YAZARLAR

Görüntü biraz kırık, çokça da takılıyor

Sanki bundan sonra hiç evden çıkmasak, her şeyi de ekrandan filan izlesek… olurmuş gibi. Eminim bazılarımıza öyle geliyor. Zaten de bedava… Ama tabii ki bu sürdürülebilir değil. Üstelik sanatın, performans ve eğlence kültürünün temel kavramlarına aykırı.

Koronadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak deniyor ya, acaba kültür sanat dünyası nasıl olacak? Herkesin bir gözü ve kulağı bilimde, diğer gözü kulağı ise kültür-sanatta. Dışarıda bilim hakim, doktorlar, araştırmacılar, sağlık çalışanları bizim için virüsle savaşıyorlar. Biz de ayak altında gezinmemek, onların işini zorlaştırmamak için evlerimize kapanmış kendimizi oyalıyoruz. Film, dizi seyrederek, müzik dinleyip kitap okuyarak…

Tüm diğer sosyal ve ekonomik alanlar gibi kültür sanat dünyası da krizde. Nasıl olmasın, sanat ve eğlencenin temelinde sosyal ortam ve birlikte olmak var. Evlerin salonları bile tenhalaşmışken, insanların tiyatro, sinema izlemek müzik dinlemek için bir araya geldiği o büyük salonların tabii ki hepsi kapalı. O salonları canlandıran sanatçılar ise evlerinde herkes gibi felaketin geçmesini bekliyor. Yapılmış provalar, çıkmış oyunlar, programı ilan edilmiş konserler ve filmler… hepsi bir başka zamana kaldı. Kültürel alanlar içinde en şanslısının kitap olduğunu söyleyebiliriz. Ne de olsa okumak bir salon etkinliği değil, yalnız yapılan bir şey. Hepimiz evdeki kitaplıklarımız ve internet satış sitelerinin kapasitesi oranında daha fazla okuyoruz, bu doğru. Ama bütün kitapçıların kapandığı bir dönemde hiçbir yayıncı yeni kitap basamıyor. Yazılmış, yayına hazırlanmış sayısız roman, öykü, inceleme kitabı salgının sona ermesini bekliyor.

İRFAN DEMİRKOL’A KULAK VERMELİ

İnsanlar uzunca bir süredir sinemayı da her nevi televizyon içeriğini de internet üstünden izliyordu. Bilgisayar ekranları çoktan büyümüş, televizyonlar akıllanmış, hatta projeksiyon aletleriyle duvarlar ekrana dönüşmüştü. Dolayısıyla sinema ve diziler bu altyapıya kolayca adapte oldular. Uzunca bir süredir, eski güzel bir kültür etkinliği olarak sinemaya gidenler de sanki iç rahatlığıyla geçtiler ekranın başına. Türkiye’de sanat sinemasının yaygınlaşmasını ve hayatta kalmasını sağlayan Başka Sinema da filmlerini evdeki izleyicisine ulaştırmak üzere Blu Tv ile iş birliği yapmaya karar verdi. Daha önce iş birliği yaptığı sinemalar ise bunu kendi gelecekleri üstünde bir tehdit olarak gördükleri için tepki gösterdiler. Ankara’da Büyülü Fener Sineması’nı işleten, Ankara Film Festivali’nin yıllardır yapılabilmesini sağlayan sinema insanı İrfan Demirkol’un gösterdiği tepki de bu açıdan bakınca gayet haklı.

Elbette Blu Tv daha önce olmadığı kadar çok sayıda ve yepyeni ‘arthouse film’ yani sanat sineması gösterecek, bu da eve kapanmış bizler için şu sıralar pek şahane olacak. Ama ya daha sonra… Bugüne kadar sinemalarda gösterildikten en az altı ay sonra filmlerin DVD’sinin çıkartılması ya da dijital platformlara verilmesi kuralı yürürlükteydi. Şimdi bu kuralın bozulması, karantina sonrası salonların işini güçleştiriyor. Oysa biliyoruz ki geleceği de düşünmek, sevdiğimiz şeyleri değişimin yok edici etkilerine karşı korumaya çalışmak gerek… Sinema salonlarının yaşaması, sevdiğimiz tür sinemanın devam etmesi için çok önemli ve biliyoruz ki karantina günleri bittiğinde hep birlikte sinema salonlarının da hayata dönmesi için çaba göstereceğiz.

Karantina günleri boyunca uyku hariç hayatımızın tamamı ekranda geçmeye başladı. Pek çoğumuz saatler süren, normalinden daha uzun ve yorucu bir hal alan ‘Zoom’ toplantıları ile işimizi gücümüzü yürütmeye çalışıyoruz. İş dünyasının zorunluluğu ile hayatımıza giren Zoom, tabii ki sanata da hizmet ediyor. Galeriler, Zoom ve benzeri uygulamalar üstünden sanal sergi turları düzenliyor, edebiyatçılar söyleşiler tertip ediyor. Aslında ilk bakışta fena değil, zaten bir edebiyat paneline en fazla otuz kişinin geldiği bir dünyada sanal ortamda bir romanı konuşmak üzere kırk kişi bir araya gelebiliyor. O uzun mesafeleri aşmak zorunda olmadan insanlar oturdukları yerden sohbete dalıyor. Kırık dökük gelen, ha bire takılan görüntü engelini saymazsak eğer, bunun sohbet toplantıları ve paneller için harika bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz. Tabii panel öncesi kapı önü sohbetlerinden, panel sonrası konuşmacıya sokulup özel bir an yaratmaya çalışmaktan vaz geçebilirsek, bu iş daha da yayılabilir. Zaten edebiyata ayrılan mekanlar bu kadar azalmış ve daralmışken, dijital alemin kollarına sığınabiliriz. tabii ki edebiyattan sinemaya her alandaki konuşma ve toplantılar için geçerli bu fikir. Ama, iş sanat eserine bizzat internet üstünden ulaşmaya gelince orada durmak lazım, ben bunun iyi bir fikir olmadığını düşünüyorum.

ESERİN KENDİSİNE DEĞİL İMGESİNE RAZI MIYIZ?

Hani derler ya, ‘bir konser sadece konser değildir…’ işte öyle. Biz, çoğu kez konserlere hatta tiyatro ve sinemalara, festivallere sosyal bir olay olduğu için gideriz. Bizimle aynı şeye değer veren insanlarla aynı mekanda buluşmanın zevkini yaşamak, tanıdıkları görmek, yeni tanışlar edinmek, o mekanı ve performansın biricikliğinden kaynaklanan anı tecrübelerimiz arasında katmak gibi sahnede olan bitenin dışında da pek çok motivasyon devreye girer. Tüm bunların olmadığı bir an, Youtube’dan konser dinlemek, tiyatro izlemek. Müzik hadi neyse, olmadı gözlerini kapat ve dinle. Ama tiyatro iyice güç kaybediyor ve aslının silik bir temsiline, en fazla o kaçırdığımız performansın dokümantasyonuna dönüşüyor. Tıpkı, sanal sergi gezmek gibi…

Resmin, sanat eserinin biricikliği onunla karşılaşma anını değerli kılıyor. Sanat eserine bakmaktan aldığımız zevki açıklamak kolay değil, o nedenle aşkın duygulardan, kolektif bellekten ve daha birçok başka şeyden söz ediliyor. Karşılaşmanın büyüsünü resmin sahibinin tekelinden çıkartıp kitleselleştirmenin yolu, müzelerden geçtiği için de günümüz sanat aleminin göz bebeği bu kurumlar. Yoksa bir eserin görüntüsü ancak onun nasıl bir şey olduğunu bilmemizi sağlıyor. Bir eserin eski zamanlarda olduğu gibi kopyasına ya da fotoğrafına ya da videosuna bakmış olmak bizi o eserle karşılaşmak kadar etkilemiyor. Bu en sonunda iki taraflı bir mesele, yani hem bakanı hem yapanı, yani sanatçıyı da ilgilendiren bir durum. Butün bunları şu sıralar sıkıcı saatlerimize bir hareket getiren tüm o sanal müze turlarının aslında çok da bir anlamı olmadığını düşündüğüm için yazıyorum.

Evet internet olmasa, dijital alem olmasa şu karantina günlerinde ne yapardık, bilmiyorum… Ama neticede çok da abartmamak lazım. Her şeyin dijitalleşmesi, bir şeylerin bütün anlamını ve varlığını kaybetmesine neden olur ve dolayısıyla yakın gelecekte mümkün değil.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR