Pınar Öğünç
Pınar Öğünç

'Düşünün bir, her gün 80 eve gittiğinizi...'

Pazar, 26 Nisan, 2020
PTT başından beri koronanın ciddiyetini anlamadı. Bire bir müdürlerimize söyledik, ben sendikalıyım (İletişim-İş), sendika da uyarılarda bulundu. 50 metrekarelik bir odada neredeyse 50 kişi posta ayırıyoruz sabahları. Herkes iç içe, hiçbir koruma yok. Ancak 15-20 gün sonra maske ve eldiven almaya başladık.

35 yaşında bir postacı anlatıyor. Sırtında ağır yükle günde altı saat yürüyüp 80 kapı çaldığı bir iş yapıyor 12 yıldır. Her şeyi daha da zorlaştıransa PTT’de taşeron-kadrolu ayrımının kast sistemi kadar net, o derece eşitsiz ve ayrım yaratıcı oluşu. Yetmedi, pandemiyle birlikte bu yüke bir de sosyal yardım paralarının, emekli maaşlarının dağıtımı eklendi; kargo miktarı arttı. Önlem derseniz, haftalar sonra verilen günde birer maske, eldiven…“Modern amelelik” diyor yaptığına.

Çizim: Murat Başol

Yok, biz de postacı diyoruz. Kurum içinde dağıtım elemanı olarak geçer ama sonuçta yaptığımız iş postacılık. İstanbul’da Anadolu Yakası’nda bir dağıtım merkezindeyim ben. Taşeron firmada 12 senedir çalışıyorum. İşimiz çok ağırlaştı, çünkü kargo da dağıtıyoruz, ehliyetler, pasaportlar, kimlikler bizde. Faturalar, ekstreler; binlerce… Çin’den Aliexpress’ten, Amazon’dan gelenler… Korona virüsüyle birlikte sosyal yardım paralarını, emekli maaşlarını, dul ve yetim maaşlarını da biz dağıtıyoruz. Şöyle de bir şey var: Dağıtımda yükün yüzde 80’i taşeron firmada çalışanların üzerindedir. Kadrolu memurlar sadece tebligatlarla uğraşır. İki yakanın şirketleri farklı olduğu için Anadolu Yakası’nı biliyorum, 700’e yakın taşeron dağıtım elemanı var. 2014’te Davutoğlu PTT’de taşerona kadro sözü vermişti. Tam o sırada askere gidecektim, müdürlerim “Ertele, kadro almış olursun” dediler. Askerliği erteledim o yıl. Sene kaç oldu, 2014’ten beri kadro diye oyaladılar bizi. Sonra 2017’de Varlık Fonu’na devredildi, hiç yanaşmıyorlar artık. Zaten zarar ediyor PTT, biliyorsunuzdur yolsuzluklar, ihaleler neler ortaya çıkıyor. Olan bizim gibilere oluyor.

Ben üniversite mezunuyum. İki yıllık otomotiv okudum, sonra onu dört yıllığa tamamladım. Benim gibi çalışan bir ton üniversite mezunu var taşeronda. İş bulamamış öğretmenler var. İlk girdiğimde iş biraz daha hafifti. Gittikçe iş yükü arttı, çalışan sayısı azaldı, maaşlarımızda değişiklik olmadı. Ne kadar? 3.200 ile 3.500 arasında değişir. İki ay öncesine kadar cumartesileri mesai ücreti alıyorduk, onu da kestiler. İş yükü artmasına rağmen maaşlarımızda düşüş var yani bir de.

Sabah 8.30’ta toplanırız, tasnif yapılır, 10.30 gibi dağıtıma çıkılır. O gün kaç evrak aldıysan bitirmek zorundasın, en az altı saat yürüyorsun. Bölgeye göre değişir, plazaların, ofislerin, sitelerin bulunduğu yerlerde paket, evrak artar. Günlük 100-150 parça diyebilirim. Bu da her gün en az 75-80 eve uğramak demek. Zaten normalde yürümekten dizlerde, ayaklarda sıkıntılar yaşanır. Ağır yük taşımaktan omuzlarda, boyunlarda lifler kopar, bel fıtığı olur. Bildiğiniz sırtımızda çuvalla dağıtmaya başlıyoruz. Servisler sadece mahalleye bırakır. Modern amelelik aslında yaptığımız.

PTT başından beri koronanın ciddiyetini anlamadı. Bire bir müdürlerimize söyledik, ben sendikalıyım (İletişim-İş), sendika da uyarılarda bulundu. 50 metrekarelik bir odada neredeyse 50 kişi posta ayırıyoruz sabahları. Herkes iç içe, hiçbir koruma yok. Ancak 15-20 gün sonra maske ve eldiven almaya başladık. Günde bir tane. O iç içe ayırma hâlâ devam ediyor. Esnek çalışma modeli bize uygulanamadı. Örneğin sokağa çıkma yasağı bize işlemiyor. Biz yine ev ev geziyoruz.

Bazı sitelere, hastanelere, cezaevlerine zarf bırakırken ateşinizi ölçüyorlar. Ama düşünün bir, her gün 80 eve gittiğinizi… Hepsinin ziline basıyorsun, apartman kapısını tutuyorsun, asansörüne biniyorsun. Bir sürü yaşlı insana posta götürüyoruz, onlardan imza almak zorundayız. Bir de 65 yaş üstü olanların, hastaların, yatalak olanların, engellilerin evlerinin içine girmek zorunda kalıyorsunuz imza için. Haftalarca böyle yaşadık. Daha yeni etapta SMS koduna geçildi imza yerine. Sosyal yardım paralarını da biz dağıtıyoruz. Bazen bekçiyle ya da polisle gidiliyor, bazen onlar da olmuyor. Biner liradan kaç lirayla gezmek zorundasınız. Ayrı yük o da. Biri yolunuzu kesse ne olacak?

İşlerdeki hızlı artış biraz durdu. Kargo kısmında kolonya, dezenfektan, maske siparişi azınlıkta kalıyor. Genelde kişisel bakım ürünleri dağıtıyoruz. Tuvalet fırçasına kadar her şey diyeyim. Kitap arttı. Biliyor musunuz hâlâ Çin’den kargo gelmeye devam ediyor. Hiç kesilmedi. USB kablosu, elektronik şeyler var. İncik boncuk… Çin’den kolye… Çin’den bir şey istemek acayip geliyor bana.

En azından Almanya’daki gibi nöbetleşe çalışma sistemine geçilebilir. Sanki çalışanlarına hiçbir şey olmazmış gibi davranıyor PTT. Çok etkin memur sendikaları var, bu süreçte onlar da nasıl sınıfta kaldı, kendi memurlarına dahi sahip çıkmadılar. İnsanlar kendi çevrelerini zorlayarak rapor alıp kaçmaya çalışıyor. Biz taşeron olduğumuz için onu da yapamıyoruz, anında kapının önünü gösterirler. Salgın falan ama bizim en büyük sıkıntımız ne biliyor musunuz PTT’de: Taşeronla memur ayrımı. Kadrolular taşeronların neredeyse iki katı kadar maaş alıyor, mesaileri var, toplu ulaşım onlara bedava, PTT’nin anlaşmalı olduğu sağlık kurumlarından faydalanabiliyorlar. Bunların hiçbirisi yok bize! Hiçbiri. Üstüne üstlük dağıtımda asıl ağır yük de bizde. Düşünsenize aynı yerde çalışıyorsunuz, iş arkadaşınız hepsi ve arada nasıl büyük bir fark var. Bu düpedüz ayrımcılık. Bu sefer iç çatışmalar başlıyor, kendi adıma söylemiyorum ama kadrolulara kinle, nefretle bakan taşeron çalışanlar var.

Gerçekten bir araya gelip sesimizi çıkarmanın zamanı diye düşünüyorum. Yoksa psikolojik olarak sürdürmesi zor. Bir sürü insanın çoluğu çocuğu, yaşlı annesi babası var. Risk altındayız, aynı zamanda kendimiz riskiz. Benim çocuğum yok, evliliğim de sıkıntılı bir süreçte, boşanma aşamasındayız. Adliyelerde de işler durdu. Neyse ki evleri ayırmıştık, yoksa çok zor olurdu. Her şey üst üste geldi böyle. Ama hayat devam ediyor. Ekmek kavgası da devam ediyor bu yüzden. 35 yaşındayım ben. PTT genel olarak insana hayal kurdurmayan bir yer. Benden çok tecrübelilere, EYT’ye takılanlara bakıyorum, böyle geçmiş hep. Zaten hep iş kaygısıyla yaşıyorsunuz, onun dışında yarını bile göremezsiniz. Gerçek anlamda diyorum. Mesela uzun bayram tatillerinde bizim çalışıp çalışmayacağımızı son gün söylerler, o küçücük planı bile yapamazsınız.

Mektup? Az olsa da evet hâlâ mektup yazan var. Yurt dışından gelir, çocuklar öğretmenlerine, sınıf arkadaşlarına yazar. Bir de tabii cezaevleri var. Şu anda cezaevlerinin yoğunluğu düşünülürse…

 

Konuştuğumuz gün 98.674 vaka, 2376 ölüm açıklanmıştı.

 

*Gezegeni saran bir virüsün birkaç ay içinde yarattığı bu öngörülemez olağanüstü halin, kapitalizmin hâlihazırdaki eşitsizliklerini görünür kıldığından, derinleştirdiğinden ve bundan sonra hiçbir şeyin aynı kalamayacağından konuşuyor çok insan. Kalamayacak mı gerçekten? Neden kalmasın ki? Varlığını, her veçhesiyle sömürgeciliğe, cinsiyetçi iş bölümüne ve tam da derin bir eşitsizliğe borçlu bu düzen kötücül bir virüs gibi ruhlarımızı ve bedenlerimizi sarmışken “iyileşmek” nasıl mümkün? Kadınlar, erkekler, işçiler, memurlar, işsizler, beyaz yakalılar, mavi yakalılar, “yaka” devri değişti diyenler, serbest çalışanlar, evde çalışanlar, hâlâ çalışanlar, zorla çalıştırılanlar, karantinadakiler, geleceği göremeyenler, gördüklerinden yorgun düşenler anlatıyor. Neden bu uzun yazı dizisine başladık? Çünkü birbirimizin sesini, derdini duymaya, diğerinin dermanında kendimizinkini aramaya ihtiyaç var.


Pınar Öğünç kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler mezunu. 1997 yılından beri çeşitli gazete ve dergilerde muhabir, editör, köşe yazarı olarak çalışıyor. Jet Rejisör (söyleşi, İletişim Yay.), İnce İş (söyleşi, İletişim Yay.), Asker Doğmayanlar (söyleşi, Hrant Dink Vakfı Yay.), Aksi Gibi (hikâye, İletişim Yay.), Beterotu ((hikâye, İletişim Yay.), Cotturuk Defterleri (çocuk, CanÇocuk) kitaplarının yazarı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI