Rıza Oylum
Rıza Oylum

Freud dizisine Freudyen bir bakış

Cumartesi, 4 Nisan, 2020
Freud dizisinin beklenilenin aksine en dikkat çeken karakteri Freud değil, Müfettiş Kiss. Bu saçsız, bıyıklı ve heybetli karakter, başarılı bir oyunculukla orijinal bir kimlik kazanmış. İçinde mücadele ettiği çift taraflı kişiliği ve yüzleşemeyerek geride bırakamadığı sorunlu geçmişiyle oldukça zengin bir Freudyen okumaya müsait.

Netflix platformunda mart ayında yayınlanan ilk Avusturya dizisi olan Freud, çok ilgi gördü. Bu yazıyı yazdığım Perşembe günü en çok izlenenler arasında bir numaradaydı. Dizi, Freud’un henüz rüştünü ispatlamamış genç bir doktor olduğu dönemde geçen politik bir polisiye. Polisiye kısmı, hipnoz edilerek cinayetler işlenmesiyle ortaya çıkarken; politik kısmıysa, bu cinayetlerin Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda Macarların kendilerini sömürülen bir millet olarak gördüklerini düşünen ayrılıkçı ve aristokrat bir örgütün bu cinayetlerin müsebbibi olmalarıyla ortaya koyulmuş. Dizinin sürprizlerini ele vermeden içindeki görebildiğim Freudyen taraflarından bahsetmek istiyorum.

İD-EGO ÇATIŞMASI

Gerçekte de var olan Szaparyler, soylu Macar ailedir. Ailenin amacı imparatorluğu içten yıkıp Macaristan’a özgürlük sağlamaktır. Bunun için de imparatorluğun merkezinde saray çevresinde örgütlenip Avusturyalı ailelerinin üyelerini hipnoz yoluyla ele geçirip kendi istekleri doğrultusunda cinayetler işletirler. Fleur adlı karakter de Szaparylerin kullandığı köylü kökenli bir Macar kadındır. Kendisi de hipnoz etkisinde olan Fleur, asilzadeleri de hipnozun etkisine alır. Onların bilinçaltındaki karanlık isteklerini ortaya çıkarıp Szaparylerin politik isyanına el vermelerini sağlamaya çalışır. Yani Freud’un Topografik Kişilik Kuramı’nda yer alan İD’in EGO’yla girdiği çatışma, dizinin de temel çatışmasını oluşturuyor.

İnsanın davranışlarını anlamlandırmada çığır açan yenilikler getiren bir doktor olan Freud’un ismiyle bir dizi yapılınca, üstelik bu dizi son yılların en popüler dizi türlerinden olan polisiye türünde olunca izleyicilerin beklentisi çok yükselebilir. Dizideki Freud’un varlığı herkesi memnun etmeyebilir. Freud dizisini, Freudyen göndermeleri olan, tarihi dekorlara özen gösteren keyifli bir polisiye olarak kabul etmekte fayda var.

Dizi, Freud’un gençlik yaşamından gerçek izler taşısa da bu, tamamen kurgu bir senaryoyla birleştirilmiş. 8 bölümlük dizide Freud’un kuramsal yaklaşımlarının yer almasından sonra en dikkat çeken unsurun, dönem özellikleri olduğu söylenebilir. Dizinin sanat yönetimi çok özenli bir çalışmanın ürünü. Özelikle iç mekanlar oldukça ayrıntılı çalışmalarla hazırlanmış. Dış çekimler de çoğunlukla 2. Dünya Savaşı’nda yıkılmayan nadide büyükşehirlerden biri olan Prag’ta gerçekleştirilmiş.

HER BÖLÜMDE FARKLI BİR KURAM

8 bölümün her biri Freud’un psikoloji bilimine armağanı olan kavramlarla isimlendirilmiş. İlk bölümden başlayarak sırasıyla Histeri, Travma, Uyurgezerlik, Totem ve Tabu, Arzu, Regresyon, Katarsis ve Bastırma kavramlarının dizi suretindeki hallerini izliyoruz. Ancak bu kavramlar her zaman çok belirgin değil. İlk bölüm adının Histeri olmasını, dizinin başkarakterlerinin biri olan Fleur’un ilk andan itibaren aslında medyumluk vasfının yanında tipik histerik bir vaka olarak psikonevrotik bozukluklar göstermesiyle bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz. Dizinin ismiyle en belirgin uyumlu bölümü Totem ve Tabu. Totem ve Tabu bölümünde hipnoz gücüyle insanları etkileyen Fleur’un saldırgan kişiliği Taltos adıyla gün yüzüne çıkar. Taltos Macar mitolojisindeki Şaman’a karşılık geliyor. Macar kadının içindeki şamanın dışarı çıkması ve Macar mitlerine uygun sembolün dizide belirgin olması Freud’un Totem ve Tabu kuramıyla son derece uyumlu.

Freud’un farklı kavramları da dizideki karakterlerde farklı gönderme düzeyleriyle vücut buluyor. Dizide ilerleyen bölümlerde ortaya çıkacak olan opera sanatçısının sesiyle var olması ve gösterdiği şiddeti de elleriyle değil de ağzıyla yapıyor olması onun oral dönemde takılı kalmasıyla açıklanabilir. Freud’la aynı hastanede çalışan başka bir doktorun da yaptıklarına baktığımızda fallik dönem özellikleri gösterdiğini görürüz. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliaht prensinin de Oidipus sendromu ile pençeleştiğini söyleyebiliriz.

FREUD’UN İÇİNDEKİ FREUD

Freud karakterinde de kendisinin gelecekte ortaya çıkaracağı kuramsal yaklaşımları görmek olası. Arzularının, korkularının, gün yüzüne çıkarmadıklarının, cinsel saplantılarının toplamı olan bilinçaltının rüyalarında onu ele geçirmesi, babasını karşısına alıp Oidipus sendromunun izlerinin belirginleşmesi, nişanlısına mektup yazarken bilinçaltında arzuladığı Fleur’un adını nişanlısının adıyla karıştırmasıyla, ileride Parapraxes ismini vereceği kuramı olan ağızdan kazara çıkıverdiğini sandığımız sözlerin, bastırılmış istek ya da korkularımızı açığa vurduğumuz unsurlar olduğu yaklaşımı gibi irili ufaklı Freudyen göndermeler genç Freud karakterinin bünyesine yerleştirilmiş.

KARANLIK KAHRAMAN MÜFETTİŞ KİSS

Freud dizisinin beklenilenin aksine en dikkat çeken karakteri Freud değil, Müfettiş Kiss. Bu saçsız, bıyıklı ve heybetli karakter, başarılı bir oyunculukla orijinal bir kimlik kazanmış. İçinde mücadele ettiği çift taraflı kişiliği ve yüzleşemeyerek geride bırakamadığı sorunlu geçmişiyle oldukça zengin bir Freudyen okumaya müsait. Savaşta yanlış kararlar vererek istemediği işler yapmasının sorumluluğunu yüklediği silah tutan eli, yaşadığı travma sonucu bedenselleştirme savunma mekanizmasıyla artık onun sözünü dinlemez haldedir. Yüzleşemediği kişiliğinin karanlık tarafları gün yüzüne çıktığı zamanlarda istemsizce titremeye başlayan el, artık en gerekli olduğu zamanlarda Kiss’in isteklerini yerine getirmiyordur. Freud’un henüz uzmanlaşmadığı hipnoz seansları onun yegane çözümüdür. Müfettiş Kiss, bünyesindeki sancıları, karanlık taraflarıyla kurduğu yoğun bağı ve tercihleriyle Freud’dan daha Freudyen bir halde dizinin en ilgi çekici ana karakterini oluşturuyor.

Freud dizisi, gerçek Freud ile karşılaştırma derdine düşmeden, onun kuramsal yaklaşımlarının izlerini -filmin türüne de uygun olarak- bir dedektif hissiyatıyla aramanın incelikli hazzını yaşayarak izlenebilir. Ayrıca Freud’un varlığının ağırlığına kapılmadan da anlatımdaki dağınıklığı kabul ederek, güçlü bir atmosferi olan, dönem özelliklerini incelikle nakş etmiş bir politik polisiye olarak da izlemesi keyifli bir mini dizi. Evlerimizin içlerini zenginleştirmeye çalıştığımız, dışarıdaki yaşamın yok hükmüne büründüğü bu zaman aralığında, bizi 1886 Viyana’sının renkli dünyasına taşımaya vesile olabilir.


Rıza Oylum kimdir?

1984 İstanbul doğumlu. İstanbul Kültür Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans, Trakya Üniversitesi’nde aynı alanda yüksek lisans eğitimi aldı. Varlık, Virgül, Agora, RadikalGenç, Birgün, Cumhuriyet Kitap, Film Arası, Kitapçı, Sendika.org, ve Edebiyathaber.net gibi farklı mecralarda sinema ve edebiyat merkezli metinler yayımladı. Uzakdoğu Sineması, Rus Sineması, Alman Sineması, Ortadoğu Sineması, Dünya Yönetmenlerinden Sinema Dersleri, Doksanlar, Dünya Yazarlarından Yazarlık Dersleri ve İran Sineması kitaplarını yazdı. Ulusal ve uluslararası festivallerde jüri, küratör ve yayın editörü görevlerinde bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında ülke sinemaları üstüne konferanslar verip workshoplar yaptı. Halihâzırda bir vakıf üniversitesinde sinema tarihi dersleri veriyor. Seyyah Kitap’ın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI