Cinayet mahallinde karantina ve İstanbul Sözleşmesi

Salı, 21 Nisan, 2020
Eril şiddetin ürünü ataerki cinayetlerinin yüzde 72'si evde işlenirken, cinayetlerin çok daha fazlası olan diğer şiddet türlerinin, sistematik biçimde ve işkence boyutuna varacak şekilde çoğunlukla evlerde gerçekleştiği biliniyor. Karantina günlerinde şiddet failiyle şiddet mağdurunun aynı evde kapalı tutulması, şiddeti arttırıyor.

Eril şiddet tırmanışta ve karantina günlerinde şiddetle mücadele eskisine kıyasla çok daha fazla etkisizleştirildi maalesef. Şiddetin failiyle mağdurunun aynı ev içinde kapalı kalışının yaratacağı sorunları tahmin etmek hiç zor değil zaten. Çünkü eril şiddetin, pandemi nedeniyle karantinaya girmeden önceki durumunu da biliyoruz. “Bir cinayet mahalli olarak ev” başlıklı yazımda verdiğim rakamları hatırlatarak başlayabilirim karantinada neler olduğunu, olabileceğini anlatmaya. İçişleri Bakanlığı’nın açıkladığı Polis Akademisi yayınında yer alan cinayet mekanları tasnifi yeterli fikir verecektir. 2016 yılına ait veriler olduğunu ve söz konusu yayının tek yıla ait verileri esas alarak 2017-18 yıllarını da bu tek yılın verilerine dayanarak analiz ettiğini yine not düşeyim.

-Ev yüzde 72.8

-Sokak yüzde 15

-Açık araziler yüzde 3.3

-İş yeri yüzde 3.2

-Diğer yüzde 5.7

Eril şiddetin sadece ataerki cinayetlerinden ibaret olmadığı bilinmekle beraber İçişleri Bakanlığı’nın tarihindeki bu ilk veri paylaşımında, sadece cinayetlere yoğunlaştığını gördük, yakın zamanlarda yine benzer şekilde sadece cinayetleri işaret ederek şiddetin azaldığı yönündeki iddialarına da tanık olduk. Fakat gerçeğin hiç de böyle olmadığı şiddetle mücadele edenlerin tanıklığıyla net olarak biliniyor. Anadolu Ajansı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü kaynaklı haberinde geçen yılın mart ayına göre 2020 Mart’ındaki ev içi şiddet başvurularının yüzde 38.2 oranında arttığını duyurmuştu. Kadın örgütleri de kendi şiddet ihbar hatlarına gelen başvuru yoğunluğuna dayanarak artışı belirtiyor.

.

Eril şiddetin ürünü ataerki cinayetlerinin yüzde 72’si evde işlenirken, cinayetlerin çok daha fazlası olan diğer şiddet türlerinin, sistematik biçimde ve işkence boyutuna varacak şekilde çoğunlukla evlerde gerçekleştiği biliniyor. Karantina günlerinde şiddet failiyle şiddet mağdurunun aynı evde kapalı tutulması, şiddeti arttırıyor. Ancak aynı günlerde devlet, zaten uygulamakta gönülsüz olduğu şiddetle mücadele mevzuatını adeta askıya aldı. HSK bile 6284 bağlamında tedbir kararlarının salgın koşulları gözetilerek uygulanması yönünde talimat vermişti, hatırlanacaktır. Tedbir kararları, şiddeti önlemenin tek yolu oysa… Şiddet gerçekleştikten sonra failin cezalandırılması ayrı bir mesele; cezasız kalmamalı elbette ama önemli olan gerçekleşmeden durdurmak. Olası şiddeti gerçekleşmeden önlemenin tek çaresi de uzaklaştırma ve koruma tedbir kararlarının etkin biçimde uygulanması. Şimdi bir yandan salgın gerekçesiyle evlerde kalınırken bir yandan salgın bahanesiyle tedbir kararlarının uygulanması askıya alınmış görünüyor. Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de karantinaya bağlı olarak eril şiddetin arttığını biliyoruz ama önlemlerin azaldığını da görmekteyiz.

Ancak bu kadarla da kalmayıp çıkarılan yasayla pek çok şiddet faili, infaz indiriminden yararlandı. Cezasızlığa karşılık gelecek böylesi örtülü aftan yararlanan pek çok şiddet faili, doğrudan tahliye edildiği gibi kalanlar da açık cezaevine geçip, izinli çıkma yoluyla topluma karıştı, karışıyor. Kasten yaralama suçlarında anne, evlat, eş olmayan ve/veya kezzap benzeri yakıcı maddelerle yaralanmayan kadınlar, kendilerine şiddet uygulayan erkeklerle burun buruna gelme tehlikesi altında. Devlet kadınları ve çocukları eril şiddetten koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği gibi bir de şiddetin azaldığına dair “algı operasyonu” yapıyor, yaptırıyor.

Algı yönetimine sığınarak vaziyeti idare etme kaygısı, pek çok kadın ve çocuğun işkenceyle yaşamasına yol açıyor. Üstelik eril şiddetin önlenmesi için elimizde yeterince imkan varken şiddetin koruma altına alınması çok can yakıcı. Hem mecazen hem kelimenin gerçek anlamıyla can yanıyor. Örneğin İstanbul Sözleşmesi uygulansa ‘ısrarlı takip şiddeti’ suç olarak cezai işleme tabi tutulsa pek çok kadın yaralanmaktan ve hayatını kaybetmekten kurtulabilir, AKP Fındıklı İlçe Başkan Yardımcısı Gamze Pala gibi kız kardeşlerimiz aramızda olabilirdi. Yazık ki İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamıyorlar, karalama kampanyalarına teslim oluyorlar. Belki de en başta sözleşmenin imzalanışı da, o zamanki vaziyeti idare çabasının ürünüydü. Nitekim Gazete Duvar yayınına Fatma Şahin’i Konuk Eden sevgili Özlem Akarsu Çelik deneyimli gazeteciliğiyle bu yönde fikir verecek cevaplar almayı başarmış. Sözleşmeye imza atılmasının temel gerekçeleri Fatma Şahin tarafından anlatılıyor, yayında. İmza gerekçesini açıklayan konuşma metninden seçtiğim anahtar sözcükleri şöyle sıralayabilirim: “Zamanın ruhu… AB süreci… Kadın, çocuk, insan haklarını önemseyen hükümet duruşu… Şiddete yol açan katı gelenek… Ataerki…” İmza gerekçesi bu sözcükler etrafında örgüleniyor ama bir de şu an karalama kampanyasına teslimiyet duruşu da içeriyor, sözleri: “Şimdi üniversiteler var… Aklın bilimin ışığında etki analizi yapılmalı… Analiz sonucunda eğer aileye zarar verdiği görülürse… ben de anneyim… çocuklarımız zarar görecekse… İstanbul Sözleşmesi ayet değil… Sözleşmeler bugün var yarın yok…”

Türkiye’de faydacı sağ siyasetin bilindik kaçamaklarıyla vaziyetin idare edilmesi için kavramsal boşluğun yol açtığı açık kapılardan sonsuzca yararlanılıyor, kısacası. Anlaşılan İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamayanlar, bu sözleşmeyi kolayca değiştirebileceklerini ya da ortadan kaldırabileceklerini sanıyorlar. Algı operasyonları yetmez bu işe çünkü İstanbul Sözleşmesi gerçek bir ihtiyaçtan doğmuştu. Gerçek bir ihtiyaçtan, şiddetin tırmanışından doğmuş ve kadın emeğiyle, tecrübesinin birikiminden yararlanılarak oluşturulmuştu. Eril şiddet gerçek ve tırmanan bir sorun. İstanbul Sözleşmesi eril şiddetle mücadelenin temel mekanizması ve kadınların vazgeçmeyeceği çok açık. Kadın emeğini yok etmeye, yok saymaya iktidarın bile gücünün yeteceğini sanmıyorum. Sadece sözleşmeyi ve yasayı uygulamadıkları için tırmanan eril şiddetin yol açtığı ‘âh’ yanlarına kâr kalır. Artık ne fayda göreceklerini sanıyorlarsa…

 


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI