Ahmet Haşim Köse
Ahmet Haşim Köse

Yeni masada eski oyun, eski kartlarla oynanabilir mi?

Çarşamba, 8 Nisan, 2020
Antonio Gramsci, Hapishane Defterlerinde (materyalizm dalgası ve otoritenin krizi alt başlığında) “eskinin öldüğü ama henüz yeninin doğmadığı” bir durumu tanımlamak için interregnum kavramını kullanır. Bana kalırsa dünya kapitalizmi de öylesi bir süreç içinde. Epeydir hasta yatağında can çekişen neoliberalizm ölüyor, sorun kapitalizme ne olacağı?

İki haftanın ardından yine çok şey değişti. Küresel sermaye ve kurumları işin ciddiyetini anladı ve art arda küresel ekonomi için yardım paketleri, kurtarma politikaları ve devletlere alınması gereken önlemleri açıklamaya başladılar. Geç idrak desek yeridir… Öngörü yeteneği borsa endeksiyle sınırlanmış olan sermayenin genel aklı, 20 Şubat’ta başlayan borsa çöküşünü (Kara Perşembe) Trump’ın “Çin Gribine” palyatif önlemleriyle aşılamayacağını; bu durumun gerçekte çok daha derinde ve kapitalizmin yapısal eğilimlerinin birikmiş çöküşü olduğunu yavaş yavaş anlamaya başladılar.

İtiraf edildiği gibi çöküşün boyutları ve süregiden eğilimi en az 1987 Kara Pazartesi ve 2008 Finansal Krizi kadar serttir. Dow Jones, NASDAQ, S&P 500 bir hafta gibi kısa bir sürenin ardından tarihinin en büyük düşüşlerini yaşadı. Başta Wall Street olmak üzere dünyanın tüm borsalarında bir günde (borsanın terimle Bear Market, Ayı Piyasaları) yüzde 10’a varan çöküşler, farklı endeks ortalamaları ile yüzde 30’lara ulaştı. Hayali sermayenin toplam miktarını ölçmekte elbette hayalidir. Ama yine de yapılan tahminlere göre çöküşün, neredeyse, Japonya’nın milli gelirine eşit (5,7 trilyon dolara) bir düzeye ulaştığını belirtelim.

Kumarhane kapitalizminde hiçbir şey kumar masasında bitmez. Çöküş elbette borsayla sınırlı kalmadı: Bu çöküşe, dolaşım alanındaki (dünya ticareti) daralma, petrol fiyatlarındaki sert düşüşler, üretim alanda ortaya çıkan yaygın iflaslar, giderek artan işini kaybeden kitlelerle eşlik etti ve etmeye devam ediyor. Eğer bir benzetme yapılacaksa, bu yaşananları 1929’un Büyük Krizi’nin Kara Perşembesine benzetmek çok daha anlamlı. İlgili okuyucuya, Sungur Savran’ın Devrimci Marksizm’deki (2020 Borsa Çöküşü: Üçüncü Büyük Depresyon’un Dördüncü Evresi) yazısını okumalarını öneririm. Savran, yaşadığımız bu büyük krizde Covid-19’un ancak bir tetikleyici işlevi (deyim yerindeyse tuzu, biberi olduğunu) olduğunu açık bir analizle bizlere sunuyor.

Sermayenin cephesinde hiçbir şey giderek insanlık dramına dönüşen bu salgınla başlamadı. Kapitalizmin süregiden bunalımına, bu salgın yıkıcı darbe olarak eklendi ve gerçek açığa çıkmaya başladı. Bunu anlamak için sadece geride bıraktığımız son birkaç yıla bakmamız yeterli. Öncelikle, 2008-2009 küresel krizinden sonra dünya ekonomisinin zaten uzun süren bir durgunluk eğilimini yaşadığını unutmamalıyız. Krizin ardından kimi canlanma eğilimleri izlense de asıl olan sürekli durgunluktu. Büyüme oranlarının giderek düşme eğilimini hatırlayalım: 2000-2007’deki yüzde 3,6 büyüme yerini, 2008-2009’da yüzde 0,09’la bir çöküşe, 2010-2016’da yüzde 3’lük bir canlanmaya ve 2017-2019’da ise yüzde 2,8’lik bir durgunluğa bıraktı. Benzer şekilde dolaşım alanının en önemli göstergesi olan dünya ticaret hacmindeki (toplam ihracat ve ithalat değerlerindeki) değişmeleri hatırlayalım: 2009’da eksi yüzde 14,4’lük bir çöküşü izleyerek, 2010-2016’daki toparlanma sürecinde yüzde 3,3’lük bir düzeye yükselmiş ve ardından Çin ile ticaret savaşları olarak tanımlanan 2019’da ise yüzde 1,4’e gerilemiştir (1). Yani küresel kapitalizmin üretim ve dolaşım alanı, Covid-19’dan çok önce, yapısal kriz eğiliminin izlerini sergilemeye başlamıştır. Bu eğilim, Savran’ın haklı tespitiyle, Covid-19’la sadece hızlandı ve küresel sermayenin kabul ettiği bir krize dönüştü.

KRİZ YEMİN BOZDURUR: IMF VE DÜNYA BANKASI’NIN COVID-19 MUTABAKATI…

Neoliberal politikaların ana aktörleri IMF ve Dünya Bankası 1980’lerden beri sürdürdükleri (Washington ve post-Washington Consensus) “mutabakat yeminine” tövbe etmiş görünüyorlar: Başta azgelişmiş toplumlar olmak üzere, tüm dünya halklarının kamusal kazanımlarını darmadağın eden; sağlıktan, eğitime hayatın her alanındaki özelleştirme politikalarını direten; başta ücretler olmak üzere emekçi sınıfların tüm kazanımlarını budayan; sosyal güvenlik sistemlerini yok eden; para politikası ve merkez bankalarının bağımsızlığı yaklaşımını iktisat politikalarının merkezine yerleştiren bu iki kurum krizin boyutlarından ürkmüş, vaziyetin bilincine varmış durumda. İkiz kardeşlerin belki de gelecekte “tersin-Washington mutabakatı” (inverse-Washington Consensus) olarak adlandırabileceğimiz acil önlemler paketi bu durumu açıkça ortaya koyuyor:

Bu iki kurum korona virüs salgınıyla mücadeleye destek vermek için yaklaşık 3 milyar dolarlık acil yardım paketini devreye soktu. Miktar önemli değil asıl önem tefekkürde..! Nitekim IMF başkanı Kristalina Georgieva onca yıldır süren yemini bozarak şöyle diyor:

“Merkez bankaları finansal koşulların sıkılaşmasını önleyerek, hanehalkı ve firmaların borçlanma maliyetlerini düşürerek ve piyasa likiditesini sağlayarak talebi ve güveni desteklemelidir. Maliye politikası, ulaşılması zor kayıt dışı sektörler de dahil olmak üzere, en çok etkilenen kişi ve firmalara önemli ölçüde destek sağlamak için adım atmalıdır. Düzenleyici kuruluşlar ise finansal istikrar ve bankacılık sisteminin sağlamlığını korumalı…”

Önerilere bakılırsa IMF, merkez bankalarının bağımsızlığını unutmuş; maliye politikalarıyla destekli, telafi edici uyum arayışına geçmiş görünüyor. İnsanın aklına ABD başkanı Richard Nixon’ın, 1971’de sabit kur rejimini terk ederken alaycı bir şekilde “şimdi hepimiz Keynesciyiz” deyişi geliyor… Bu durumda bizde IMF başkanına “şimdi hepimiz Hayekciyiz” desek yeridir (2).

IMF’nin kriz algısına küresel sermayenin S&P, Fitch, Moody’s gibi derecelendirme kuruluşları ve büyük finans oyuncularının da katıldığını ekleyerek yetinelim… Ve elbette, büyük piyasa oyuncularının, büyük olan korkularını da eklemek lazım: Mesela, hayvani içgüdüleri (animal instinct) çok gelişmiş olan büyük oyuncu Jim Rogers’ın aşırı kötümserliğini ve piyasalardaki olası bir düzelmenin ardından gelecek daha şiddetli çöküşün eli kulağında olduğu uyarısını unutmayalım…!

Peki ne olacak? Korona seli insanlığı ve piyasaları altüst edip, geride kumu mu kalacak? Elbette değil; öyle ya da böyle kapitalizmin yeni bir eşiğindeyiz. Antonio Gramsci, Hapishane Defterlerinde (materyalizm dalgası ve otoritenin krizi alt başlığında) “eskinin öldüğü ama henüz yeninin doğmadığı” bir durumu tanımlamak için interregnum kavramını kullanır. Bana kalırsa dünya kapitalizmi de öylesi bir süreç içinde. Epeydir hasta yatağında can çekişen neoliberalizm ölüyor, sorun kapitalizme ne olacağı?

Sermaye açısından bakıp, yazıya başlığını veren sorumuzu soralım: Yeni masada eski oyun, eski kartlarla oynanabilir mi?

Oyunu şöyle tarif etmek mümkün: “Amerikan Hazinesi, FED ve Wall Street” üçlüsünün destesiyle oynan, Karl Polanyi’nin yüksek finans (haute finance) olarak adlandırdığı bir finans oyunu… ABD’nin dolarizasyon, kur hareketleri, hazine tahvil faizleri, borsa fiyatları, ticaret dengeleri ile ayarlanan bir denge oyunu… Masanın ABD kanadında, bazen dolar basarak, bazen yüksek faizlerin eşlik ettiği sermaye girişleriyle, bazen düşük faizlerin Wall Street kâğıtlarına yarattığı coşkuyla dengelenen ekonomik canlanma yer alıyor; masanın karşı tarafı içinse oyun dolarizasyon şeklinde sermaye hareketleri, faiz, kur ve ticaret dalgalanmaları şeklinde çoğu zaman asimetrik şekilde tekrarlanıyor (3). Tutsak oyunu (prisoner’s dimemma) gibi, zor oyun bu… Ama sürekliği asıl olarak “faiz haddi, kur ve borsa endeksi” arasındaki uyuma bağlı… Sonuçları büyüme ve enflasyon, ulusal paraların aşırı değerlenmesi ya da değer yitirimi, durgunluk ve işsizlik olarak dağılıyor… Kazananlar hep masanın sermaye ortaklığı ve kaybedenler de hep emekçi sınıflar oluyor… Ta ki masanın sermaye koalisyonu sürene, kaybedenlerin durumun farkına varana kadar oyunu sürdürebiliyorsunuz… Sürmezse balon patlıyor, masa dağılıyor

Peki oyun yeniden oynanır mı? Marx’ın Fransa’da Sınıf Mücadeleleri adlı çalışmasında “farklı siyasetlerden ama ortak bilince” sahip egemen sınıf koalisyonunu olarak tanımladığı “Düzen Partisi” elbette oyunu ana özelliğini, kapitalizmi, koruyarak yeniden kurmaya yöneleceklerdir. Peki eski kurallarla mı? Bilmiyoruz ama sermaye bıraktığı yerden devam etmek ister. Tıpkı, Karl Polanyi’nin Büyük Dönüşüm’de “tutucu yirmiler” olarak tanımladığı I. Dünya Savaşı sonrasındaki Altın Standardı’na dönme çabasında olduğu gibi… Eski oyunu, yeni masada, eski kartlarla yeniden oynamaktı istenen… Lakin hatırlayacak olursak sonuç oyunun daha kısa sürede ve daha derin bir krizle sonuçlanması olmuştur.

Böylesi bir eşikte olduğumuzu düşünüyorum. Masanın genel insanlık çıkarları için kurulmadığını bilerek, hem kapitalizmin hem de Covid-19’un başta emekçilerin düşmanı olduğunu unutmayarak, asıl olanın yeni bir insanlık sofrasını (sosyalizmi) kurmak olduğuna inanıyorum. Çünkü izleyen dönemde tıpkı 20. yüzyıl başındaki gibi tarihsel bir yarılmanın olacağını düşünüyorum. Eski oyunun dağılması otoriter, faşist rejimlere olanak sağlama ihtimallerini de içinde taşıyor. Bu dönemde acıyla kazanılacak ortak deneyimlerin, insanlık için ortak bilinçler üretemeyeceği açık… Erdem de kendiliğinden gelmeyecektir; kazanılırsa sert mücadelelerle, sınıf mücadelesiyle kazılacaktır.

Yazıyı memlekete ilişkin bir kuşkumla bitireyim. Ülkede Tekalif-i Milliye uygulamaları tartışılır oldu. Cumhuriyet tarihçilerinin bu konuda çok yetkin şeyler söyleyebileceklerini biliyorum. Nedendir bilinmez, ben iktidardan Mustafa Kemal’e ilişkin açıklamalar duyunca, bu şimdi ne anlama geliyor diye düşünür oldum? Olağanüstü durumlarda olağanüstü düzenlemeleri hatırlamak…! Benimkisi merak işte… Aklıma nedense İş Bankası’nın CHP hisseleri geldi… Tuhaf değil mi?

1- Burada sunduğum veriler Dünya Bankası’nın Global Economic Prospects raporlarının farklı yıllarındaki verilerden hesaplanmıştır.

2- İsteyen Friedman’ı tercih edip “hepimiz Friedmancıyız” da diyebilir…!

3- Bu oyunun zaman içindeki evrimini Leo Panitch ve Sam Gindin’in Türkçesi Yordan Kitap’tan çıkan “Küresel Kapitalizmin Oluşturulmasıİ Amerikan İmparatorluğunun Siyasal İktisadı” adlı çalışmalarından okumak mümkün. Ama bir şartla… Sevgili Gürsan Şenalp’in Praksis dergisinde (2019/3) kitaba yapılan eleştiriyle birlikte…


Ahmet Haşim Köse kimdir?

1960 Samsun doğumlu. Lisans ve yüksek lisans eğitimini ODTÜ İktisat bölümünde, doktorasını Hacettepe Üniversitesi İktisat bölümünde tamamladı. 2000 yılında A.Ü Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Uluslararası Ticaret ve Kalkınma kürsüsünde yardımcı doçent oldu. Bu kürsüde sırasıyla doçent ve profesör olarak görev yaptı. 7 Şubat 2017’de bu kürsünün başkanıyken 686 sayılı KHK ile görevinden atıldı. İlgi alanı politik iktisat üzerine yoğunlaştı. Türkiye’de toplumsal sınıf haritaları, gelir bölüşümü, kalkınma alanlarında çok sayıda ortak ve kişisel çalışmalar yaptı. Evrensel ve Sol gazetelerinde dönemsel olarak yazıları yayınlandı. Karaburun Kongresi’nin düzenleyicilerinden biridir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI