Siz hangi Zoom arka planısınız?

Cuma, 1 Mayıs, 2020
Arka planını benliğin sunumu için iyi bir fırsat olarak görüp, bazen sahip olduğundan daha yüksek bir kültürel sermayesi, gelir seviyesi, bahtiyar bir evlilik hayatı, ideal bir ebeveyni olduğunu göstermek, o süre içinde sevilen, başarılı bir insan rolüne bürünmek için düzenleyen çok sayıda insanla karşılaştım Zoom görüşmelerinde.

Çocukken, orta halli bir bürokrat olan babam beni “daire”ye götürdüğünde (bizim kuşağın aşina olduğu ve işyerine gönderme yapan daire isimli mekânsal düzen ayrı bir yazı konusu olmayı hak ediyor) gördüğüm ve daireyi çok ciddi, dolayısıyla da çok sıkıcı bir yer haline getiren bir tür dekoratif unsur vardı: Kapitoneli makam panosu. Babam masasında oturur, ben de sehpanın üzerinde resim yapar veya bozuk daktiloda gürültülü kelimeler yazmaya çalışırken ara sıra başımı kaldırır, bu manasız eşyaya uzun uzun bakardım. Mutlaka bir işe yarıyor olsa gerek diye düşünürdüm ama benim yaşımda birinin zihnindeki görev dağılımında bir işleve tekabül etmezdi. Biraz daha büyüyüp devlet hizmetinde çalışmaya başlayınca, kapitoneli panonun amirin haşmetini çerçeveleme, saygınlığına vurgu yapma, devletin gücünün temsilcisi olarak memur fotoğrafını zihinlere kazıma işlevi gördüğünü ve de memuriyetin her kula nasip olmayan, son derece saygın bir meslek olduğu dönemlerden miras olduğunu anladım. Üstelik o makamı işgal eden kişinin ilgilerini, zevklerini ve kendi hikayesini iş yerine yansıtmasına vesile olabilecek objelerin duvarı süslemesini de dolaylı olarak men etmiş oluyordu mahut pano. Mekanı kişiliksiz, onu kullanana göre biçim değiştiremeyen bir yere, bir tür heterotopyaya dönüştürüyordu. Zamanla durum bir ölçüde değişti tabii. Fakat akademisyen ofisleri gibi istisnaları bir yana bırakırsak, devlet dairelerinin mekânsal düzenleri herhangi bir ideolojik tarafgirlikten, gayrı ciddilikten duyulan korkunun ürünü olan yasaklar sebebiyle hala aynı soğuk yüzüyle ürpertiyor bordro mahkumlarını.

BANA ZOOM ARKA PLANINI SÖYLE, SANA KİM OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM

Karantina günlerinde hala bir işi ve geliri olan şanslı kesim arasından beyaz yakalılar işlerini çoğunlukla evden yürütüyorlar. Eğer yazar, çizer, senarist vb. değilseniz (ki onların bile hesap vermeleri gereken birileri var) sık sık iş arkadaşlarınızla, patronunuzla, müdürünüzle, öğrencilerinizle vb. uzun görüşmeler yapmak, fikir alış veriş etmek, iş dağılımı yapmak, hesap/rapor vermek veya ders anlatmak, soru yanıtlamak zorundasınız. Bunun için yaygın olarak kullanılan Zoom namlı, şaibeli, tartışmalı, ürkütücü fakat pek işlevsel bağlantı ofis ortamının soğukluğundan ev ortamının mahremiyetine taşıyor kullanıcıyı. Online eğitim alan anaokulu çocuklarından 65 yaş üstü torun sahibi kesime kadar herkes bu bağlantıdan haberdar artık. Günlük konuşmalara, serzenişlere dahil olmuş durumda çoktandır.

Dairelerde, ofislerde, sınıflarda, atölyelerde vb. yürütülen işler mahrem alana, yani eve taşınınca bilgisayarın veya akıllı telefonun ekranı sizi çerçevelemekle kalmayıp o mahrem alanın sizin seçtiğiniz veya sığındığınız kısmını da muhataplarınızın nazarına sunuyor. Böylelikle çalışma mekanının çoğunlukla anonim düzeninden bütünüyle sizi temsil ettiği ve sizin kontrolünüz altında olduğu varsayılan özel alanın düzenine geçilmiş oluyor. Çoktandır sohbetlerde, sosyal medya paylaşımlarında ve hatta yarı-akademik nitelikli yazılarda gündeme gelen “Zoom arka planı” tartışmaları da bu zorunlu geçişin beraberinde getirdiği bir temsili düzen.

Bize ait olan veya öyle olduğu varsayılan bir alana ilk kez giren kişi, orada gördükleriyle bizim hakkımızda bir ilk izlenim edinir. Çünkü eğer buna izin veriliyorsa, biz o alanı kişiliğimizi ve hayata bakışımızı temsil etmesi niyetiyle donatırız. Yabancıyla ilk iletişim bu şekilde kurulur. Akademik hayatımın önemli bölümü bir veya birden çok oda arkadaşıyla geçti. Oda arkadaşlarımla ortak mekanımıza yerleşirken hep tartışma konusu ettiğimiz bir şey vardı: Özel eşyamız olan tabloları, afişleri, fotoğrafları, diplomaları, başarı belgelerini, üzerine çeşitli görseller, notlar iliştirdiğimiz panoları, rölyefleri, maskları vb. kendi arkamızda mı tutmalıyız, yoksa göz hizamıza girsin diye karşımızda oturan arkadaşımızın arkasına mı asmalıyız? Yani derdimiz sevdiğimiz, değer verdiğimiz, bizde anısı olan, bizi onurlandıran, ne kadar başarılı olduğumuzu gösteren şeyleri her an görüp geçmişi hatırlamak, kendimizi iyi ve bir yere ait hissetmek mi, yoksa bunları başkasının bakışına sunup sevdiğimiz, seçtiğimiz, kazandığımız şeylerden yola çıkarak bizim nasıl biri olduğumuz, kültürel ve hatta ekonomik sermayemiz hakkında bir izlenim, daha doğrusu olumlu bir izlenim edinmeleri mi?

Daha 50’li yıllarda Erwing Goffman da bunu dert etmiş ve modern günlük hayatta bir performans olarak benliğin sunumunun bedenimize, davranışlarımıza, sözlerimize ve nihayet bizi çevreleyen eşyalara nasıl yansıdığını araştırmış. Bir başkasıyla iletişime giren kişinin, “o sırada sahnelemekte olduğu rutinin tek rutini, en azından en önemli rutini olduğu izlenimini yarattığını” düşünmüş. Bu rutinin ayrılmaz parçasının da çevresel düzen olduğunu tespit etmiş:

Vitrin, performans sırasında kişi tarafından kasıtlı ya da kasıtsız olarak kullanılan standart ifade donanımıdır. Bunun yanında, önünde, içinde veya üzerinde sürekli sergilenen insan faaliyetlerine ortam ve sahne sunan mobilya, dekor, fiziksel tasarım ve diğer arka plan düzenlemelerini içeren ‘set’ vardır.”

KENDİNE AİT BİR ZOOM ARKA PLANI

Eğer yalnız yaşayan biri değilseniz işinizi evden yürütmenizin biraz daha zor olduğunu zaten biliyorsunuz. Birçok kişi bu konudaki deneyimini paylaştı da şimdiye kadar. Diğer aile bireylerine karşı sorumluluklar, özellikle de ilgi bekleyen çocuklar, hastalar, yaşlılar, yapılması gereken ev işleri, alışverişler dinlenme ve kendinizle baş başa kalma imkanınızı kısıtlıyor. Enerjinizi eskisinden daha hızlı tüketmenize, özellikle kadınsanız bakım emeğinin bütünüyle üstünüze yıkılmasına sebep olabiliyor. Evin fiziksel kapasitesi uygun değilse iş görüşmelerinizi sessiz sakin, konforlu ve görüntünüzü bulanıklaştırmayacak bir aydınlatma düzeni olan çalışma odasına (hayalleri süsleyen kendine ait oda) çekilerek yapmanız ihtimal dışı kalıyor. Zoom ile toplanma saati geldiğinde bulduğunuz ilk köşeye, kuru bir duvarın önüne koyduğunuz rahatsız sandalyeye çöküyor, hatta bazen balkona, mutfağa, antreye kaçıyorsunuz. Çocukların taleplerinden ve seslerinden uzak kalabilmek için kendini banyoya kilitleyerek görüşme yapan bir babaya bile denk geldim bu süreçte. Yani böbürlenme vesilesi olması ve itibarlı sosyal ve ekonomik konumunu teşhir etmesi niyetiyle tasarlandığı veya seçildiği tahmin edilerek sosyal medyada alaya alınan etkileyici arka planlar öyle herkesin harcı değil. Altında her ne kadar diz yeri bollaşmış eşofman da olsa Zoom görüşmesi için belden yukarı kısmını özenle hazırlamak ve görüşmenin konusuna ve katılımcılarına uygun bir arka plan hazırlamak daha çok boş vakti, daha az sorumluluğu, daha bol bir kültürel sermayesi ve daha üst sınıfsal konumu olanlara has bir keyfiyet.

Fakat tabii arka planını benliğin sunumu için iyi bir fırsat olarak görüp, bazen sahip olduğundan daha yüksek bir kültürel sermayesi, gelir seviyesi, bahtiyar bir evlilik hayatı, ideal bir ebeveyni olduğunu göstermek, o süre içinde sevilen, başarılı bir insan rolüne bürünmek için düzenleyen çok sayıda insanla karşılaştım Zoom görüşmelerinde. Ekrandaki enerjik ve mağrur çehreye eşlik eden mutlu aile fotoğrafları, ışıltılı mobilyalar, temiz, düzenli ve kitaplarla, dünyanın her yerinden objelerle dolu çalışma odası, kim bilir hangi vesileyle hediye edilmiş çiçek buketi, iyi cins kahve termosu, yeteneklerini sergilemek için önüne oturulduğu belli şövaleler, gitarlar ve benzeri görüntüler. O mutlu ve tatminkar hayattan tadımlık parçalar.

Karantina günleri sona erip ofislerin tekdüze ve renksiz hayatları başladığında iş arkadaşlarının, yöneticilerin, patronların, öğrencilerin zihninde bu fragmanlar kalacak. Bunların yanında, insanların yalnızlıklarına, bezginliklerine, işte ve evdeki emek sömürüsüne zoom yapan kareler. Kariyerini devam ettirmek, hayatını kazanmak ve haneyi ayakta tutmak için sürdürmek zorunda olduğu işi mutfağa, balkona sürülerek; evde ilgilenebilecek başka kişiler varken talepkâr çocuğunu kucağında tutarak; birazdan girişeceği dağ gibi bulaşığın veya ütülenecek giysi yığınlarının gölgesinde; haftalardır canlı olarak gördüğü tek yaratık olan kedisine sarılarak Zoom görüşmesine katılan insanları çerçeveleyen kareler… Bazen engelleyemediğiniz çocuk çığlıkları, itirazları, bazen de yaptığınız işe saygı göstermeyen ev sakinlerinin çıkardıkları gürültü de bu karelerden oluşan filmin müziği olacak.

Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu, Erving Goffman, Çev. Barış Cezar, Metis, İstanbul, 2009.


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI