Bahadır Özgür
Bahadır Özgür

Erdoğan’ın düşü 'Asım’ın nesli' tarumar oldu

Salı, 21 Nisan, 2020
Salgın günlerinde açıklanan Çocuk İstatistikleri, AKP’nin kurmaya çabaladığı toplumun, ekonomi politikaların realitesine çarpıp nasıl tarumar olduğunu gösterdi. “Asım’ın nesli” diye yola çıkanlar, milyonları bir ‘küfe’ye mahkum etti.

“Biz ki her mevcudu yıktık, gayesiz bir fikr ile/Yıkmadık bir şey bıraktık… Sade bir şey: Aile.”

Mehmet Akif Ersoy’un dizeleri, devletten aşağı doğru yayılan inkılapçı dalgaların tehdidi altındaki muhafazakar ‘çekirdeğe’ işaret ediyordu. “Hangi bir bünyanı mahvettik de ıslah eyledik?” diyen Akif için aile; “Asım’ın nesli”nin son sığınağıydı. Batılı talim ve terbiyenin kamusal alanda kıskaca aldığı dini eğitimin ilk mektebiydi orası.

Muhafazakar tahayyülde aile, uzun süre bu geleneksel kabuk içinde anlamlandırıldı. Siyasal İslam ise aileyi önce ‘mahrem kamusallığın’ üretim üssüne, AKP iktidarıyla beraber de ‘kurucu birime’ dönüştürmeye girişti.

Ne var ki o ‘kutsal mabet’, dört bir yandan tarumar oluyor şimdi. Dramatik biçimde, İslamcı bir iktidarın elinde hem de…

Cumhuriyet rejimi aileyi nasıl ki toplumun ana ‘girdilerinin’ ilk biçiminin verildiği bir istasyon olarak gördüyse*; Recep Tayyip Erdoğan da benzer mantıkla hareket etti. Akif’in külliyatından koparılmış birkaç lezzetli meyve, siyasal pragmatizmin tezgahında ezildi; üç çocuk, millet bahçesi, millet kıraathanesi gibi pratikte birer inşaat şantiyesinden öteye geçmeyen imgelerle harmanlandı ve ‘yeni Türkiye’nin anlatısı diye sunuldu. Neredeyse parti teşkilatıyla eşdeğer bir işlevsellik yükledi aileye, Erdoğan. Kamu kaynaklarını aktardığı vakıflarla, yargı kararlarıyla tahkim edip duruyor onu; Diyanet ve tarikat ağlarıyla kuşatıp, besliyor.

Düşlediği toplumun ‘atomunu’ yaratabildi mi peki?

Dinci neşriyatın, ‘kısırlaştırıcı aşı’, ‘eşcinselliği özendiren subliminal mesajlar’ vb. ipe sapa gelmez komplolar eşliğindeki hezeyanına bakılırsa, işler arzulanan istikamette gitmiyor. Bakanlardan tarikatlara iktidar zümresi tekmili birden, gençlerin evlenmemesinden, çocuk doğurmamasından, boşanmalardan dertli.

18 yıldır İslamcı iktidar hüküm sürerken, bu telaş niyedir?

***

Gelin panik yaratan manzarayı kabaca anlamayı sağlayacak bazı verileri inceleyelim.

TÜİK 17 Nisan’da ‘Çocuk İstatistikleri’ araştırmasını açıkladı. Aşağıdaki grafik nüfusa göre çocuk bağımlılığı hızını gösteriyor:

.

Çocuk bağımlılığı, 0-14 yaş grubu arasındaki başkasına ekonomik olarak muhtaç nüfusu kapsar. 2000’lerden sonra bu göstergenin hızı yavaşladı. Bunu detaylandıracak iki grafik de şöyle:

.

2013 sonrası keskin düşüş dikkat çekici. 2010-13 arasındaki kısmi iyileşmede çift haneli büyümenin, kredi mekanizması ile tüketim gücünün artırılmasının etkisi olduğunu söylemek mümkün. Ortalama çocuk sayısı Erdoğan’ın ısrar ettiğinin çok altına, 1.9’a indi.

Başlıca nedenleri ise şurada görüyoruz:

.

Hezeyanın sebebi büyük oranda bu tablodan kaynaklanıyor. Erdoğan’ın istediği aile, oluşmak bir yana, hızla çözülüyor. Bunu gördükçe daha çok tarikat yurdunun, okulunun temelini atıyor, eğitimi kurcalayıp duruyor. Lakin nafile bir çaba. Zira, “Asım’ın nesli”ni ekmeye çalıştığı toprakları çoraklaştıran şey, bambaşka bir yerde; kendisinin de parçası olduğu ekonomi politikalarında yatıyor.

***

Toplumsal imkanları tasfiye eden neoliberalizmin meşum düsturu herkesin ezberindedir: “Toplum yoktur, birey vardır.” Esasında kastedilen ‘birey’, hak taşıyıcısı olmaktan ziyade üretici ve tüketicilerdir. Tasada, kıvançta ortak, kan bağıyla mühürlenmiş ailenin yerini, piyasa ekonomisinin en küçük birimi sayılan hanehalkı aldı. Hanehalkının, kan bağı aranmaksızın aynı konutta yaşayan, finans, üretim ve tüketimle bağlanan fertlerin oluşturduğu topluluk olarak tanımlanması manidardır. Orası emek ve tüketici deposudur çünkü. Çalışan biri varsa, geliri tüm haneye yazılır. Yoksulluktan işsizliğe sosyal adaletsizliklerin önemli bir nedeni de bu piyasacı yaklaşımdır. Dolayısıyla sosyal politika gereği kamunun üstlenmesi icap eden bağımlı nüfusun maliyeti, haneye yıkılıyor. Devlet de haneye bakıyor artık; hukukla tanımlanmış bireye değil.

Türkiye’de 1980 sonrası ailenin neolibereral dönüşümüyle İslamcı siyasetin aile tipolojisi örtüştü. Dışarı emek gücü ve tüketici kimliğiyle çıkan hanehalkı, içeri girdiğinde tevekkül bağıyla aile oldu.

1990’lardaki ‘İslamcı holdinglerin’ genetiğiyle uyumlu bir durumdu bu. 24 Ocak kararlarıyla geçilen ihracata dayalı birikim modeli, Anadolu’da geniş bir yan sanayi yarattı. Düşük ücretli, güvencesiz, kayıtsız çalışan işgücü sayesinde büyüyen kesimin ana gövdesi, İslami ilişkiler ağının yardımıyla süratle merkezileşti. Üretime sanki bir girdiymiş gibi dahil edilen din bağı, hem sermaye birikiminde hem de emek üzerindeki tahakkümde kritik rol oynadı. ‘Anadolu Kaplanları’ adıyla popülerleşen üretim biçimi, kendine uygun tüketim tarzını ve tüketici birimini de getirdi. “Bizim marketten alışveriş yapmak”, ticarete de inanca da uygundu mesela. Muhafazakarlıkla kodlanmış ‘aile-ticaret-siyaset’ zincirinin, AKP’nin başarısındaki payı aşikar.

Devletin bekası için aile üzerinde istikrarlı müdahaleyi gerekli gören Necip Fazıl’ın ‘Başyücelik’ fikrinden feyz almış başkanlık sisteminde de, Anadolu’da yazılmış ‘kaynak kod’ kullanıldı. ‘Ferhat ile Şirin’, ‘şahsım’ ifadeleri veya daima birinci tekil şahıs iyelik ekiyle anılan ‘millet’; devlet ve toplumla aynı anlama gelmek üzere, ‘Reis ve ailesi’nin retoriksel yansımalarıdır.

Böyle bir siyasal anlayışın ekonomi politiği, en somut haliyle aile-çalışma yaşamı-sosyal politikaların tek çatı altında birleşmesinde tezahür ediyor. Bürokratik bir yapılanma görünümündeki değişim, neoliberalizmle İslamcı siyasetin kaynaşmasının tipik bir temsilidir aslında.

Makarna, kömürle başlayıp konuta, krediye genişleyen ‘lütuf ekonomisi’nin hedefindeki muhafazakar aile ile; iş yasasıyla, toplu sözleşmeyle güvenceye alınmamış, ücreti hak değil iaşe görecek piyasanın istediği emekçi aile, bir paranın iki yüzüdür. Hangisi gelirse gelsin kazanan daima aynıdır.

Bir yüzdeki durumu yukarıdaki grafikler özetlemişti. Öteki yüze bakalım bir de…

***

İlk grafik, 2018 itibariyle aile fertlerinin sayısına göre yoksulluk oranını veriyor:

.

Çocuk sayısıyla paralel yoksulluğun arttığını söylemeye gerek yok herhalde. Çocuksuz eşler, muhtemelen her ikisi de çalıştığı için, yoksulluk oranının en düşük olduğu kesim.

TÜİK’in 2019 yılı yaşam koşulları araştırmasından çıkarılan şu tablo ise ailenin yoksulluk halini gösteriyor:

.

Bir hafta tatil yapabilecek güçtekilerin oranının yüzde 9 olması bile çok şeyler anlatıyor. Bu koşullar altında nasıl aile kurulsun, kurulan nasıl ayakta kalsın? Mevcutların halini de çocuk işçiliği anlatıyor zaten:

.

2018 krizinden sonraki sıçrama kaygı verici. Her geçen gün daha fazla çocuk çalışmak zorunda bırakılıyor. Yaş grupları ve sektörlere ayırdığımızda durum iyice trajikleşiyor:

.

Çocuk işçilerin yarısına yakını en yoğun emek sömürüsünün, güvencesizliğin, düşük ücretin olduğu hizmetlere yığılmış. İstatistiki araştırmanın beş yaşından başlaması, başlı başına dehşet verici değil mi?

***

AKP’nin ‘kutsal ailesi’nin ne olduğunun yanıtının bir kısmı, bu sosyal ve ekonomik realitede yatıyor işte. Krizde iyice belirginleşen, salgınla tartışmasız hale gelen realitede…

Virüs, emekçileri hukukla korunan bireyler yerine, sosyal yardım kapsamındaki aileler olarak gören anlayışın kapısında asılı kalmış birkaç yaldızı da söküp attı. Sabah çocuğuna harçlık uzatamayan bir baba gibi, kendi belirlediği asgari ücreti dahi veremiyor devlet. Çalışabilecek olanı da haneye para getirsin diye sokaklara sürüyor.

Buralarda “Asım’ın nesli”ni aramak beyhude. O tohumlar; ihaleyle palazlanmış olanların, dört maaşı cebe indiren Saray eşrafının, salgında fabrikasına işçileri tıkıştıranların hanelerinde kök salıp yeşeriyor. Kalan milyonlarcasına da Akif’in bahsettiği ‘küfe’yi taşımak düşüyor:

Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocukcak,
Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesâdüfe bak:
Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetim…
Şu var ki, yavrucağın hâli eskisinden elim:

Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryâd;
Nazar değil o bakışlar, dümû’-i istimdâd.
Bu bir ayaklı sefâlet ki yalnayak, baş açık;
On üç yaşında buruşmuş cebîn-i sâfı, yazık!

Fakat Hasan, babasından kalan o pis küfeyi,
İlel’ebed çekecek dûş-i ıztırârında!
O, yük değil, kaderin bir cezâsı ma’sûma…
Yazık, günâhı nedir, bilmeyen şu mahkûma!

(M. Akif Ersoy, Küfe şiiri)

* Doç. Ahmet Murat Aytaç’ın Dipnot Yayınları’ndan 2007’de çıkan Ailenin Serencamı: Türkiye’de Modern Aile Fikrinin Oluşumu kitabı, modernleşme sürecinde ailenin rolüne dair önemli bir kaynak.

YAZARIN DİĞER YAZILARI