Yaratanın mağfireti yaratılmışa merhametten geçer

Pazar, 26 Nisan, 2020
Allah adaleti emreder. Mustafa Koçak da adil yargılanma hakkı istedi. Sesini duyuramayınca ölüm orucuyla hayatını ortaya koyarak adalet arayışını sürdürdü ama biz oruç tutan dindarlar onu yine duymadık. İktidarın sesi yüksekti çünkü. İktidarın yargısı adaletsizdi ama biz oruç tutan dindarlar, Allah’tan korkmadık, iktidardan korktuğumuz kadar. Oysa iktidar, Allah’ın Kur’an’da lanetlediği yalancı şahitliği yüceltmişti.

Diyanet İşleri Başkanı yine bir cuma hutbesiyle haklı tepkiye mazhar olurken ramazanı ve orucu tekrar düşünme, yazma mecburiyeti dayatıverdi. Hutbeden, yazık ki az sayıdaki doğru yaklaşımları öne çekerek tartışma zemini oluşturmak istiyorum. “Ramazan, oruç ayıdır. Orucun insana sabır ve merhameti, topluma metanet ve kardeşliği öğrettiği aydır.” Amenna! Ramazanı ve orucu anlatan en doğru sözdür. Amma velakin bu ideale ulaşabilmenin şartıysa doğrudan şaşmamak olmalı. Kitabın bütününe sadakat ulaştırır bizi o ideale. Başkanın hutbesinde irade eğitimi adını verdiği nefis terbiyesi tutar bizi bu yolda. Daima yaratılmışa merhamet üzre olmak bu yolun esası, kendi doğrularımızı dayatarak insanları zorlamak değil. Devletlerin geçici kudretine öncelik verip kitabın bir kısmını çokça anarken bir kısmını perdelemek hiç değil. Ve herkesi kendi istediği kalıba sokmak da değil. Dinde zorlama yoktur ilkesi uyarınca “ol”mak tır, işimiz, “oldur”mak Allah’a mahsus…

Hutbede, başkanın doğrularından bir diğeriyle, “Ey Müslümanlar! Hep birlikte Müslümanlığımızı yeniden gözden geçirelim” tavsiyesiyle kendimizi bir hesaba çekelim. Örneğin: Mustafa Koçak Müslümanların, oruç tutan dindarların merhametinden ne kadar yararlandı? Hiç mi? Evet, hiç yararlanamadı. Bahaneler çoktu çünkü. Allah’ın işaret ettiği yoldan sapma bahanelerimiz çoktu. İnsanın insana merhameti için koşulan şart yok oysa. Allah’ın kulu olarak Allah’a yapabileceğimiz bir iyilik yok ama O’na iyiliğimizi gösterecek tek yolumuz yarattıklarına merhametli yaklaşmak. Kimliğine, “ney”liğine bakmaksızın yaratılmışa şefkat, iyilik ve doğrulukla yaklaşma sınavını biz Müslümanlar hep kaybediyoruz. Mustafa Koçak hayatını kaybetti. Bizler insanlığımızı, kaybettik. Orucumuz bize nefsimizi terbiye ederek, muktedirin dayatmaları karşısında insan hayatını, insan onurunu korumayı ve Hakk’a, adalete daveti öğretemedi.

Allah adaleti emreder. Mustafa Koçak da adil yargılanma hakkı istedi. Sesini duyuramayınca ölüm orucuyla hayatını ortaya koyarak adalet arayışını sürdürdü ama biz oruç tutan dindarlar onu yine duymadık. İktidarın sesi yüksekti çünkü. İktidarın yargısı adaletsizdi ama biz oruç tutan dindarlar, Allah’tan korkmadık, iktidardan korktuğumuz kadar. Oysa iktidar, Allah’ın Kur’an’da lanetlediği yalancı şahitliği yüceltmişti. Yalancı şahitlik gizli tanık adıyla sistem içinde kurumsallaştırılmış ve Mustafa Koçak gibi nicelerinin hüküm giyme ya da yargılanma sebebi olmuştu. Ve biz Allah’ın adalet emrini, hiç üstümüze alınmadık. Hep kendimize adalet istedik, başkalarına yapılan adaletsizliklerin üstünü örterek. “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanarak bir kısmını inkar mı ediyorsunuz” İlahî sorusuna muhatabız oysa. Fakat yalancı şahitliğin lanetlendiğini konuşmaz ama habire eşcinselliği ve zinayı öne çıkarırız. Adalet emrini hatırlamaz, yönetenin zorbalıklarına lanet edildiğini unuttururuz. Merhametsiz açlık oruç mu ki? Zan ile oruç bir arada olur muydu, sayın başkan?

“Ey insanlar! İslam zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor.” Allah müminlere iffeti emrediyor, doğrudur. Zina konusunda ise “zina edenler zina edenlerle, iffetliler iffetlilerle evlensin” hükmünü kurmuş, Rabbimiz. Zinanın cezasına dair yapılanlarsa İslam öncesi cahiliye kurallarının, Peygamberimiz sonrası ve Fıkıh aracılığıyla dine sokuşturulması. Hele Kur’an’da zina iddiası için getirilmiş o şahitlik şartları layıkıyla düşünülse gerçekten iman etmiş olanın beyni zonklar da ağzını açamaz bu konuda. Hz. Ali’nin bir vakada içeriye doğru “ikiyseniz bir olun” seslenişini ve girip çıktıktan sonra “Vallahi ben bir gördüm” dediğini hatırlayarak, derinliğini bir düşünsek.

Bir de “Lûtîliği, Eşcinselliği lanetliyor” ifadesine bakalım. Cinselliğin nikah şartına bağlı kılındığı dinimizde evet, eşcinsellik zina kabul edilebilir. Ancak Lût kıssısı gerçekten salt eşcinselliği konu almaz. O kıssada lanetlenen zorba yöneticinin, iktidar gücünü kullanarak eşcinsel ilişkiyi dayatmasıdır lanetlenen. Kitabı açıp okuyunca hepimiz görürüz. Kendi kavmini ve şehrine gelen yabancıları eşcinsel ilişkiye zorlayan iktidar sahipleri anlatılır orada. Dayatmasına itiraz edenlerin canına kast edip malına, mülküne ve ev halkına el koyan ve sonra da köle olarak satan zorba yönetim lanetlenir. Kısacası orada lanetlenen adaletsizliktir. Eşcinsellerin tarih boyu süregelen varlığı, toplumlar içinde gördükleri sömürü ve şiddet onları, en kırılgan kesimler arasına soktu. Ve şimdi diyanet işleri başkanı hutbesiyle hedef gösterdiğinde adaletsizliklerin en büyüğünü bizzat sözle gerçekleştirmiş oldu.

Kıssada geçen baskıcı yönetimin adaletsizlikleri lanetlenmişti. Lanetin asıl nedenini gizleyip belli cinsel davranışları hedef göstermekle bugünün baskıcı iktidarının adaletsizliğine teslim ediliyor din. İktidarın beden politikalarının emrine amade kılıyor dini. Kitabın bir kısmı öne çıkarılıp bir kısmı gözardı edilerek adaletsizliklere ortak olma Diyanetin eski hastalığı. Bugün bu hale gelmedi. Oldum olası böyleydi, bunun için kurulmuştu zaten. Devletin sahibi kimse Diyanet onun memuru ve her haliyle memuriyetini icra ediyor. Bize düşün orucun aç kalmak değil dilimizi de tutmak, zandan kaçınmak olduğunu hatırda tutmak.

Büyük günahlardan olan zan, cehalet ve Allah’ın iradesinden başka bir iradeye teslimiyetle birleştiğinde normaldir, kimi eylemler “hastalıkların sebebi” olarak sunulur. Hastalık, salgın dahil dünyada çekilen eziyetlerin sadece imtihan olduğu, ödül veya cezanın ahirete bırakıldığı da unutulur. Günahları saymanın meziyet olduğu zannedilip bu dünyada “kimsenin sınanmadığının günahkarı olmadığı” da unutulur. İşte bu nedenle bu çağda Müslüman, iktidarla ve parayla sınavını kaybetmiştir. Merhametin yerine biat ikame edildiğinden.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI