Kerem Bumin
Kerem Bumin

Netflix'te İtalyan soslu İngiliz 'Romcom'u*: Love Wedding Repeat

Cuma, 17 Nisan, 2020
‘Love Wedding…’ aslında mekanlarını kısıtlı tutarak ama neredeyse filmin bütünün geçtiği ‘tek’ ortamı iyi seçerek bu sorunun altından hem ekonomik hem de görsel açıdan başarıyla kalkıyor. Jack’ın kız kardeşinin düğünü için kiralanmış İtalya’nın kırsalındaki bu şato etkileyici bir görüntü ve karakterlerin birbirleriyle hesaplaşabileceği, sırlarını paylaşabileceği, arkalarından laf söyleyebilecekleri elverişli odaları barındırıyor.

Eve kapanmış olduğumuz şu günlerde, geçmiş dönemlerde izlediğimiz (son senelerde biraz azalsa da) Hollywood usulü romantik komedilerin yanında biraz sessiz sedasız, gösterişsiz kendi halinde gözüken ‘Love Wedding Repeat’, Netflix’te, ait olduğu film türünün kanalında ilerleyen, İngiliz tarzı romantik sosla süslenmiş bir komedi yapımı…

Aslında ‘Love Wedding…’ bir düğün süreci gibi ‘çok kullanılmış’ bir ortama, birbiriyle çekişen, kapanmamış eski hesapları olan ‘arızalı’ davetliler gibi ciddi bir orijinallik taşımayan karakterlere ve başı-sonu önceden belli bir senaryoya sahip olsa da ve türünde pek yeni bir ‘nefes’ getirmese de, eski usul romantik komedi öğelerini taşımakla yetinmeyip bunların üstlerine ‘basarak’ yükselen bütün bunların yanında mizahi tarzını daha da öne çıkarıp romantik yanına yeni bir renk katmayı başaran bir film…

Sam, yıllar önce Roma’da Dina adında bir genç kadınla tanışmış ve ondan çok hoşlandığı halde, biraz zaman darlığı yüzünden ona tam açılamadan ayrılmak zorunda kalmıştır. Birkaç yıl sonra, kız kardeşi Hayley’in düğününde Jack hiçbir şeyin aksamaması için yardımcı olmaktadır. Ancak düğüne Jack’in ‘huysuz’ eski sevgilisi Amanda, garip baş nedime Rebecca, Hayley’in eski ilişkilerinden biri olan (ve davetsiz gelen) Marc ve Jack’ın unutamadığı Dina’nın katılması işleri iyice karıştırır.

ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK MİZAHI…

Birçok romantik komedi seçtiği mekanların özel olmasını tercih eder ve bu yerler ya bir şehrin sembolü olmuş ‘öğeleri’ (mimari yapılar, özel açık parklar vb.) barındırır ya da mekan çok özel değildir, hatta sıradan gözükür ama kullanılan açılar, planlar ve ışıklar o ortamı çok sıcak, romantik ve hoş bir hale büründürür. Bu seçilen mekanlar ister şehrin en büyük parkı, ister en sıradan sokak arası bakkalı olsun, verilmek istenen duygu değişmez: Ana karakterlerin özel bir yeri veya kendilerinin ‘özel’ hale getirdikleri bir yeri paylaşmaları…

‘Love Wedding…’ aslında mekanlarını kısıtlı tutarak ama neredeyse filmin bütünün geçtiği ‘tek’ ortamı iyi seçerek bu sorunun altından hem ekonomik hem de görsel açıdan başarıyla kalkıyor. Jack’ın kız kardeşinin düğünü için kiralanmış İtalya’nın kırsalındaki bu şato etkileyici bir görüntü ve karakterlerin birbirleriyle hesaplaşabileceği, sırlarını paylaşabileceği, arkalarından laf söyleyebilecekleri elverişli odaları barındırıyor. Bu yeni evli çiftin ve davetli ailelerinin arasındaki kültürel ve geleneksel fark, büyük bir kriz yaratmadan ama iki tarafa da alışılmadık gelen mizahi sekanslarla filmde yerini buluyor. Özellikle Sidney karakterinin İskoç olmadığı halde düğün süresince, kendisine karizma katma amacıyla bir İskoç eteğiyle dolaşması bu tezatlığının en hoş örneklerinden biri olarak göze çarpıyor.

Değişik mizahi durumlar yaratmakta an azından senarist olarak ‘uzman’ olan yönetmen Dean Craig (‘Death at the Funeral’ ve birçok dizi…) düğüne ‘eksantrik’, rahat durmayan, kendilerini ön plana çıkarmayı seven, patavatsız ve çoğu zaman sorunlu hatta bir anlamda ‘antipatik’ karakterler saçarak zaten hassas bir dengede geçen düğün törenini daha da ilginç bir hale getiriyor. Her ne kadar hikayedeki asıl tehlike Hayley’le kısa bir süre önce ‘one night stand’ bir ilişki geçirmiş Marc’ın bunu açıklayıp düğünü mahvetmesi olsa da, senaryo sadece bu şüpheye sırtını dayamıyor ve sürekli yan hikayecikler üretiyor.

HİKAYECİKLER ARASINDAKİ HARÇ…

Başta değindiğimiz gibi hikayenin gidişatı, sunulan karakterler ve düştükleri durumlar tür açısından devrimci olmadığı halde, yönetmen bunların arasındaki boşlukları ustaca, senaryo becerisiyle, kendine has bir ‘diyalog çimentosuyla’ dolduruyor ve bir şekilde senaryoya akışkanlık ve bütünlük katıyor. Filmde sarkmaya başlayan bölümler toparlanıyor, basit romantizme düşen konuşmalara hoş bir mizah ekleniyor ve başta antipatik gözüken karakterlerin davranışları belli bir mantığa veya eğlenceli bir sona bağlanıyor.

Yönetmenin bir başka parlak fikri ise hikayesinin temelini, yıllar önce bastırdıkları aşklarını tekrar alevlendirmek için bir şans bulan Jack ve Dina’nın ‘buluşmasından’ ziyade düğün süresince ‘buluşamaması’ üzerine kuruyor. Bazen zaman darlığından, bazen son anda değişen oturma düzeninden, bazense kendilerine sürpriz şekilde yanaşan kişiler yüzünden bu ikili bir türlü bir araya gelemiyor. Örneğin Jack kız kardeşinin düğününde aksayan her işe koştururken, Dina ise kendisini neredeyse konuşma ‘hapsinde’ tutan Sidney’le baş başa kalıyor. Bir yandan Jack’ın, düğünü bir faciayı dönüştürebilecek Marc’ın içkisine (kız kardeşinin zoruyla) onu uyutacak bir ilaç katma gibi delice ama eğlenceli bir planı işleyen senaryo aynı zamanda duruşlarında geri adım atmamaya çalışan yan karakterler üzerinden hikayesine bir tempo katıyor. Seyirci olarak zaten sonucunu önceden tahmin ettiğimiz Jack ve Dina’nın buluşma olayına saplanıp kalmıyoruz.

KAYAMAYAN KAPILAR…

Filmin bizce aksayan asıl yönü, belli ki senaryoya ekstra bir boyut katmak için kullanılmış, ancak bu filmin hikayesinin kaldıramadığı ‘ya böyle olsaydı’ açılımında göze batıyor. Daha önce başta Gwyneth Paltrow’un başrolünde oynadığı 1998 yapımı ‘Sliding doors/ Kayan kapılar’ ( Türkiye’de ‘Rastlantının böylesi’ ismiyle gösterildi) olmak üzere, birkaç kere kullanılmış bu ‘ihtimal hesabı’ yapan yaklaşım bu filmde toplam sürenin aşağı yukarı üçte ikilik süresi geçtikten sonra yapılıyor ama bizce yapıştırma gibi duruyor. Hikayenin başlarında böyle bir yol kullanılsaydı veya diğer örneklerde olduğu gibi değişik koşullarda paralel akan iki hikaye izleseydik belki de bu kadar ‘zorlama’ bir izlenim doğurmazdı. Yani kısaca bu sefer ‘Kapılar kayamıyor!’

Giderek sıkça görmeye başladığımız sinemanın önemli ‘jeune’lerinden biri haline gelen Sam Claflin biraz fazla saf, iyi kalpli, dürüst ama inandırıcı bir Jack portresi çiziyor. Onun büyük aşkı Dina’yı canlandıran Olivia Munn’la aralarında oluşturulmaya çalışan kimya da bizce tutuyor. Jack’ın kız kardeşi ve kırılgan gelini oynayan Eleanor Tomlinson, arıza eski sevgiliye hayat veren Freida Pinto, sıkıcı ve benmerkezci Sidney’i oynayan Tim Key ve özellikle başına gelmeyen kalmayan sağdıç rolünde Joel Fry da gayet başarılı ve hoş performanslar sergiliyorlar.

Kısaca ‘Love Wedding…’ hoş, Hollywood kalıplarının biraz dışına çıkan, kıvrak diyalogları ve olay örgüsüyle tıkır tıkır işleyen (gereksiz son 20 dakikayı saymazsak) rahatça izlenen ve ortalamanın üzerinde bir romantik komedi… Son dönemdeki birçok vasat ve başarısız örneği hatırlarsak bu da bizce önemli bir başarı!

Yönetmen: Dean Craig
Oyuncular: Sam Claflin, Olivia Munn, Eleanor Tomlinson, Freida Pinto, Jack Farthing, Joel Fry, Aisling Bea, Tim Key, Paulo Mazzarelli…
Ülke: İngiltere, İtalya

*Genelde yabancı film eleştirmenlerinin romantik komedi filmleri için kullandıkları bir kısaltma sözü.


Kerem Bumin kimdir?

1976 yılında Paris'te doğdu. 1994 yılında İzmir Özel Saint-Joseph Lisesinden mezun oldu. 1996-2000 yılları arasında Strasbourg Sosyal Bilimler Fakültesinde (USHS) Tarih ve Edebiyat bölümlerinde okudu. Ardından 2000 yılında İstanbul'a geri dönüp 2004 yılında Bilgi Üniversitesi Sinema/ Televizyon bölümünden mezun oldu. 2004 yılından itibaren çeşitli uzun ve kısa metrajlı sinema filmlerinde ve Belgesel filmlerde yardımcı yönetmen olarak görev aldı. Semih Kaplanoglu'nun 'Süt' adındaki sinema filminin ekibinde yer aldı. Son birkaç yıldır Yunan yönetmen Angelos Abazoğlu ile birlikte, Arte kanalı için Belgesel filmler üzerinde çalışmaya devam ediyor . Yaklaşık iki senedir Gazeteduvar'da sinema filmleri üzerine eleştiriler yazıyor .

YAZARIN DİĞER YAZILARI