YAZARLAR

'Kimdir devlet? Devlet bizim sayemizde devlettir!'

Devlet o ulvi merkezi kudretini, hastalıkta da, sağlıkta da gösterdiği ölçüde devlettir. Dernek yardım kampanyalarına el konulması, aşevlerinin kapatılmasını bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Devlet, yüksek alicenaplığıyla lütuf edendir, bize bahşedendir. Biz fanilerin ise Foucault’nun işaret ettiği gibi görevleri bellidir: “Kimi zaman devlet için yapmak zorunda olduğu şeyler, yaşamak, çalışmak, üretmek, tüketmektir; kimi zaman da yapması gereken ölmektir.” Hele hele yaşlıysa…Hele hele Grup Yorum üyesiyse…

Yıllarca batıyı tu kaka olarak görenler, “batıcı zihniyet” klişesini kullananlar, şimdi salgınla mücadelede “Biz ABD’den, İtalya’dan, çok daha başarılıyız” böbürlenmesi içindeler. Kökenleri çok daha eskilere gitse de, MSP/Refah Partisi çizgisinde şekillenen ve temelde bir aşağılama ifadesi olarak kullanılan “batıcı” kavramı ile şimdi hesaplaşma zamanı. Vakada dünya dokuzuncusu, vefatta on ikincisi olmuşuz ne gam, başarı çıtamız belli artık, gelişmiş ülkelerden daha iyiysek “başarılıyız”. Ee salgın bitene kadar da böyle gidecek gibi görünüyor, o zaman “başarılıyız” işte. İşine gelince “Biz bize benzeriz, bizi gavurlarla karşılaştırmayın”, işine gelince “Bak biz onlardan daha iyiyiz”. Her zaman işleyen bu tutarsız retorik, kendini bir kez daha en çiğ haliyle gösteriyor. “Batının kötü yanlarını alalım, iyi yanlarını almayalım”, yaşadığımız garbiyatçı bakış açısının özeti bu.

Oysa “batıcı” zihniyet, başta ABD olmak üzere sağlıkta zaten sınırlı başarıya sahip. Bu düzen, emperyalizme dayalı, kapitalizmin bütün evrelerini geçirmiş, bireyin son derece asgari olan haklarını vermeyi sistemin işleyişi için bir zorunluluk olduğunun bilincinde ancak sağlık, gıda, barınma, eğitim gibi temel ihtiyaçları gözardı eden bir yapı üzerine oturur. Obama tarafından 2010 yılında devreye sokulan Obamacare çerçevesinde yapılması planlanan sağlık reformlarına rağmen ülkenin yüzde 10'u, yaklaşık 30 milyon kişi bir sigorta tarafından korunmuyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyanın en iyi sağlık sistemleri sıralamasında ABD 37'inci sırada. Temel gıda maddelerine ulaşmak neredeyse Mc Donalds’dan menü almaktan daha pahalı. Yeni açlığa obezite denmesinin nedeni de bu. Son haftalardaki milyonlarca kişinin işsiz kalmış olması da cabası...“Amerikan Rüyası” küçük azınlığın ulaştığı olağanüstü imkanlara, büyük çoğunluğun bir gün erişebileceği hülyası üzerine kurulu değil midir zaten? Yoksa ortada milyonlarca ezilen için bir kabus vardır.

Bugün Küba’nın hakkını bütün dünya veriyorsa bunu, temel insani ihtiyaçları yüksek standartlarda sağlamasına borçlu. Türkiye ise elbette ki sağlıkta Küba’yı, korona ile mücadelede Güney Kore’yi, eğitimde Finlandiya’yı örnek almıyor. Türkiye modeli; dört bir yanımızın düşmanlarla çevreli olduğumuz propagandası eşliğinde, daha çocukluk yıllarımızdaki ders kitaplarında örülmüştür. Türklerin “başarısı” tarihsel süreklilik arzeden bir gerçekliktir bu yaklaşıma göre. 16 devletin üzerine kurulmuşuzdur, hayır hayır 15 devlet çökmemiştir… Türk lirası değer kaybetmez asla, olsa olsa dolar yükselir. Bu nedenle herkes bizi kıskanır işte.

Koskoca bir devlet, siyasal analizlerden azade, psikolojik tanımlamayla ifade etmek gerekirse narsizm temelli sürdürülebilir bir hegemonya oluşturmuş durumda. Her koşulda başarılı olduğuna inanan, narsist bir devlet var karşımızda. Adam Phillips’in ‘Öyle ve Böyle’ kitabında bireyler için ifade ettiği gibi: “Haset ve rekabet, başarılarımız ve başarısızlıklarımızın temel hammaddeleridir ve başarılar; kendimizi hayvani iştahlar ve ahlaki açgözlülükler tarafından yönetilen, para için sonu gelmez bir istek duyan yaratıklar olarak gördüğümüz bir resmin üzerine kuruludur.” Salgın günlerinde Külliye için 14 araç ve Kanal İstanbul için ihaleler açan devlet, her daim başarılı olma ülküsünü ve Phillips’in dile getirdiği “para için sonu gelmez istek duymayı” odağına aldığı için insanları da birer detaya indirger. Salgında ölenler “zaten yaşlılardır”, evet kayıp veriyoruzdur belki ama “batı bizden daha fazla veriyor”dur. Hal böyle olunca iki saat içinde sağa sola koşturan insanları anlamak elbette daha kolay aslında. Zira Durkheim’in dediği gibi “kişilik toplumsallaşmış bireydir.” Fırın ve Luppo kuyruklarında hasetlerimiz, başarılarımız, rekabetlerimiz ve tabi açlıklarımız, yoksunluklarımız, yoksulluklarımız, sömürülmüşlüklerimiz hazince açığa çıkar.

Rıza üretim mekanizmalarının nasıl işlediği, ekmek kuyruklarına girenlere yönelttiğimiz eleştiri ve enerjide gizlidir aslında. Sokağa çıkanlar “beyinsiz takımıdır” ama ihaleler beklemez, ihale için sokağa çıkılır ama ekmek kuyruğuna girmek affedilmez hatadır. Çarklar dönmelidir, o nedenle hafta içi işçiler fabrikalarına gitmelidir. Ekonomi çökerse –ki çökmez çünkü orada zaten “başarılıyız”- virüsten daha kötü oluruz. Zaten biz bize yeteriz verdiğimiz SMS’lerle…Bu propaganda stratejisi ve pek sevdikleri tabirle algı yönetimi, işte bu temel dinamikler üzerine kurulu.

Bu stratejide başarısızlığa elbette yer yoktur. Bin 6 kişi ölmüş de olsa devletimiz başarılıdır, “tek dişi kalmış canavarın” hali bizden daha kötüyse 'ee o zaman biz daha iyiyiz' demektir, kalan sağlar bizimdir. Zira devlet o ulvi merkezi kudretini, hastalıkta da, sağlıkta da gösterdiği ölçüde devlettir. Dernek yardım kampanyalarına el konulması, aşevlerinin kapatılmasını bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Devlet, yüksek alicenaplığıyla lütuf edendir, bize bahşedendir. Biz fanilerin ise Foucault’nun işaret ettiği gibi görevleri bellidir: “Kimi zaman devlet için yapmak zorunda olduğu şeyler, yaşamak, çalışmak, üretmek, tüketmektir; kimi zaman da yapması gereken ölmektir.” Hele hele yaşlıysa…Hele hele Grup Yorum üyesiyse…

Herkesin dile getirdiği şekilde salgın sonrası eğer gerçekten hiçbir şey eskisi gibi olmayacaksa dileğim, dünyadaki bütün devlet aygıtlarının kökünden değişmesi ve bu topraklardaki en anarşist haykırış olduğunu düşündüğüm Rizeli Havva Bekar, nam-ı diğer Havva Ana’nın 2015 yılında dile getirdiği anlayışın hakim olmasıdır. Hatırlayalım, dozerin geçeceği güzergahın önüne elinde sopasıyla oturan Havva Bekar, valinin kendilerine çapulcu demesine tepki göstererek tarihe nasıl not düştüğünü: "Ne mahkemesi. Kafayı mı yediniz? Mahkeme nedir? Mahkeme biziz. Devlet nedir? Devlet yok halk var. Kimdir devlet? Devlet bizim sayemizde devlettir. Vali bize iki tane çapulcu diyor. Biz çapulcuysak sen nesin? Sen sandalyede oturmuşsun. Biz buraların hamurunda yoğrulmuşuz. Biz çocukluğumuzdan beri burada yaşıyoruz."


Azmi Karaveli Kimdir?

İletişim uzmanı. Galatasaray Lisesi’nin ardından Marmara Fransızca Kamu Yönetimi’ni bitirdi, aynı üniversitede Sinema-TV yüksek lisansı yaptı. 1993 yılında Cumhuriyet gazetesinde çalışmaya başladı. Televizyon programcılığının yanı sıra, özel sektörde ve iletişim ajanslarında çalıştı. Kadir Has Üniversitesi’nde iletişim dersleri verdi. Hayat Bilgisi Okulu’nun kurucuları arasında yer aldı. zete.com’da yazılar yazdı. Cumhuriyet Pazar Eki’nde Yurttan Sesler bölümünü hazırladı, zaman zaman kültür sanat sayfasında yazılar kaleme aldı. 2018 yılında gazetede yaşanan gelişmeler üzerine Cumhuriyet’ten ayrıldı. Halen kurucusu olduğu ajansta iletişim danışmanlığı yaparken, bazı STK ve siyasetçilere gönüllü destek veriyor. Marmara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nde doktora tezini bitirmeye çalışıyor.