Funda Başaran
Funda Başaran

Sabun çağı ve sıkışık evler

Pazartesi, 6 Nisan, 2020
Ev tuhaf bir biçimde içinde yaşayanların, öğretmenleri ve sınıf arkadaşları ile karşılaştığı okulunu; patronları, müdürleri ve iş arkadaşları ile karşılaştığı işyerini; dostları ve arkadaşları ile buluştuğu kafeleri, restoranları; toplantı yapılan mekanları; boş zaman geçirilen parkları, alışveriş yapılan dükkanları, alışveriş merkezlerini ve hatta hastaneleri kapsayarak sıkışırken, bir yandan da yerleşik olduğu şehirden, ülkeden yani toplumsal olandan tamamen kopuyor.

Herkesin hemfikir olduğu bir şey var: Tuhaf zamanlarda yaşıyoruz. Zaman zaman tek başımıza tuhaf zamanlar yaşadığımız olmuştur. Bu kez neredeyse bütün bir insanlık olarak tuhaf zamanlarda yaşıyoruz. Ya da yaşamaya çalışıyoruz… Yaşadığımız zamanın, kelimenin “garib, acayib, görülmemiş, gülünç, eğlenceli, münasebetsiz, garabet” gibi tüm anlamlarını içeren tuhaflıkları saymakla bitmez. En tuhaf olanlardan birisi “ilerleme” denilen ve kaç yüz yıldır insanlığın yaşamını yönlendiren mefhumun aslında ne olduğu ile yüzleşmemiz. Bütün bir insanlık tarihi içerisinde daha ileri, daha ileri diye koşturmacalara, çağ atlamacalara, o çağlara verilen büyük büyük isimlere, bilime, teknolojiye, endüstriye rağmen gelinen noktada yaşamlarımızı sürdürebilmeyi basit bir şeye, sadece ellerimizi 20 saniye boyunca sabunla yıkamaya bağlamış durumdayız.

Yaşamlarımız tehdit altındayken bizi koruyacak tek şeyin sabun olması, diğer bütün insan yapımı ürünlerin, o ürünlerin oluşturduğu milyarlarca dolarlık piyasaların varlığını da tuhaf kılıyor ve sorgulatıyor. Bir de o piyasaların varlığını sürdürmeye devam etmesi için yaşamları hiçe sayılan, hâlâ çalışmak, işyerlerine, fabrikalara, şantiyelere gitmek, internetten alınan -ve yiyecek ve temizlik malzemesi dışındakilerin açıkça gerçek bir ihtiyaca denk düşmediği- ürünleri paketlemek, taşımak, insanlara ulaştırmak zorunda olan işçilerin, emekçilerin olması bu sorgulamayı daha da çetin hale getiriyor.

Dünyanın dört bir yanından sesler yükseliyor. Virüsün yayılmasını önlemek için yapılan ‘evde kal’ çağrılarının koşullarının şirketler ve hükümetler tarafından yaratılması, zorunlu ihtiyaç maddeleri ve sağlık ve temizlik hizmetleri dışındaki alanlarda mal ve hizmet üretiminin durdurulması, mümkün olan yerlerde üretim bantlarının şu anda sağlık alanında ihtiyaç olan malzemelerin üretimine yönelmesi, zorunlu olarak üretimin sürdürüleceği yerlerde virüse karşı gerekli önlemlerin alınması, işçiler ve onların örgütleri tarafından talep ediliyor. Ama virüse karşı bir savaş içinde olduğunu ilan eden ve bu savaşı en katısından, en gevşeğine dek bir biçimde sosyal izolasyon ile sürdürmeye çalışan tüm devletlerin bu çağrıları duymazdan gelmesi, ekonomik büyümeyi insan hayatından değerli görmenin tuhaflığını açığa çıkartıyor. Neredeyse tüm toplumlar dört parçaya bölünmüş durumda: Biri bu sürecin bütün yükünü sırtlayan sağlık emekçileri ve zorunlu ihtiyaç olan ürün ve hizmetleri üretenler; ikincisi evde kalması, tüm doğrudan sosyal ilişkilerini ve iletişimini askıya alması, böylelikle hem kendi yaşamını, hem de başkalarının yaşamını koruması beklenenler; üçüncüsü ekonominin sürmesi uğruna yaşamları hiçe sayılan, çalışmaya, dışarı çıkmaya zorlananlar ve dördüncüsü zaten kendini toplumsal hayattan izole edeceği bir evi olmayan, zorunlu olarak sokakta, cezaevlerinde ve göçmen kamplarında toplu olarak yaşayanlar… Kahramanlar, kapatılanlar, gözden çıkartılanlar ve yok sayılanlar…

Evde kalması beklenenler grubunu yaşlılar, hastalar, çocuklar ve yaptıkları işler gereği evden çalışanlar oluşturuyor. Evde kalanlar için de gündelik hayat inanılmaz bir hızla radikal bir şekilde tuhaflaşıyor. Daha önce gündelik hayatın farklı bölümlerini oluşturan farklı zaman ve mekanlar iptal olmuş durumda. Kamusal yaşamın sürdüğü mekanlar, kafeler, restoranlar, parklar, sinema salonları, konser alanları, toplu taşıma araçları, sokaklar, caddeler hızla boşaldı, kapandı. Boş zaman kavramıyla özdeşleşen ya da sadece bir ‘zaman-mekan’dan diğerine geçerken kullandığımız bu kamusal mekanların boşalması, kapanması, zamana dair bir değişim yaratıyor. Günün saatleri, haftanın günleri, ayın haftaları, yani gündelik yaşamımızı düzenleyen bütün zaman birimleri birbirinin içinde eriyor, karışıyor. Zaman ve mekana dair bütün fiziksel ve toplumsal bölünmeler ortadan kalkarken, hem mekanlar hem de zaman kendi içerisine çökmeye başlıyor.

Bu çöküş, işyerinin, okulun, kreşin, tüm boş zaman geçirme mekanlarının evin içerisine toplanmasını beraberinde getiriyor. Başka bir deyişle, geleneksel olarak evin dışını işaret eden tüm kamusal alanlar, özel alan olarak kabul edilen evin içerisini işgal ediyor. Çocuklar eğitimlerine “uzaktan” evin içinde devam ediyor, durumu “acil” olmadığı için kendi kendisini izole etmesi beklenen hastaların, yaşlıların ve çocukların bakımı evde yapılıyor, öğretmenler, mühendisler, gazeteciler, büro işi yapanlar evden çalışıyor. Ev tuhaf bir biçimde içinde yaşayanların, öğretmenleri ve sınıf arkadaşları ile karşılaştığı okulunu; patronları, müdürleri ve iş arkadaşları ile karşılaştığı işyerini; dostları ve arkadaşları ile buluştuğu kafeleri, restoranları; toplantı yapılan mekanları; boş zaman geçirilen parkları, alışveriş yapılan dükkanları, alışveriş merkezlerini ve hatta hastaneleri kapsayarak sıkışırken, bir yandan da yerleşik olduğu şehirden, ülkeden yani toplumsal olandan tamamen kopuyor. Ev sadece pencereler ve balkonlar aracılığı ile dışarı açılıyor ve pencere önleri ve balkonlar doğayla, başka insanlarla karşılaşılan, aynı zamanda da siyasal, kültürel ya da sanatsal denilebilecek eylemlerin (sağlık çalışanları için alkış eylemi, İtalya’daki balkon konserleri gibi) mekanına dönüşüyor. Bunu söylerken gözümün önüne Up (Yukarı bak) filmindeki ev gibi, havada asılı evler, bu evlerin birbirine dijital ağlarla bağlanmasından oluşan tuhaf bir sanal uzam geliyor.

Evden çalışmak ise daha önceden sıkça romantize edilen ve bir tercihmiş gibi yaşanan bir iş biçiminin gerçeğini gözler önüne seriyor. Evden çalışanlar, artan iş yükü, sürekli ulaşılabilir olma zorunluluğu, uzayan çalışma saatleri, bu arada ev içi işleri de yerine getirme zorunlulukları ile eskisinden çok daha büyük bir yükü sırtlıyorlar. Bir yandan da eskiden işyerinin üstlendiği bir takım maliyetler, evden çalışma ile birlikte doğrudan çalışanlara yüklenmiş oluyor. Ev bir sömürü mekanı haline geliyor. Önceden yapılan çalışmaların da ortaya koyduğu üzere, aile üyelerinin evden çalışması daha eşitlikçi bir aile yaşamının kurulması anlamına gelmiyor. Kadınlar bu sürecin en ağır yükünü üstleniyor, geçmişin bütün rutin işleri, evden çalışma ile birlikte tuhaf bir zorluk halini alıyor.

Sosyal izolasyon gereği evlere kapanma ile birlikte ev içi şiddet olaylarının artışını gösteren veriler de sorunun başka bir yanını açığa çıkartıyor. Birhan Keskin ve Aslı Serin’in beş yıl önce çok isabetli ve şiirsel bir biçimde sordukları şu soru: “Niye sevsin pembe tülleri kırmızı pancurları/Ve niye aynı evde yaşasın bir fille mesela/Aha kırılacak bir vazo birazdan” bu sosyal izlasyon döneminde de geçerliliğini koruyor.

Üstesinden gelmekte çok zorlanılan, ama herkesin aynı zamanda başka başka zorluklarla da başetmesi gereken tuhaf zamanlar… Alan Badiou “Salgın durumu üzerine” yazısında “gökkubbenin altında yeni bir şey yok” diyor. Kabul edilmeli ki şu içinde yaşadığımız zamanı daha önceki zamanlardan farksız olarak tanımlamanın incitici bir yanı var. Ama diğer yandan insanı değil piyasaları önceleyen bir ekonomik sistemin, doğayla savaş halinde bir üretim ve tüketim biçiminin, ilerlemenin, küreselleşmenin, esnekleşmenin, dijitalleşmenin, bireyselleşmenin, yani bugüne dek içinde yaşadığımız toplumsal sistemin tüm özelliklerinin en tepe noktasına ulaştığımızı ve bizi bu tepe noktasında bekleyen felaket ile zorunlu olarak karşılaştığımızı, yani gerçekten yeni bir şey olmadığını, olup bitenin hep bir yerde bizi beklemiş olduğunu söylemek mümkün… Sanırım bu koşullarda Noam Chomsky’nin de işaret ettiği “nasıl bir dünya istediğimiz konusunda düşünmek” ve bugüne dek denemediğimiz ölçüde “tuhaf” dayanışma ve direniş biçimlerini ve yollarını geliştirmek, genişletmek dışında çaremiz yok.


Funda Başaran kimdir?

1990 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Bilgisayar Mühendisliği bölümünü bitirdi. 1995 yılının Eylül ayında Yüksek Lisans öğrencisi olarak başladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde 1996 yılının Ocak ayında araştırma görevlisi oldu. 7 Şubat 2017 tarihinde 686 nolu KHK ile ihraç edilene dek, 21 yıl boyunca aynı fakültede sırasıyla araştırma görevlisi, yardımcı doçent, doçent ve profesör ünvanlarıyla çalıştı. Akademik çalışmaları yanında TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası Ankara Şubesi'nde Yönetim Kurulu üyeliği, yine TMMOB’ye bağlı Bilgisayar Mühendisleri Odası’nın kurucu yönetim kurulu başkanlığı yaptı. Hala TMMOB Bilgisayar Mühendisleri Odası’nın Onur Kurulu üyesidir. Ayrıca Alternatif Medya Derneği ve Halkevleri Vakfı’nın Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini yürütmektedir. İşçi Filmleri Festivali’nin başlangıcından bu yana değişik süreçlerinde gönüllü olarak yer almıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI