Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Subjektiften aldığını objektifle paylaşmak

Pazar, 12 Nisan, 2020
Foto muhabiri ve ressam Henri Cartier-Bresson, Espas Yayınları'ndan çıkan biyografisi ve Thames & Hudson baskısı resim ile desenleriyle, yaşama iyi baktıkça içinde neleri görebileceğimizi belirleyen nice an ve anıyı önümüze, geleceğe bırakıyor. 

Kelimeler enstrüman gibiler. Çalmasını bilmek gerek. Gönül telinde titreşime alındıkları an, göğüs kafesini açık bırakmak da öyle. Bir süreden beri Fransız fotoğraf ustası Henri Cartier – Bresson’la (H.C.-B.) ilgiliyim. Leica kamerasıyla sürekli olarak insanlığı ‘Kendine iyi bak,’ dercesine kendine hatırlatan foto muhabirinin yapıtlarıyla ilk kez, 1995’te İstanbul Sultanahmet’teki Darphane-i Âmire’de Pamukbank desteğinde açılmış olan ‘Avrupalılar’ sergisi ile tanışmıştım. Daha sonra yine yakın zaman önce Pera Müzesi’nde de büyük bir sergisi açılmıştı.

Cartier-Bresson’un Espas Yayınları’ndan Mayıs 2019’da Aylin Ünal Türkçesiyle çıkan biyografisi, Pierre Assouline’in imzasını taşıyor. Kendisinin beş yıl civarında süren buluşmaları ve yaptığı titiz araştırmanın harmanı olan kitap, onu daha iyi görebilmemiz için çok değerli bir kaynak olarak keşfedilmeyi bekliyor. Farklı kitaplar, makaleler ve ikincil kaynaklarla zenginleşen çalışmanın önsözünde, Assouline şunu belirtiyor:

“Eğer Henri Cartier-Bresson’u anlamak istiyorsanız, geleneksel zaman kavramının dışına çıkmalı, gerçeklerin oluşturduğu takvimin duygularınkiyle kesişmediği, kimi zaman kronolojik olmayan yeni bir anlayış içine girmelisiniz. İnsanın zamanın saatle aynı şey demek olmadığını, herkesin kendi içsel müziğinin varlığını hayal etmeli; birinin hayatındaki olayların onun kişisel mantığından bağımsız bir şekilde ele alınmasının, bir operayı librettosunu okuyarak anlamaya çalışmak kadar faydasız olduğunu anlamalısınız. Proust, tüm bunları ve çok daha ötesini şu şekilde vurgulamıştır: ‘İnsanın inalılmaz zaman harcayarak aşmaya çalıştığı engebeli, zor günleri vardır ve şarkılar söyleyerek inişe geçip, düzlüğe ulaştığı zamanlar da…'” (s.18)

Ancak yazımın konusu, kendisinin biyografisi değil. Bu keşfin keyfini, kitabı merak edip, onu daha yakından yaşamak isteyenlere bırakacağım. Bu metnin odak noktasını, Henri Cartier-Bresson’un desen ve resimleri oluşturuyor.

Başta andığım biyografiyi okuduğum sırada kargo ile edindiğim bir diğer kitap,1989’da, kendisinin sağlığında basılan ‘Line by Line’ / ‘Kat be kat’ isimli derleme. Yayın, İsviçre baskısı büyük boy albümde ustanın 1966’dan 1988’e dek ortaya koyduğu desen ve resimleri Julian Levy, John Russell (önsöz) ve Jean Clair’nin metinleriyle buluşturuyor. Kitap, Cartier-Bresson’un açtığı sergilerin kronolojik olarak, Mart 1975’ten Mart 1989’a değin dökümü ile, sanatçının teşekkürleri ardından kapanıyor.

İsviçre baskısı albüm – kitabın 10’ncu sayfasında bizi, kendisinin 1974 Ekim ayında yapmış olduğu ölü bir çift Sülün bedeni karşılıyor. Ölümlerini düşündükçe, hayata katıla katıla susan bu iki ‘aziz’ ve aciz mahlûk, desenin çıkardığı sesin kurşun ağırlığındaki geri dönüşsüzlüğünü, bir daha deneyimlememizi sağlıyor.

Bu editoryal tercihte H.C.-B.’nin de muhakkak onayının olduğunu düşünüyorum. Sanki bir klasik müzik konseri öncesinde, bütün enstrümanlar için konser öncesinde yapılan o tını kardeşliği (akort) gibi, bu desen de sizi yaşam ve ölümün çoksesliliğiyle ilgili, inanılmaz bir kompozisyona tayin ve buyur ediyor.

Zaten kendisinin 1932’de ilk dönem fotoğraflarını New York’ta sergilemiş Julian Levy de, Aralık 1974’te Paris’te yazdığı kitap metnine, bu kuşlara komşuluk eden sayfanın hemen başında şöyle girişiyor:

“Bana, kamerasını bir silah misalî düşünmekten hoşnut olduğunu söyler. Genç bir adamken, hem resmeden, hem avcılık eden, hem de Zen’in bir biçimi olarak kendisine bahşedilmiş engin bir sezgi ile, Sülün o ‘atış’ / kare ile buluşuyor. Ama şimdi de, bu iki ölü kuşun yanına varıp, soruyor: ‘Nedir onlardaki varoluş?'” (s.11)
Kendimizi dışarı atamadığımız, yaşama tekrar atanamadığımız günler bunlar. Kulaklarımız ve pencerelerimizde Ay, Güneş, yıldızlar, arılar, kumrular, serçeler, kargalar, martılar, kedi ve köpekler gayrıresmi geçit yapıyor. Bahar, ölümle dalgasını gonca gonca geçiyor. Bu koşullarda benim de ‘gözüm dışarıda’… Hele sokağa çıkma yasağında…

Thames & Hudson imzalı, mükemmel baskılı sade albümün açık tenli sahifelerini itinayla çevirirken, H.C..-B.’nin 1982’de çizdiği bir deseniyle, sırt üstü dalgın vaziyette TV izleyen bir kadını, birkaç çizgi telaşıyla, ama bir o kadar da yarım yamalak bir zevkle izliyorum. (s.22) Daha pişmemiş bir kekin kokusunu her solukla alıp, sabretmeye çalışmaya benziyor. Bazı anlar, yarım kaldıkça zamanla çok daha lezzetli biçimde tamamlanıyor.

Sanırım desen yapmak da, sanatçının gözleriyle Dünyaya soyunduğu anlam kostümünün en mahrem çamaşırlarını tasarlamasına benziyor. Sanatçı – foto muhabir Cartier – Bresson, az olanın içindeki devasalığı, kâğıdın el verdiğince kendi kendisini gerisingeri kâğıda kaleme, füzene bırakıyor. Uyuyan bebeği uyandırmayacak kadar hafifçe dokunduğu, öpücük desibelinde ‘tuşe’ / dokunuşlar (1973), ayna karşısından hakikat aşıran hipnotik, Sokratik, kuşkulu ve görüp geçirmiş bakışlar (1984), 1974’te gittiği Paris Doğa Tarihi Müzesi’nde füzenle ortaya koyduğu tarihöncesi varlık iskeletleri…

Doğrusu, Pierre Assouline’in biyografisine başvurmadan yapamıyorum, çünkü bir ölçüde desenlerinin de altyazısı gibi. Kitabın 100’ncü sayfası, bu desenlere can veriyor sanki:

“Cartier-Bresson gezgin değildi. Seyahati sevmiyordu. O gezmiyor, oralardan geçiyordu ve mümkün olduğunca da yavaş bir şekilde hareket ediyordu, çünkü zamanını zaman geçirmek için kullanan kişilerdendi. Zamanın herhangi bir önemi yoktu. Cartier-Bresson, geldiği yere yerleşiyor ve kendini unutturuyordu. Sadece bir şey aramayanların erişebildiği bir serbestlik ve dinginlik hali. Cartier-Bresson her zaman sürprizlere açıktı ama onları beklemiyordu. Şansla randevusu vardı ama ne zaman, kim bilir… Önüne çıkabilecek her şeye karşı mükemmel bir şekilde hazırdı. En inanılmaz deneyimleri bu şekilde kucaklayabilirdi.”

Sanatçının desenlerinin yer aldığı albümde göz gezdirmeye devam ediyorum. Hemen hepsi, içlerinde varlık ve yokluk arasındaki çizgiyi tıpkı siyah beyaz Leica’sının kaçamak sahiciliğindeki olduğunca tespit edip, geride bırakan türde bir centilmenlik, tevazu barındırıyor.

Bakışın mahrem yalnızlığı, sabrın çizgi çizgi açlığı, tıpkı Şubat 1979’da bir pencereden adeta Kübist bir merakla kayda aldığı kış çatıları kadar çatık kaşlarla hayata iade olunuyor. Keza, 1987’de uyuyan Ulysses isimli bir kedi deseni gibi, Tuileries-Orsay’da Tempera malzeme ile yaptığı bir diğer renkli peyzaj, 1988 Mayıs ılığının saça vuran öpücüklerinin sarhoşluğunun sersemliğini taşıyor. Veya 1967 Cannes’ında bir günbatımını betimlediği o turuncu kızıl ‘kokteyl’ sahil ve günbatımı paleti, bu sarhoşluğu kat be kat arttırıyor. Bunun gibi, sanatçının 1980’lere ait karakalem ‘nü’leri, albümün belki de en ‘çıt’ çıkarılmayan imgeleri olarak kendilerini gösteriyor.

Sözü yine, ömrü boyu sevdalı olduğu plastik/subjektif sanatlardan aldığını, objektifinin insancıl samimiyetine armağan edebilmiş üstada bırakalım. Biyografisinin 336’ncı sayfasına şu kelimeler konuyor:

“…Ama eğer, biri ona açıklamayanı açıklaması için ısrar edecek olsa, Francis Bacon’dan alıntı yapacaktır: “Eğer söyleyebiliyorsak, o zaman neden resmini yapmak için uğraşalım?”

YAZARIN DİĞER YAZILARI