecek… Böyle bir durumda Kabin Hizmetleri Başkanlığı olarak üniforma bütünlüğünü düşünmek nedir ya? Eldiveni ister mavi tak, ister beyaz tak, ister pembe, ne yani. Şeffaf olacakmış! Bunu ne adına yapabilirsiniz? Şu an dertleşiyorum sizinle, dışarıdan bakın ve söyleyin, ne adına? Bütün uçuşlar durmadan önce, yurt dışında kalan vatandaşları getirmek üzere birkaç uçuş oldu, ancak o zaman koruyucu tulum giydi ekip. Virüs değil, THY’de Kabin Hizmetleri Başkanlığı’na karşı güvenin oluşmamasıydı asıl sorunumuz.

Kargo uçuşları durmadı, birçok yolcu uçağıyla kargo taşımacılığı yapılıyor şu an. Kabinin arka ve ön tarafını emniyet açısından kontrol etmek üzere de, kabin memurları uçuyor. Hâlâ yatıya gidiliyor. Ve bu şekilde bir yerde kaldığınız durumda bütün öğünler temin edilmiyor. Aç mı kalacak insan, dışarı çıkması gerekiyor. Bişkek gibi Orta Asya’da, Dakar gibi Afrika’da çok noktaya kargo uçuşları bunlar. Tamam yolcu yok ama başka bir ülkede kalıyorsun. Ücretsiz iznim bittiğinde bana da bu uçuşlardan çıkabilir. Açıkçası bir, belki iki ay uzatabilirim diye düşünüyorum, şu an haklarımdan muafım ama bu kaygıları yaşamaktansa evde durabilirim diyorum. Neyse ki eşimin desteği var. Bekâr, ailesinden de desteği olmayan arkadaşlarım var, mecburen dönecekler. Vahşi kapitalizm işte, ancak bir ay ücretsiz izne katlanabilir insan. Dışarıda virüs var evet, ama içeride de açlık var.

Üç ay sonra ne olacak? Bilmiyorum. Gittiği yere gidecek. Bu virüse alışacağız, sorgulamam bitmeyecek ama azalacak, bir gün elbet döneceğim. Tabii sektörde de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. İnsanlık bir süre kendi karantinasına devam edecek, önce kaygısını unutması gerekecek, bazı alışkanlıklarını değiştirecek. Uçaklar uçacak ama bakalım yolcu olacak mı? İşten atılma kaygısı da var o yüzden. En çok darbe yiyen sektörlerden birindeyiz, on binlerce çalışan sektörün kendini toparlayamaması halinde atılmaktan korkuyor. Toparlanma iki-üç yıl sürerse işten çıkarma politikasına gidebilirler çünkü. Ücretsiz izne çıkmayı kabul ederek kendimizi koruduk, o sırada şirketin üzerindeki maddi yükümüzü de kaldırdık. Ekmek teknemizin ayakta kalmasını isteriz, gerekirse şirketin yanında dururuz. Ama yöneticilerin aldığı bazı kararların yanında değiliz. Ciddi suistimaller yaşanabiliyor, böyle bir süreçte dahi işçinin hakkından ne kadar yiyebilirim diye düşünülüyor.

Koronadan önce de virüse en yakın insanlardık. Bir dönem Ebola vardı, Zika vardı. Afrika’da sıtma kapan, burada sıtma olmadığı için teşhis edilemeyen bir arkadaşımızı kaybettik üç yıl önce. Bu riskin hep farkındayız. Diyeceksiniz ki sizin ruhen hazır olmanız lazım… Biliyor musunuz hiç öyle olmuyormuş. Hiçbiri bunun gibi değil çünkü, korona her yerde.

 

 

Konuştuğumuz gün 129.491 vaka, 3520 ölüm açıklanmıştı.

 

*Gezegeni saran bir virüsün birkaç ay içinde yarattığı bu öngörülemez olağanüstü halin, kapitalizmin hâlihazırdaki eşitsizliklerini görünür kıldığından, derinleştirdiğinden ve bundan sonra hiçbir şeyin aynı kalamayacağından konuşuyor çok insan. Kalamayacak mı gerçekten? Neden kalmasın ki? Varlığını, her veçhesiyle sömürgeciliğe, cinsiyetçi iş bölümüne ve tam da derin bir eşitsizliğe borçlu bu düzen kötücül bir virüs gibi ruhlarımızı ve bedenlerimizi sarmışken “iyileşmek” nasıl mümkün? Kadınlar, erkekler, işçiler, memurlar, işsizler, beyaz yakalılar, mavi yakalılar, “yaka” devri değişti diyenler, serbest çalışanlar, evde çalışanlar, hâlâ çalışanlar, zorla çalıştırılanlar, karantinadakiler, geleceği göremeyenler, gördüklerinden yorgun düşenler anlatıyor. Neden bu uzun yazı dizisine başladık? Çünkü birbirimizin sesini, derdini duymaya, diğerinin dermanında kendimizinkini aramaya ihtiyaç var.


Pınar Öğünç kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler mezunu. 1997 yılından beri çeşitli gazete ve dergilerde muhabir, editör, köşe yazarı olarak çalışıyor. Jet Rejisör (söyleşi, İletişim Yay.), İnce İş (söyleşi, İletişim Yay.), Asker Doğmayanlar (söyleşi, Hrant Dink Vakfı Yay.), Aksi Gibi (hikâye, İletişim Yay.), Beterotu ((hikâye, İletişim Yay.), Cotturuk Defterleri (çocuk, CanÇocuk) kitaplarının yazarı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI