Besim F. Dellaloğlu
Besim F. Dellaloğlu

big little lies

Perşembe, 16 Nisan, 2020
big little lies eninde sonunda bir kadın dizisi. Bunu söylerken dizinin kadınlara yönelik olduğunu değil, öncelikle kadınları anlattığını söylemeye çalışıyorum. Güçlü, zayıf, takıntılı, saplantılı, dürüst, oyunbaz belki ama bir o kadar sahici ve derin kadınlar. İşte bu kadınlar arasındaki oldukça karmaşık ilişkiler ağı dizinin esas parametresini oluşturuyor.

Korona ev hayatı sürüyor ve evde dizi izlemeye devam ediyoruz. big little lies başlıklı bir mini diziyi yeni bitirdik. Bu vesileyle sevgili eşim Elif’e huzurunuzda da teşekkür etmek istiyorum. Bir önceki cümlede dahi anlamında bir da var çünkü ben ona zaten evde teşekkür etmiştim. Çünkü sizlere sözünü edeceğim diziyi onun ısrarıyla izledim.

big little lies iki sezonda tamamlanmış toplam on dört bölümlük bir mini dizi. Sanırım Kaliforniya sahilindeki küçük bir kasabada geçiyor. Dizinin çok güzel bir jeneriği var. Hatta hayatımda izlediğim en iyi film jeneriklerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Müziğiyle, görüntüleriyle ve özellikle de dizide temel karakterleri olan kadınların araba kullanırken yüzlerinde gördüğümüz kararlılıkla. Jenerikten dizinin içeriği hakkında belli bir fikir elde edebiliyorsunuz. Zaten iyi bir jenerikten başka ne beklenebilir? Jenerikteki isimler ayşe düzkan’ın tercihinde olduğu gibi hiç büyük harf içermiyor. Özellikle dizinin ikinci sezonunun jenerik finalinde görüldüğü gibi dizi beş kadını anlatıyor. Aralarında hem dostluk, arkadaşlık hem de rekabet, husumet olan beş kadını. İkinci sezonda bir de buna bir kayınvalide, büyükanne ekleniyor. Ama onu ayrı değerlendirmek gerekiyor. Ayrıca dizinin oyuncu kadrosu da çok güçlü. Reese Witherspoon, Nicole Kidman ve ikinci sezondaki kayınvalide, büyükanne rolüyle Merly Streep en çok dikkati çekenler. Dizinin konseptine uygun olarak erkek rolleri baskın değil ve daha az ünlü oyuncular tarafından oynanıyor.
big little lies, şiddet, tecavüz, aldatma, dolandırıcılık, sahtekârlık, ölüm, yalan vb. büyük olayları ele alıyor aslında. Ama bu büyük olayları dizinin adının ima ettiği gibi abartmadan, hatta sadeleştirerek anlatıyor. Her büyük olayın ardında aslında gayet basit, sıradan, küçük insan hikâyeleri olduğunu gösteriyor. Böylece seyredenler bütün bunların herkesin başına gelebilecek olduğunu hissedebiliyor.

Dizideki herkes sıradan, her gün karşımıza çıkabilecek insanlar. Ama diğer yandan hiçbiri yüzeysel, tek boyutlu, basit değiller. Tıpkı bizler gibi! Kimse mutlak iyi ya da kötü değil. Kimse sadece güçlü veya zayıf değil. Hatta kimse her an zengin/fakir değil! İnsanlık halleri o kadar güzel tasvir ediliyor ki, karakterlerin tutumlarını, tercihlerini anlayabiliyorsunuz.

big little lies eninde sonunda bir kadın dizisi. Bunu söylerken dizinin kadınlara yönelik olduğunu değil, öncelikle kadınları anlattığını söylemeye çalışıyorum. Güçlü, zayıf, takıntılı, saplantılı, dürüst, oyunbaz belki ama bir o kadar sahici ve derin kadınlar. İşte bu kadınlar arasındaki oldukça karmaşık ilişkiler ağı dizinin esas parametresini oluşturuyor.

big little lies dizisinin kadınları kesinlikle her konuda aynı şekilde düşünmüyorlar. Birbirlerinden çok farklılar. Benim ancak “sınıf bilinci”yle karşılaştırabileceğim bir derin farkındalığa sahipler. Onlara topyekûn feminist demenin imkânı da yok aslında. Ama belki tarihsel, belki arketipsel bir bilinçle aralarında inanılmaz, ama gerçekten inanılmaz bir bağ oluşturabiliyorlar. Dizinin on dört bölümünü boydan boya geçen kadınsı gücü, iradeyi, dayanıklılığı, ısrarı, dayanışmayı, yaratıcılığı, kuruculuğu görmemek imkânsız.

Dizinin erkeklerinin ikincilliği sınıfsal, eğitimsel, statüsel, cüzdansal bir eksiklikten kaynaklanmıyor. Ama en azından dizinin kadınlarına göre daha zayıf, daha az idrakli ve bilinçliler. En azından kadınlarla karşılaştırıldıklarında sanki boşlukta salınır gibiler. Dizide aile içi erkek şiddeti hatta tecavüzün varlığı bile bence bu yorumlarımı zayıflatmıyor hatta güçlendiriyor. Çünkü big little lies dizisinin kadınlarının gücü zaten bu tarihsel, toplumsal dezavantajla bireysel ve kolektif olarak nasıl mücadele ettiklerini görebiliyoruz.

big little lies dizisinin beş baş kadın karakterinin hepsi aynı zamanda birer anne. İlginç bir biçimde hepsinin çocukları aynı yaşta ve aynı ilkokulun aynı sınıfına gidiyorlar. Dizinin çocuklarını izlerken aklıma hep şu cümle takılı kaldı: “Anayurdumuz çocukluğumuzdur”. Merak etmeyin hepimizin içinde o çocuk hâlâ yaşıyor falan demeyeceğim! Bu fazla romantik olurdu! Çok daha realist bir şekilde ifade edeceğim: Hepimiz en azından bir yanımızla çocukluğumuzun dolayısıyla da ailemizin bir ürünüyüz. Özellikle de annelerimizin. Tahmin edersiniz biyolojik bir şeyden söz etmiyorum. Freud büyük ölçüde haklı yani! Hatta belki Jung da! big little lies dizisinin kadınlarının çocuklarıyla ilişkileri kişisel, özel olduğu kadar da tarihsel, tipolojik hatta arketipsel. Evlat-ebeveyn ilişkisinde erkeklik ne kadar da dekoratif! Hatta diziyi izlerken aklıma şöyle bir fikir bile geldi: Çocuğun gelişiminde anne ile babanın rollerini karşılaştırdığımızda varacağımız oran dokuz ay bölü birkaç saniye oranında kadın ağırlıklı. Bunun kimin lehine ya da aleyhine olduğunu inanın ben de bilmiyorum. Ama tarihin belirlenmesinde bu big little hesabın göz ardı edilemeyeceğini düşünüyorum.

Sonuç olarak herkese ama özellikle de bütün okuryazar erkeklere bu diziyi seyretmelerini öneriyorum. Özellikle dizinin finalinde beş kadının yaptığı şeyi biyolojik tür olarak değil ama tarihsel ve sosyolojik tip olarak beş erkeğin yapabileceğini düşünmüyorum. Sanırım bu yazıyı da zaten sırf bu son cümleyi kurabilmek için yazdım.


Besim F. Dellaloğlu kimdir?

1965’de İstanbul’da doğdu. 1984’de Galatasaray Lisesi’ni, 1990’da Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Yüksek Lisans ve Doktorasını Mimar Sinan Üniversitesi’nde Sosyoloji alanında hocası felsefeci Ömer Naci Soykan danışmanlığında yaptı. Lisans ve lisansüstü eğitimi esnasında uzun süre Fransızca turist rehberliği yaptı. Memleketin büyük bir bölümünü gezdi. Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde (1998), Paris VIII Üniversitesi’nde (2002), Lizbon Üniversitesi’nde (2014), Strasbourg Üniversitesi’nde (2017-2018), Mainz Gutenberg Üniversitesi’nde (2018-2019) doktora sonrası araştırmalarda bulundu ve dersler verdi. Bu vesileler sayesinde dönem dönem Frankfurt, Paris, Lizbon, Strasbourg ve Mainz’da yaşadı. Türkiye’de Mimar Sinan, Marmara, İstanbul Bilgi, Yıldız Teknik, Galatasaray, Kırklareli, İstanbul ve Sakarya Üniversitelerinde dersler verdi. 2019’da üniversiteden emekli oldu. Okuryazarlığa devam ediyor. Mevcudu bulunan kitapları şöyledir: Frankfurt Okulu’nda Sanat ve Toplum (Say), Romantik Muamma (Ayrıntı), Benjamin (Derleme-Say), Benjaminia: Dil, Tarih ve Coğrafya (Ayrıntı), Modernleşmenin Zihniyet Dünyası: Bir Tanpınar Fetişizmi (Kadim), Zamanın İçinden Zamanın Dışından (Heretik).

YAZARIN DİĞER YAZILARI