Dinçer Demirkent
Dinçer Demirkent

100. yılında BMM’nin potansiyeli: Kaybın ve coşkunun ötesinde

Perşembe, 23 Nisan, 2020
18 yıllık AKP döneminin Türkiye’yi içine attığı ara rejim dönemine denk gelen 23 Nisan’ın yüzüncü yılında, bir yanıyla mateme dönüşen ritüellere sarılanlar ya da günü nostaljik bir coşkuya çevirenlerin ötesine geçip, kuruluş potansiyeline geleceğe dönük bir gözle dönmek gerek.

 

2011 yılında Doğu-Batı dergisinde yayımlanan “Siyasetin Tükenişi, Siyasetin İmkanları: ÖDP” başlıklı bir yazıda miras ve potansiyel kavramları arasında ayrım yapmıştım. Miras kavramı, bir boyutuyla ölüyü kabul etmek anlamına gelir; kurumlar ve hareketlerin ardılları bu kabulden hep kaçınsalar da “mirası sahiplenmekte” ısrarcı davranırlar. -Türkiye siyasetinin özellikle de solunun tarihinde miras kavgaları ciddi bir literatürün konusu edilebilir.- Bu nedenle miras kavramı yerine kurum ve hareketlerin tamamlanmamış bir süreç içindeki özgül varlıklarına işaret eden potansiyel kavramını kullanmanın daha uygun olduğunu düşünüyorum. Bugün 100. yılını idrak ettiğimiz Birinci Meclis’in açılışı bağlamında da onun potansiyeline işaret etmeye çalışacağım.

Sözü hiç dolandırmadan söyleyeyim Birinci Meclis’in potansiyeli, temsil ilişkisi bağlamında getirdiği radikal dönüşümdür. Dünyada ve ülkemizde geleceğin temel siyasal tartışması olacak olan temsil ilişkisine dair bu radikal potansiyeli bundan yüz yıl önce Birinci Meclis’te görmemiz, aslında her yeni başlangıcın, yeni siyasal icat girişiminin kurucu niteliği ile ilgilidir. Bu yeni başlangıç Meclis tartışmalarında geçtiği şekliyle siyasal “makinenin” yeniden oluşturulması bağlamında gündeme gelmiştir.

DEMOKRASİNİN KURUCU FİKRİ

Açılışındaki İslami ritüellerle çok ilgilenenleri hayal kırıklığına uğratacak ölçüde seküler olan Birinci Meclis, ülkenin en ağır koşullarında kurucu bir işlev üstlenmiş, bu işlevi toplumun çatışmalı yapısını görmezden gelmeyerek onu “bir” olarak varsaymadan yapmayı bilmiştir. Formel olarak ilginç bir yapısı vardır. Osmanlı Meclisi Mebusanı için yapılan 1919 seçimleri ile BMM için yapılan seçimlerden, iki ayrı seçimle gelen vekillerden oluşan Meclis, içerik olarak formel tahayyülün çok ötesinde kurucu bir niteliği edinecektir. Toplanma çağrısının Mustafa Kemal tarafından hazırlanan ilk metninde geçen “meclisi müessisan”, yani kurucu meclis ifadesi Kazım Karabekir ve dönemin esas teşkilat hukukçularından Celaleddin Arif Bey’den gelen itirazlarla değiştirilse de Meclis tutanaklarında bu ifade çok kere kullanılmıştır (1); Meclis ne yaptığının farkındadır. Egemenlik ve temsil ilişkisi yeniden icat edilecek, siyasal birliğin biçimi ve tipine (2) ilişkin sorulara yeni bir yanıt bulunacaktır.

Birinci Meclis’in potansiyeli bağlamında en heyecan verici tartışmalar kurucu niteliğinin bir tanıtlaması olan 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu (Anayasa) ve bu kanun sırasındaki tartışmalarda aranmalıdır. Eylül ayında bir hükümet programı mı yoksa bir esas kanun taslağı mı olduğu konusundaki tartışmalarla Meclis gündemine gelen bu metin dönemin halkçılık programlarını esas almış, halkı çatışmalı bir siyasal birlik olarak tarif eden, demokratik katılımın asli niteliğine atıf yapan, Türk ve Kürt köylüsünün doğrudan üzerine alacağı bir egemenliğin ana çizgisidir. Komisyon Sözcüsü İsmail Suphi Soysallı’nın 18.11.1920’de kanun taslağını sunarken yaptığı konuşmadaki gibi:

“Efendiler! Mevaddı esasiyede Heyeti âliyenize birinci olarak takdim ettiğimiz: (Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir) maddesini bu kürsü üzerinde okumaktan fevkalâde iftihar duyuyorum ve diyebilirim ki; hayatımın en kıymetli ânı bu andır. Çünkü; bu maddeye muadil zavallı millet bu kadar kan akıttığı halde daha böyle bir satır yazı hiçbir yerde görmemiştir.

Bu şeref Meclisi âlinize nasip oluyor ve böyle kıymetli bir maddenin vazıı bulunuyorsunuz. Eski kanunu esasiyi baştan aşağı tetkik ediniz; (Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir) diye bir satır yazıya tesadüf edemezsiniz ve hattâ bu maddenin ruhuna muadil değil, ona yakın bir satır yazıya bile tesadüf edemezsiniz. Binaenaleyh bu esasat, sizce bilfiil tatbik edilen esasattır ve elbette tarafınızdan kabul edilecektir.”

HALK EGEMENLİĞİNİN İSTİSNAİLİĞİ

Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olması (ulus egemenliği) ile sınırlı kalmayan bu ilke, anayasa metninde “İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.” (halk egemenliği) ilkesi ile tamamlanmıştır. Kamu hukukumuzda bir daha eşi görülemeyecek olan bu ilke 1920 Meclisi’nin potansiyelinin özüdür. Geleceğe ilişkin temsil tartışmalarının, geleceğin siyasetinin tamamlanmamış hareketidir. Daha 1920’lerde yazan Ahmet Mitat “demokrasi prensibinin tekamülünün dinamik kanunu” bağlamında temsil ilişkilerinde doğrudan demokrasi araçlarından bahseder.(3) Halk egemenliği prensibinin -egemenliğin bizzat ve doğrudan halk tarafından kullanılacağı- ilkesinin özü Birinci Meclis tartışmalarında sıkça değerlendirilmiş, halk inisiyatifi, halk vetosu gibi doğrudan demokrasi araçları dahi tartışma konusu yapılmıştır.

Halkın yarısını oluşturan kadınların bu mecliste yer almadığı gerçeğini kabul etmek gerek. Ama mecliste kadınların haklarını savunan Tunalı Hilmi’nin daha o dönemde söylediklerini de akıldan çıkarmamak da gerek. Diğer Meclis üyelerince ‘feminist’ olmakla suçlandığını belirten Tunalı Hilmi Bey, kadınların siyasi hakları konusunda konuşturulmayıp, gürültülerle susturulsa da 50 bin erkek nüfusa bir vekil olarak hesaplanan vekil sayısının değiştirilerek, 20 bin erkek nüfusa bir vekil olarak hesaplanmasının, ‘kadınların da düşünüldüğü’ biçiminde yorumlanmasına karşı, “kadınlara seçme-seçilme hakkı vermiyorsunuz, ayrıca onları saymıyorsunuz da” yanıtını vermiştir. (4)

Halk egemenliği prensibinin somutlaştığı ve bugüne ilişkin tartışmaların da merkezine oturan yerel idareler bağlamındaki tartışmalar da halkın doğrudan yönetime katılmasının araçlarını yaratmak bağlamında sürmüştür Birinci Meclis’te. Demokrasinin beşiği komün yönetimidir. Komünün bizdeki karşılığı nahiyedir ve kuruluşun temeli de nahiyeler olacaktır. Türkiye’deki Kürt sorunu başta olmak üzere kurucu tartışma ve sorunların temellerinden olan yerel idarelerin özerkliği meselesi bu mecliste gerçek bağlamında tartışılmış, yerel idarelerin özerkliği Dersim vekili Hasan Hayri Bey’in önerisi üzerine aciliyetle görüşülmüştür.

BİRİNCİ MECLİS’İN POTANSİYELİ: TEMSİL SORUNU

Türkiye’yi kuran kurucu meclisin potansiyeli, başta söylediğim gibi yönetim ve temsil ilişkisinde kurduğu demokratik yapı ve bu yapının dayandığı fikirler bağlamında Türkiye ve dünyanın geleceğinin temel tartışmalardan biri olacak temsil sorununa ilişkin yaklaşımıdır.

Modern devletin temelinde yer alan temsil kurumu, siyasal olanın özünde yer alır. Latin dilinde “representio” sözcüğünden günümüze gelmiş kavram, olmayanı var etme anlamına gelir. Dolayısıyla her temsil bir dışlama içerir. Temsili rejimin gücünün kaynağı Simon Critcley’in “imansızların imanı” (5) olarak tarif ettiği, küçük bir azınlığın yönetimde söz sahibi olmasına rağmen, temsil edilenlerin temsil edildiklerine inanmasından gelir. Buna meşruluk diyoruz. Meşruluğun olmadığı bir yerde temsili rejimlerin dönüştüğü tiranlıklar da her zaman krizlerle malul olur ve krizleri büyüttükleri oranda var olurlar. Bugün, Türkiye’de bütün bir ulusun bir kişinin “şahsı”nda temsil edildiği iddiasıyla varlığını sürdüren, demokratik kanalların tamamen kapandığı bir siyasal rejim içinde ülke nüfusunun yarısından fazlasının dışlandığı bir temsil ilişkisinin gerçekliğini yaşıyoruz.

Temsili rejim, ancak orada olmayanı varlığa getirdiği iddiasının başarısı ile var olabilir. Devlet halkın yokluğunda ancak temsili bir kurum haline gelir, buna inandırdığı sürece de temsili rejim var olur. Modern devlet kurumları, halkı temsil ettiği kurgusuna dayanır. Halk ortaya çıktığında -imansızlar, iman duymayı bıraktıklarında- temsil yapıları sorgulanır, kuruculuk da böyle dönemlerin ürünüdür.

İşte birinci Meclis’in dolaştığı sınır burasıdır. Potansiyelini burada aramak, onu bu noktada geleceğe taşımak gerekir. Türkiye’de demokrasinin inşasında rehber olabilecek, bu Meclisin ürünü olan istisnai ilkeye “İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir” ilkesinin potansiyeline dönmek geçmişe değil, geleceğe bir bakıştır. Dolayısıyla 18 yıllık AKP döneminin Türkiye’yi içine attığı ara rejim dönemine denk gelen 23 Nisan’ın yüzüncü yılında bir yanıyla mateme dönüşen ritüellere sarılanlar ya da günü nostaljik bir coşkuya çevirenlerin ötesine geçip, kuruluş potansiyeline geleceğe dönük bir gözle dönmek gerek.

 

(1) Sevinç M. ve Demirkent D. Kuruluşun İhmal Edilmiş İstisnası: 1921 Anayasası ve Tutanakları, İstanbul: İletişim Yayınları, 2017.

(2) Schmitt, C. Constitutional Theory, çev. Jeffrey Seitzer, Duke University Press, 2008. Kurucu iktidar siyasal birliğin formuna –cumhuriyet mi monarşi mi vs. olacağına- ve tipine –liberal bir cumhuriyet mi, bir konsey demokrasisi mi vs. olacağına- karar verir.

(3) Mitat A. Türkiye Cumhuriyetinde Hukuku Esasiye Hareketi 1920-1929, Sanayii Nefise Matbaası, İstanbul, 1929.

(4) Demirkent D. Bir Devlet İki Cumhuriyet: Türkiye’de Özyönetimin ve Merkeziliğin Anayasal Dinamiği, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2017.

(5) Critchley, S. İmansızların İmanı: Siyasal Teoloji Deneyleri, çev. Erkal Ünal, Metis, İstanbul, 2013.


Dinçer Demirkent kimdir?

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Kürsüsü'nden 7 Şubat 2017’de KHK ile ihraç edildi. Doktora derecesini aynı fakülteden, "Türkiye'nin Anayasal Düzeninde Cumhuriyetin İki Kuruluşu ve Dinamik Cumhuriyet Kavramı" başlıklı tezi ile almıştır. Anayasa tarihi, cumhuriyetçilik, kurucu iktidar, siyasal temsil konuları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıntı Dergi yayın kurulu üyesidir, İzmirli olup Ankara’da yaşamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI