Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Ölümün huzur döşeğinde: Schiele’li günler

Pazar, 19 Nisan, 2020
Bir şeyin hakikatine varabilmek, bazen uğruna kendinizden de aşağı, dibe vurup, vazgeçmeyi gerektiriyor. Egon Schiele resimleri karşısında da, dünyaya yönelik önyargılı bakışlarınızdan böylece soyunmanız, dibe değmeyi göze alabilmeniz, yalnızca an ve gelecek meselesi... 

Bu haftayı, altı aylık hamile eşinin 27 Ekim 1918’de İspanyol gribinden ölümünden bir kaç gün sonra yine aynı rahatsızlığa yenik düşen Avusturyalı dışavurumcu, Art Nouveau (Yeni Sanat) akımı mensubu ressam, Egon Schiele’ye (1890-1918) ayırmak istedim.

Bu kitap da, geçen haftaki yazımın konuğu Henri Cartier-Bresson’un desen albümünde bir çift sülün imgesiyle olduğu gibi, yine (yaşamdaki) ölümle başlıyor: 28 yaşında vefat eden Egon Schiele’nin ölüm döşeğinde, yaşam uykusunda gibi çekilmiş masum, zayıf suretiyle.

Schiele, Esther Selsdon, Jeanette Zwingernberger, Ashley Bassie, 256 syf., Yapı Kredi Yayınları, 2015.

Vaktimi, Esther Seldson, Jeanette Zwingernberger ve Ashley Basie tarafından yazılmış, Mine Haydaroğlu Türkçesiyle çevirisi yapılan, yaklaşık 60’ın üzerinde yapıtının da refakat ettiği Yapı Kredi Yayınları (YKY) etiketli bu ‘Schiele’ albümü üzerine geçiriyorum.

Bu köşeden hayata ahkâm kesmenin, bu garip, elektronik ‘görüş günü’nün aldırışsızlığından olsa gerek, sıramı savar gibi telaşlı, duyarsızım.

Koşullar değişmedi: Kitabı okurken serçeler, kumrular, kedi köpekler, martılar, güveler, fareler, örümcekler, at sinekleri, güvercinler ve kırlangıçlar ile kargaların çok sesli kent korosunu dinliyorum.

Yaşayacağımı yaşadım ya, gerisi beni ilgilendirmez dercesine saygısız, ayıplı bir gururla, halime şükretmenin o bencil çok bilmişliğiyle, Dünyaya sırtımı dönerek okuduğum kitabın tümcelerini vicdanım ve sabrıma katık ediyorum.

Ama yok, yeterli olmuyor, ne yetecek ki bana, her şey, nasılsa ‘parmağımın ucunda’. Yine açık penceremin sokağa çıkma yasağında, tüm bencilliğimle ‘Ev’imden geleni ‘Art’ıma koymuyorum.

Artık şarjım ne derse, tüm kibrimle onu veya en yakınımda belireni dolduruşa getiriyorum. Zaman desen, karantinada gırla, takvimler desen, desenler gibi birer takvim yaprağı, hepsi günlerle, şafakla kendi dalgasında. Bunun verdiği aldırışsızlıktan da, utanmazca utanıyorum.

Nasılsa, elektronik bir morfin pınarı haline gelen bencil ekranıma, tüm narsisizmim ile yumulmam, an meselesi. Çünkü günümüz karantina koşullarında hemen hepimiz birer ekran, dijital dervişlik, küstahlık ve sözde sabır obezi, değil mi?

(Olağanüstü) Hal böyle iken, ‘Eeh, ben mi kurtaracağım Dünyayı, biraz da sonundan başlayalım, belki bugünü daha iyi görebiliriz,’ diyerek, aç(ık) gözlülükle, bulduğum ‘Schiele: Bütün yapıtları’ küresel derlemesine ,cumburlop, melankoli denizine dalıyorum.

Soğuk, susatan, ayakları yerden kesen bir deniz bu. Haliyle, hiç şikayetim yok. İçinden çıkamıyorum. Balıklama değil, çivileme yaşıyorum. Schiele yapıtlarını izlemek, aklıma onunla aynı kederden mustarip yaratıcı yazgısıyla Nirvana grubu solisti Kurt Cobain’in sesi ve bestelerini getiriyor.

Kendimi, üstadı Gustav Klimt’in sâdık çırağı, yoldaşı bu yakışıklı, isyankâr saçlı genç ve çapkın imge kaptanının açıldığı düş ve hakikat denizinin çifte akıntısında, bulup bulup, hırsla kaybediyorum.

Sadist – mazoşist bir ‘olma sanatı’ deneyimliyor gibiyim. Tekrarsızlıktan alenen zevk alıyor ve sonuna dek, ölesiye, biteviye, ‘an’ı her deseni, resminde yaşıyorum.

‘Öteki’nin suret köprüsünden düşüp düşüp, ‘kendi’ denen idrak ve itham cehenneminin dibinden, son nefesime kadar, nice nedamet süngeri çıkarmaya tenezzül ediyorum.

Canım bırakın geçmişi, daha 10 saniye öncesine bile sorumsuzca sünger çekiyorum. Denizdeki vurgun tehlikesi ve süngercinin ölüm kalım ilişkisi, bu yönüyle daha bir metaforik geliyor.

Bir şeyin hakikatine varabilmek, bazen uğruna kendinizden de aşağı, dibe vurup vazgeçmeyi gerektiriyor. Egon Schiele resimleri karşısında da dünyaya yönelik önyargılı bakışlarınızdan bu tartışmasızlıkla soyunmanız, dibe değmeyi göze alabilmeniz, bir an ve gelecek meselesi gibi geliyor.

.

Schiele’nin resimlerine baktıkça, etim, tenim, kirpiklerim, uzayan tırnak içlerim, imalarıyla nice pislikten, o unutulmuşluğun sahiciliğinden, yetersiz olan her şeyin tazeliği ve dobralığından, tuhaf bir onurla memnuniyet duyuyor.

Ressamın, o ‘ilk bakıştaki’, ‘Sana hiç bir şey borçlu değilim, ama esas sen baktıkça, beni kendi kibrinden sakındıkça ve gerçekten görebildikçe kendine çok şey borçlandın bile,’ diyen o sakil hakikatini tadıyorum. Bunun aciliyetini, andan aldığınca katılaşıp dobralaşan eserlerini idrak etmeye bocalıyorum.

Biliyorum, duyuyorum; kimileri yaptığım kelime oyunlarını sevmiyor olabilir ama, onun yapmayı çok sevdiği oto – portreleri gibi, ismi ve soy isminin bugün bana yaptığı çağrışımla da kendisini anlamaya çabalıyorum.

İsmi ve soy ismi bana apaçık bir deşifre veriyor: Egon, Schiele: Senin egon; çile. Ötesi bu âleme bile nafile.

Tıpkı filozof, Avusturyalı matematikçi Ludwig Wittgenstein’in o yine çok sevdiğim destur – düsturunda olduğu gibi, şifalı bir idrak felci yaşıyorum Schiele’nin de resimleri refakatinde:

“Söylenebilecek olan ne varsa açıkça söylenebilir. Üzerinde konuşulamayacak olan hakkında ise, susmak gerekir.”

Schiele’nin yapıtlarında, işte bu türlü bir Tanrısal suskunluk gizleniyor, nedensizce. Eğer yeterince içten ve yankılayıcı, empatik olursa insan, doğa da, insanın kendi doğası da, ona herşeyi apaçık anlatıyor.

Bazen bir şeylere içtenlikle kavuşabilmek, onların cismî mülkiyetinden dahi vazgeçebilmeyi ve kendindeki manevî bütünlüğü, ölümü de kabullendiğimiz yaşam sevincini, onun biricikliğinin idrak halini şefkat ve sevgi ile kabullenebilmeyi gerektiriyor.

Belki de bu vesile ile, Schiele’nin sonradan üzerinize bağıra çağıra kusacağı onurlu nefsinin açlığının kokusuna borçlandığı ve modelleriyle ‘kâğıt üzerinde’ bırakmayıp, yaşamında da gününü gün ettiği imgeleri, hafızamla topluyor, önyargılarımdan çıkarıyor, kuşkularımla çarpıp, hayatla bölüşüyorum.

Yahu iyi de, ben şimdi bu desen deryasına, bu çiğ lezzetli, adeta bir insanlık şarküterisi misalî damağıma abanan resimlere neden sürekli tosluyorum ?

Ta bir asır sonra, üstelik karantina altındaki, ev içi şiddetin, cinsiyet ayrımcılığının, faşizmin, kara ekonominin ve yobazlığın hüküm sürdüğü çağdaş bir dünyada yaşıyorken, tutup da tekrar, niye ziyarete gelmiş olayım ki bu ‘nüfuz’ suretlerinin ?

Niye, nereye sürüklendim ? Niye sürükleyici bu imgeler ? Neyin ‘Deja Vu’su, tekrarın kaçınılmazlığı, dalgın tanıdıklığını yaşatıyor ki, bu sinirli ve sihirli aynalar ? Keza, biyografik YKY kitabında çok dikkat çekici bir detay daha var:

Schiele ve eşinin maruz kaldıkları söz konusu salgın nedeniyle, yakınları onu, son günlerinde yaşadığı karantina sebebiyle yattığı odaya yansıtılan bir ayna vazifesiyle, dolaylı bir yankı ile görebilmişler.

‘Aynayla’ vaki.

.

Genel, soğukkanlı bir tasnifle, bu trans-seksüel, hermafrodit, feminist, homoerotik ve transparan, ayna – imgeler, günde tek öğünle beslenen bir insanın ‘bugün de (gözümüz) doydu,’ dercesine (akıl) karnının serzenişini bastırmasına benzer bir baş dönmesi üretiyorlar. Ondan mı ?

(Güya) Modern Avrupa’nın ilk cihan harbi karın ağrıları içindeki yeraltında aşkı alıp, satan ergen – kadınların halleri resm-i geçit yapıyor Schiele’nin desenleri, resimleriyle, bundan mı ?

Neden vuruluyorum bu kurşun kalemlerle ben? Neden gözyaşlarımla ıslatıyorum, bu suluboyaların kur(u)duğu, küpüne zarar keskinlikteki sirke kesifliğinde, önümde kurulu karışık zaman – mekân turşularını ?

O samimi tabir ile, ‘Hayat Kadınları’nın insancıl bir onurla varoluş kavgalarını, emsalsiz kirleri, hiçlikleriyle tanıklığına katık ettikleri için mi ?

Dünya ölümle, kanla beslenirken, kundaktaki evlâtlarına, eşlerine tüm bedenleri ve sevgileriyle sahip çıkan annelerin göğüsten taşan ak sütün fedakârlığını yüzümüze ılıklıklarıyla fışkırttıkları için mi?

Bir insanın ‘kendine iyi bak’ması, onun zaferini mi, aldırışsızlığının zarafetini mi, yoksa varoluşuna sürgünlüğünün yenilgisini mi armağan ediyor?

Belki de imgenin, içinde taşıdığı herkesle, ama herkesle içinden dışarıya taşınacak denli iyi geçinip, onları olduğu gibi kabullenmesi anlamını taşıyor olsa gerek. Schiele resimleri de, beni o yüzden kendilerine çekiyor, itiyor, çekiyor, itiyor. Hırpalıyor. Canımı yaktığınca iyileştiriyor. Sarsıyor.

Bu resimlerin dürüstlüğü, steril bütün zihniyetlerce yok sayılanı, ama aşağılık, hırsız bir bakışla da, ister istemez tüketileni kayıt altına alma niyetinden, yüzü, yine ötekinin yüzüne vurabilme terbiyesinden ileri geliyor belki de. Çıplaklığın cinsiyete indirgenemeyeceğinin farkındalığından ürüyor.

Meraklısına, burada mühim bir not almak istiyorum:

Bu arada sanatçının vadettiği ilke ve hayat manzarasını, dönemin Alfonso Maria Mucha ve Gustav Klimt gibi diğer sanatçıları ile ‘Toplum Baskısı Altında Kadının Ütopik Duruşu’ başlığı altında, Yüksek Lisans tezi olarak akademik bir kaynağa dönüştüren Sn. Aybegüm Kalfa’nın adını da anmadan geçmek istemiyorum.

Kalfa bu çalışmasında Schiele’nin oto portreleri, sanatındaki ölüm imgesi gibi konuları büyüteç altına aldığı gibi, konunun günümüz Dünya ve Türkiye güncel sanattaki yansımalarını da görsel örnekleriyle analiz ediyor. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Anasanat Dalı imzalı bu 2018 tarihli çalışma YÖK’ün Tez arama kaynağından (https://tez.yok.gov.tr ) ‘Egon Schiele’ kelimeleriyle edinilebiliyor. Bunun da keşfini size bırakayım istiyorum.

2 Mart 1917 tarihli mektubunda Schiele, (s.236, Schiele, YKY, Haziran 2015) eniştesine şunu yazıyor: “Dünya savaşının kanlı dehşeti önümüze çıktığından beri, belki bazıları sanatın sadece bir orta sınıf lüksü olmadığının farkına varmışlardır.”

Geçmiş, geçmişte kaldıkça sınıfını geçiyor. Dünya arkasına baktıkça, önündeki her türlü sınıfı da yine kibir ve hırsından pek iyi notlar alarak, ardında bırakıyor.

Yine de insanlık, her yeni nesille dersini hep en baştan çalışmakla yükümlü. Zira adı gelecek bu mefhumun, bu yüzden geçmişle sürekli bütünlemeye kalıyor. Bu yüzden en samimi soruları, hep hayata en masum, çıplak ve içten bakışlarla katılanlar sorabiliyor.

Acının renkli bülbülü, Schiele’li günlerden geçiyorum.
Karnım, gönlüm, zihnim, vicdanım zil çalıyor.
Verdiği hayat karnesinden hep ‘geçer,’ notuyla uğurlanıyorum.

Şimdi müsaadenizle, onunla bir an daha sonsuza dek, bütünlemeye kalıyorum.

YAZARIN DİĞER YAZILARI