Ahmet Haşim Köse
Ahmet Haşim Köse

Meğer kapitalizm için söylenen her şey doğruymuş…

Çarşamba, 22 Nisan, 2020
Bu salgının yarattığı bir başka melanetse bilgilenme sorununda açığa çıkıyor. Sorun temel olarak ölümler, test uygulamaları, iş kayıpları gibi bilgilerin tümünün, bir ülke ya da ulus kimlikle ilişkilendiren sunuluş biçiminden kaynaklanıyor: Gerçekten hayatını, işini kaybedenler kim? Gerçekten sağlık hizmetlerine erişim, geri kalan gündelik hayatlarını sürdürme pratiklerinde ulus topluluklar içinde ne tür farklılıklar yaşanıyor henüz bilinmiyor.

İspanyol yönetmen Fernando León de Aranoa’nın muhteşem filmi Güneşli Pazartesiler’i (Los lunes al sol) izleyenler hatırlayacaklardır. Film, İspanya’da 1990’lı yılların sonunda tersaneleri özelleştirilip işsiz kalan küçük bir grup İspanyol işçiyle, Sovyetlerin dağılımının ardından İspanya’ya iş bulma umuduyla gelen ve grubun sürekli gittiği barın müdavimleri arasına eklenen eski bir Rus astronotunun birlikte yaşadıkları trajediyi konu edinir. İnanılmaz metaforik gizemlerle dolu bir filmdir. Epey zaman geçti ama şu sahneyi hiç unutmam: Artık ahbap çavuş olmuş müdavimlerin işten çıkarılmaları, umutsuzca iş arayışları ve alaylı çaresizliklerinin sohbete döndüğü bir ortamda, onlar gibi İspanya’da da aradığını bulamayan eski astronot şöyle der: Bizim oralarda sosyalizm için söylenen hiçbir şey doğru değilmiş derlerdi… Ama görüyorum ki kapitalizm için söylenen her şey doğruymuş… Tecrübeyle sabit olana ne denir? Yaşadıkları gerçeklikte bir anda aydınlanır. Aranoa, gerçekliğin “bir anda” açığa çıkma durumunu, müdavimlerin birinin sarhoş bir halde barın ışıklarını açıp kapamasıyla anlatır… Yaşadıkları tesadüfi bir şey değildir, kapitalizmin gerçekliğidir.

Bana kalırsa Covid-19’un yarattığı pandemi de böyle bir şey. Herkesin kafasında ışık yanması gerekmiyor ama kapitalizmin gerçekliği tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. Epeydir yapmadığım eski alışkanlığıma dönüp, uluslararası kurumların Covid-19 üzerine hazırladığı raporları okur oldum. Şunu söyleyeyim hiç keyifli değil, ama elbet gerekli. Bu yazıda üç kurumun raporlarında kendimce önemli gördüğümü tespitleri paylaşacağım.

İlki IMF sitesinde yayınlanan raporlar ve kısa notlarda sunulan, Covid-19’un ekonomiler üzerindeki yıkım, kurtarma operasyonları ve geleceğe ilişkin beklentilere yönelik (1). Bir önceki yazımda yazmıştım. IMF elbette ideolojisine uygun olarak yaşamakta olduğumuz gerçekliği ve küresel ekonomiye etkilerini sisteme içkin değil, dışsal bir melanete (Covid-19) bağlıyor. Uygulamaya konulan kurtarma politikaları ve kamu dengelerine yükümlülüğü raporda ayrıntıyla tartışılıyor. Rapor ayrıca 2020 ve 2021 için büyüme tahminlerinde bulunuyor. Buna göre 2020 dünya ekonomisi için yüzde 3 küçülmenin yaşanacağı bir tür resesyon yılı, ama ardından 2021 yılında yüzde 5,8’lik telafi edici bir toparlanma geliyor. Aynı eğilim dünya ticaret hacmi için de geçerli; 2020’de yüzde 11 küçülüyor ve 2021’de toparlanarak tekrar yüzde 8,4 büyüyor. Yani melanette, etkisi de bir yıl içinde geçmişe gömülüyor ve güneşli pazartesilere çıkıyoruz…

Ancak düzelme arkasında önemli bir sorun bırakıyor: Kamu kesiminin milli gelir içindeki payındaki artışların yol açacağı kamu kesimi açıkları. IMF, G20 devletlerinin sadece hane halkları ve işverenlere verdiği mali desteğin 3,3 trilyon dolar olduğunu; kamu harcamaları, hisse senetleri ve şirketlere verilen garantilerin yarattığı yükümlülüğün ise 4,5 trilyon dolara ulaştığını, yani bu aşamada G20’de kamu kesiminin 7 trilyon doları aşkın ek bir yükümlülüğe girdiğini vurguluyor. Fransa, Almanya, İtalya, Japonya ve İngiltere ülkelerde kamu sektörü önlemlerinin GSMH’ya oranı yüzde 10’u aşmaktadır. Gelişmekte olan ekonomilerde bu oranların yüzde 4,8 ila yüzde 9,1 aralığında olduğunu tahminlerine ekliyor. IMF’in bu tahminlerini kullanan Statista’nın (küresel verileri düzenleyen bir bilgi ağı) Türkiye’de kamu kesiminin doğrudan desteği için açıkladığı oran GSMH’nın yalnızca yüzde 1,5 düzeyindedir. Hiç kuşkusuz bu düzeydeki bir oran Türkiye ekonomisinin halihazırda içinde bulunduğu açmazın en önemli ifadelerinden biridir.

IMF, ayrıca merkez bankalarının para basmak da dahil, faiz oranları ve munzam karşılıkları düşürerek ve döviz rezervlerini azaltan uygulamalarla piyasaya 5 trilyon doları aşkın para enjekte ettiğini de ekliyor. Böylelikle 2021’e ilişkin iyimser tahminlerine şu uyarılarda bulunarak “gölge” düşürüyor: Gelecek dönemde enflasyonun güçlenmesi; ulusal paraların hızlı değer yitirimi (Meksika, Rusya, Kolombiya, İran ve Türkiye’de olduğu gibi); gelişmekte olan ekonomilerde zaten yaşanmakta olan sermaye çıkışlarının artarak sürmesi ve buna bağlı olarak cari açık sorununun şiddetlenmesi mümkündür. IMF şimdiden bu durumun adını koymuyor; ancak çevre ekonomiler için gelecek dönemin ya 1982 Meksika borç krizini izleyen moratoryum dönemi gibi iflas salınımlarıyla ya da yeni erken istikrar (baskılama) programlarıyla geçeceği muhtemel görünüyor.

IMF’i sermaye ile baş başa bırakıp, küresel kurumların emek dünyasının yani ILO’nun çalışmalarına baktığımızda yaşadığımız melanetin dünyada emekçi sınıfları nasıl vurduğu açıkça ortaya çıkıyor. ILO tahminlerine göre dünyada 3,3 milyar kişi Covid-19 salgınından doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenmiş durumda (2). ILO, 2020’nin ikinci çeyreği için yaptığı tahminde dünyada çalışma saatlerinin yüzde 6,7 azaldığını; haftalık 48 saat çalışma zamanı dikkate alınırsa bunun 195 milyon tam zamanlı iş kaybı, eğer 40 saat dikkate alınırsa 230 milyon kişilik iş kaybı anlamına geldiğini ortaya koyuyor. En önemli kayıplarınsa Asya ve Pasifik bölgesi (48 saat üzerinden 125 milyon, 40 saat üzerinden 150 milyon kişi) ile orta üst gelir grubundaki ekonomilerde (85 ya da 100 milyon kişi) yaşandığı ayrıca vurgulanıyor.

ILO salgının emekçi sınıflar için tahribatını krizin işsizleşme etkilerini hafif, orta ve şiddetli olarak kategorize ettiği üç gruba dağıtarak inceliyor (3). Krizden en çok etkilenen sektörlerde çalışanlar küresel iş gücünün yüzde 38’ini oluşturmakta olup, yaklaşık 1,25 milyar kişiye karşılık gelmektedir. Bu sektörlerde doğrudan işten çıkarmalar, ücret kesintileri, geçici izin (Türkiye’de olduğu gibi) uygulamaları yaygın olarak kullanılmış ve kullanılmaktadır. Bu sektörlerde esnaf, marjinal çalışma, kadın ve çocuk emeği çok yoğu olduğundan, işini kaybedenlerin doğru tahminini yapmakta güçtür. Ancak kapanan işyerlerinin yüzde 80’inden fazlasının bu sektörlerde yer aldığı belirtilmektedir.

Bu salgının yarattığı bir başka melanetse bilgilenme sorununda açığa çıkıyor. Sorun temel olarak ölümler, test uygulamaları, iş kayıpları gibi bilgilerin tümünün, bir ülke ya da ulus kimlikle ilişkilendiren sunuluş biçiminden kaynaklanıyor: Gerçekten hayatını, işini kaybedenler kim? Gerçekten sağlık hizmetlerine erişim, geri kalan gündelik hayatlarını sürdürme pratiklerinde ulus topluluklar içinde ne tür farklılıklar yaşanıyor henüz bilinmiyor. Örneğin, ABD’den aldığımız bilgiler ölümlerin siyahi insanlar arasında çok yaygın olduğu yönünde. Yani ABD’de melanetin rengi eski bir melanetle birleşmiş durumda. Google marifetiyle yapacağınız bir araştırmada aslında melanetin rengi, sınıfı, cinsiyeti hakkında mutlak olmasa da önemli bilgiler ediniyorsunuz. Biraz spekülasyona açık olduğundan burada değinmeyeceğim. Ama Solidarity Center’ın (Küresel Emek Hakları Dayanışma Merkezi) tüm dünyada göçmen işsizlerin ilk elden işlerini kaybeden grupların başında geldiği yönündeki tespitini önemsiyorum. Onların verilerine göre dünyada 258 milyon civarında göçmen işçi var. Bu işçiler bulundukları ülkelerde en zor, en güvencesiz koşullarda çalışmakla kalmıyorlar, kamusal korunma haklarından da neredeyse tümüyle yoksunlar. Çoğu ILO’nun krizin etkilerinin en şiddetli hissedildiği sektörler şeklinde tanımladığı iş kollarındaki emek gücünün en savunmasız halkasını oluşturuyorlar. İş kayıpları yalnızca bulundukları yerde kendi yaşam koşullarını yok etmiyor, geldikleri ülkelerdeki ailelerini de doğrudan etkiliyor. Solidarity Center, 2018 yılında dünyadaki göçmen işçilerin kendi ülkelerindeki ailelerine 529 milyar dolar transfer ettiklerini; bu gelirin bir milyarı aşkın insan için yaşam olanağı sunduğunu belirtiyor. Bu miktar gelişmekte olan ülkelere yapılan yıllık resmi yardımlardan daha büyük ve ilk defa 2018 yılında yabancı doğrudan yatırım miktarını da aşmış durumda.

Türkiye gibi bir toplumda yaşayıp, bu salgında mültecileri unutmak mümkün mü? İşte kapitalizm bu. Sermaye çöktüğü zaman insan emeğiyle kurulan bağları da çökertiyor. Sınıfı, kendi sınıfına düşman kılıyor. Melaneti renge, ulusa dönüştürüyor. Dayanışmayı, milliyetçiliğe yönlendiriyor. Oysa, tıpkı Güneşli Pazartesilerde olduğu gibi, İspanyol bir tersane işçisi olsan da, Rus bir astronot olsan da kapitalizm hepimizi aynı kadere mahkum ediyor, kendini kurtarmaya çalışıyor… Sorun ışığın yanmasında…

1- Congressional Research Service (Nisan 17, 2020) IMF’in krize yönelik son tahminlerini ve ülke uygulamalarını içerdiği bir rapordur. Bu yazıda ağırlıkla bu rapordan yararlandım.

2- Burada sunulan veriler ILO’nun 7 Nisan 2020 raporundan alınmıştır.

3- ILO, eğitim, sağlık, savunma, kamu yönetimi çalışanlarını krizden hafif etkilenenler; tarım, inşaat, finans, madencilik çalışanlarını orta düzeyde etkilenenler ve sanat, eğlence, taşımacılık, konaklama ve beslenme, imalat, toptan ve parakete ticaret çalışanlarını ise şiddetli etkilenen şeklinde sınıflandırıyor.


Ahmet Haşim Köse kimdir?

1960 Samsun doğumlu. Lisans ve yüksek lisans eğitimini ODTÜ İktisat bölümünde, doktorasını Hacettepe Üniversitesi İktisat bölümünde tamamladı. 2000 yılında A.Ü Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Uluslararası Ticaret ve Kalkınma kürsüsünde yardımcı doçent oldu. Bu kürsüde sırasıyla doçent ve profesör olarak görev yaptı. 7 Şubat 2017’de bu kürsünün başkanıyken 686 sayılı KHK ile görevinden atıldı. İlgi alanı politik iktisat üzerine yoğunlaştı. Türkiye’de toplumsal sınıf haritaları, gelir bölüşümü, kalkınma alanlarında çok sayıda ortak ve kişisel çalışmalar yaptı. Evrensel ve Sol gazetelerinde dönemsel olarak yazıları yayınlandı. Karaburun Kongresi’nin düzenleyicilerinden biridir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI