YAZARLAR

'Evde kalanların sorumluluğu, evde kalamayanların korunmasını sağlamak'

İnsanlık korona salgınından nasıl çıkacak? Sistem tartışmalarını, eve kapanmanın yaşamımıza etkilerini ve Türkiye’de devletin IBAN numarası vererek bağış toplamasının olası sonuçlarını Prof. Dr. Nilgün Toker Kılınç’la konuştuk.

Korona salgını sistem tartışmalarını derinleştirdi. Eve kapanabilenler, evden çalışabilenler ve yaşamak için virüse rağmen çalışmak zorunda olanlar, daha da yoksullaşanlar... Özel alan, kamusal alan, sosyal alan tanımları yeni yaşam tarzlarıyla farklı anlamlar kazandı. Özellikle kamucu sağlık anlayışının terkedilmesiyle gelinen noktada devletler ve kurumları, toplum için çözüm üretemez haldeler. Salgının, eşitsizlikleri daha da derinleştireceği aşikâr. Peki buradan nasıl çıkılacak? İnsanlık, eşitlikçi, özgür bir dünya için çözüm yaratabilir diyenler de var otoriterleşmeye daha da teslim olunabilir uyarısını yapanlar da.

Türkiye’de emekçileri desteklemesi beklenen devletin, IBAN numarası vererek halktan yardım talep etmesi ise özel bir örnek olarak tarihe geçecek şüphesiz.

Evin dönüşümünden, kamusal alanın özel alana taşınmasına, sokağa çıkma yasağının çağrışımlarından devletin uygulamalarına ve “yeni bir dünya mümkün mü?” tartışmasına kadar aklımızdaki soruları Prof. Dr. Nilgün Toker Kılınç’a sorduk.

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü öğretim üyesiyken Barış Bildirisi’ne imza attığı için KHK ile ihraç edilen Prof. Dr. Nilgün Toker Kılınç’ı takip edenler, onun sıkı bir Hannah Arendt’çi olduğunu bilir. Siyaset felsefesi üzerine makaleleri, açıklamalarıyla yol gösterici tespitlerde bulunan Nilgün Toker Kılınç, bu dönemde dayanışmanın önemine vurgu yapıyor ve bunun romantik bir kavram olarak kalmaması gerektiğini söylüyor. Devleti yönetenlerin IBAN numarası vererek bağış toplamasına dair ise şu yorumu yapıyor, “Devlet, kendi yükümlülüğünü bir seferberlik ruhuyla topluma aktararak IBAN numarası verip yardım toplamaya başlıyor. Buraya para yatırdığında/yatırdığımızda  toplumsal sorumluluğumuzu da yerine getirmiş oluyoruz sanki. Bu yolla dayanışma kavramının da içini boşaltıp, toplumun üyeleri arasında gerçek bir dayanışma fikrinin yeşerme imkanını da gasp ediyor”. Sözü, Prof. Dr. Nilgün Toker Kılınç’a bırakalım...

'VİRÜSÜN AYRIM YAPMAMASI SOSYAL EŞİTSİZLİĞİ ORTADAN KALDIRMIYOR’

Korona salgınından insanlık nasıl çıkacak, iyileşerek ve yeni bir sistem inşa etme umuduyla mı yoksa korunma kaygısıyla otoriteye teslim olarak mı?

Şu anda aslında başımıza ne geldiğini ve ne geleceğini bilmediğimiz büyük bir belirsizlik ve öngörülemezlik var. Bu belirsizlik hali de korkutuyor insanları. Ama açıkça gördüğümüz şeyler var. Covid-19 virüsü ayrım tanımıyor, herkese bulaşabilir gibi görünüyor ama virüsle baş etme bakımından bütün ayrımların aynı şekilde sürdüğünü görüyoruz. Korumasız çalışmak zorunda kalanların sağlığa ulaşımı evinde kalma imkânı olanlarla aynı değil. Günübirlik gelirle geçinmek zorunda olanların önemli bir kısmı gelirsiz kaldı. Toplumun büyük bir kesimi yoksullaştı ve görünen o ki daha da yoksullaşacak. Bu salgın mevcut eşitsizlikleri daha da derinleştirecek. ‘Eşitsizlikler daha da derinleştiğinde hak temelli ve sosyal politikalar üzerinden talepleri ifade eden politikaların daha güçleneceğini düşünebiliriz’ der teori, en azından toplumsal taban kazanabileceğini söyler. Özellikle sosyal haklar bakımından sistemin çalışmadığı görüldüğüne göre böyle bir beklentimiz olabilir ama mümkün olacak mı bilmiyorum. Çünkü korona salgını, hepimize aynı türe ait olduğumuzu öğretmiş olabilir ama türsel aynılık, sosyal eşitsizliği ortadan kaldırmıyor.

Covid-19’un yayılma şekli sanki küreselleşmenin bir tezahürü gibi, sınırların aşındığı, hatta geçirgen olduğu bir zamanın hızını da görüyoruz bu yayılmada. Şimdi yayılmayı engellemek için daha dar sınırlara kapatıldık. Bu kapatılmanın ve korkunun, eşitsizliklerin üstünü örtecek bir denetim mekanizmasını güçlendirmesi de mümkün. Bütün bir insanlık için bir öğrenme olacak mı emin değilim ama farklı türden dayanışmaların gerekliliğini öğrenerek çıkacağımız kanaatindeyim. En başta kamucu sağlık politikaları talebinin yükseleceğini tahmin ediyorum. Türkiye’de de hangi politikaların bu süreçten güçlenerek çıkacağını, sosyal politikayı savunanlar varsa onların bu süreçte ne yaptığı belirleyecek ya da mevcut sistemin çöküşünün yarattığı krizle sisteme yönelik bir eleştiri yükselecek.

‘DAYANIŞMACILIK, DAYANIŞTIĞIMIZDA İYİDİR’

AB’den ABD’ye kadar her yerde sistemin yaldızları döküldü. Paradigmanın çöküşünün resmi değil mi bu? Fikret Başkaya Hoca “Koranavirüs veya şeyleri yerli yerine koyabilmek!” başlıklı yazısında  diyor ki,  “Aslında bu salgın, kapitalizmin tarihsel ömrünü tamamladığının, potansiyelini tükettiğinin habercisi. Artık dünyayı yıkıma sürükleyenlerden hâlâ çözüm bekleme aymazlığından da kurtulma zamanı gelmiş olmalıdır. Yeni aktörlerin, yeni politik öznelerin şeyleri yerli yerine koymasının zamanı geldi. Yaşanabilir yeni bir dünya yaratmak için sahneye çıkmanın gerekli olduğu zamandayız…”

Çok katılırım. Çıkışın o olduğuna katılırım. Mesele, o çıkışın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği. Sistemin çalışmadığı, hiç kimse için hiçbir yararlı şey üretmediği görülüyor. Sistem, neredeyse insanlar için bir şey yapamaz hale geldiyse, Fikret Hoca’ya büyük saygıyla söylüyorum, insanlar için çalışamayan bir sistemin çalışmaması lazım. Bunun yapılıp yapılamayacağını ise bilmiyorum. Kamucu sistemlerin tümüyle devre dışı bırakılması, sağlığın özelleştirilmesi, liberalizasyon denilen şey bu. Bu süreçte sadece devletin, kurumlarının değil Dünya Sağlık Örgütü gibi bazı uluslararası organizasyonların da güvenilirliği sorgulanıyor.

Böyle krizlerden her zaman iyiyi öğrenerek çıkmıyoruz. İnsanlık buradan neyin iyi olduğuna dair bir fikirle çıksa muhteşem olur. Umudum bu yönde. Ancak bir şeyi umut etmek için 'şimdi ne yapıyoruz' sorusuna yanıt aramamız lazım. Bu öznelerin şu an kuruluyor olması lazım. Evet, bu dayanışmacı bakış acısını yükseltmemiz, “dayanışma”nın romantik bir terim olarak kalmaması lazım. Sağlık çalışanlarını alkışlamak onlara moral vermek için iyidir ama onların koruyucu malzemelerinin, maskelerinin olmadığını görmemiz ve buna itiraz etmemiz gerekir. Böyle bir bu toplumsal itiraz örülebiliyor mu? Dayanışmacılık iyidir ama dayanıştığımızda iyidir, bir şey yaptığımızda iyidir.

‘VİRÜS, BULAŞTIRICILIKTA EŞİTLİKÇİ AMA BUNUN BEDELLERİNİ ÖDEMEDE EŞİT DEĞİLİZ’

Slovaj Zizek, “Komünizmin şimdi zafer kazanacağını düşünecek kadar naif değilim; fakat komünist tedbirlere kalıcı olarak ihtiyaç olduğunun bilincine varacağız. Şu anda küresel bir sağlık sistemine acilen ihtiyaç duyduğumuzu kim inkâr edebilir?” diyor.

Zizek’in bunu, eşitleyici politikanın yükselişini talep etmek bakımından da söylediği kanaatindeyim. İnsanların bu kadar atomize olduğu bir zamanda eşitsizlikler derinleştiğinde buradan güçlü dayanışma mı çıkar daha güçlü otoriteler mi? Keşke Zizek haklı olsa. Zizek gibi felsefeciler, sağlık sisteminin, sosyal destek sisteminin çöktüğü bu durumda bir yandan da uluslararası dayanışma ağları örülebilirmiş gibi düşünüyorlar. Ben o kadar iyimser değilim.

Neoliberalizmin en temel karakterini, kişileri kendi ilgisine kapatan bir yapı diye de tarif ederiz. İşte bu kendi ilgisine kapanmayı aşamadığımız sürece dayanışmacı bir toplumsallık umudumuzu nereden yükselteceğimizi bilmiyorum. Virüs, bulaşma riski bakımından eşitlikçi de bunun bedellerini ödeme konusunda eşit olunduğu kanaatinde değilim. Umut etmek için bizim o konuda ne mücadele verdiğimize bakarım.

Byung Chul Han ise korona salgınıyla mücadelede doğu ile batı toplumları arasındaki kültürel farklara dikkat çekiyor. Batının gerçek bir sorunla karşılaştığında panik yaşadığına işaret ediyor.

Batının yaşadığı -kamucu sağlık politikalarından uzaklaşmış olmanın da sonucuyla- kamu gücünün yanıt veremeyeceği bir krizle karşı karşıya olmasının paniği. Ben batı ve doğunun sorunu anlama biçimlerindeki kültürel farklılıkları o kadar derinleştirmek istemiyorum. Tabii ki baş etme tarzlarında kültürel farklılıklar olabilir ama virüsün bulaştığı her yerde korkunun benzer biçimde yaşandığını görüyoruz. Çin’in bu salgınla mücadelede başarılı olmasının sebeplerinden biri de bir yanda vahşi bir kapitalizm sürerken diğer yanda otoriteryan sert bir kamucu sisteminin olması belki de. Tabii otoriteryan rejimlerin neyi saklayıp neyi açığa vurduğunu da bilmiyoruz. Bilginin şeffaf olmadığı toplumlardan hareketle bir politika geliştirmenin doğru olduğu kanısında değilim.

'EVDE KALANLARIN SORUMLULUĞU, EVDE KALAMAYANLARIN KORUNMASINI SAĞLAMAK’

Evlere kapanınca toplumun bir kesimi için hayat, internet ve sosyal medyada yaşanır hale geldi. Televizyon haberlerinde çocukları bilgisayarlardan uzak tutmamız gerektiği salık veriliyor. Milli Eğitim, öğrencilere televizyon aracılığıyla ders veriyor. Kimse, “Tüm evlerde televizyon var mı? Evdeki çocukların o televizyonu izleyeceği bir ortam var mı?” gibi sorular sormuyor.

Eşitsizlik dediğimiz tam budur. Türkiye’de bir mesele her şeyi örtebiliyor. Şimdi de bu salgın nedeniyle yaşanan olağanüstülük, fiili OHAL’le birleştirildiğinden, başka her tür kelimeyi değersiz, geçersiz, anlamsız kılabiliyor ve hegemonik hale dönüşüyor. “Esas olan budur, gerisi teferruat!” lafını seviyor bu ülke. Oysa teferruat dediklerinizin hepsi yaşamın kendisi. Evde interneti olmayan gençler online eğitimi nasıl sürdürecek ya da beş çocuklu bir ailenin 5 televizyonu yoksa çocukları eğitimi nasıl sürdürecek?

‘MELEK GÖREGENLİ’NİN DEDİĞİ GİBİ SOSYAL DEĞİL FİZİKSEL MESAFE!’

Sokağa çıkma yasağı sadece epidemiyolojinin ve halk sağlığının meselesi değil. İşin ekonomik, sosyolojik, psikolojik, siyasi boyutları da var. Durum buyken siyasetçisinden gazetecisine her kesimden insanın bu talebi çok rahat dile getirmesini nasıl yorumlamalıyız?

Bütün kelimelerin tarihsel bir yükü vardır Türkiye’de ve sokağa çıkma yasağı bize sıkıyönetimi hatırlatır. Bulaşıklığı azaltacak tüm yolların meşru olduğunu kabul edebilirim. Sosyal mesafe kavramına Melek Göregenli’nin çok haklı itirazıyla fiziksel mesafe diyoruz. Melek Göregenli derin bir insan hakları bakış açısıyla ve çevre psikolojisinden hareketle uyardı. “Sosyal mesafe”deki sıkıntıyı gördü. Tam tersine dayanışmak için diğerlerini gören bir yerden sosyal ilişkileri artırmalıyız dedi. Sokakta olanları bir başına bıraktığımızda ne anlama gelir sokağa çıkma yasağı? Fiziksel mesafeyi kabul ederim, “Evde kal” sloganına da itiraz etmem ama hepimiz evde kalamıyoruz ne yazık ki!

Sanatçılar evlerinden mesaj veriyor falan… Evde kalmanın bu kadar romantize edilmesi de bir acayip! Evde kalmak zorunda olduğumuz için kalıyoruz. Evlerde neler olduğunu bilmiyoruz. Salgından bu yana kadınların ev işi şiddete uğrama oranında artış olduğuna dair bilgiler var. Bu, mecbur olduğumuz bir kapatılma, kapanma hali. Ancak bunun dünyaya kapanmak anlamına gelmemesi lazım.

Sağlık çalışanları, eczacılar, market çalışanları, çöpçüler ve daha birçok meslek grubu çalışmak zorunda. Evde kalanların şu anda bir sorumluluğu var, evde kalamayanların korunmasını sağlamak için her şeyi yapma sorumluluğu. Sadece alkışlamanın ötesine geçen, onların korunmasını garanti altına alacak yolları arama sorumluluğumuz var. Evde kalmak bizi sorumluluklarımızdan kurtarmıyor. Tek yurttaş sorumluluğumuz evde kalmak değil, evde kalamayanları görmek.

‘SALGIN, KAPİTALİST İLİŞKİLERİN EVİ KUŞATMA HALİNİ AÇIĞA ÇIKARDI’

Evde kalabilenler için 7/24 tüm ev halkının bir arada olması, özel alanın, mahremiyetin ortadan kalkması, evlerin aynı zamanda iş yerine dönüşmesi hayatlarımızı nasıl değiştirecek?

Ev dediğimiz, özel alan diye tarif ettiğimiz yer, epeydir bir dönüşüme uğruyor zaten. Aksu Bora’nın Birikim’de bir yazısı vardı, “Hepimiz ev kadınıyız” diye. “Çalışmanın ‘kadınsılaşması’, kapitalizmle patriyarkayı iki ayrı sistem olarak görmenin artık pek de anlamlı olmadığına işaret ediyor” diyor Aksu (Bora). Evden çalışma anlamında kullanılan “home office”lerin artması, patronların herkese her saat evinden de ulaşabilir olması, bulaşık yıkarken mail gönderebilmek, evden alışveriş yapabilmek yani iş, ekonomik ve sosyal faaliyetlerin evden yürütülmesi, evin özel alan olma niteliğini ortadan kaldırmak üzere. Bildiğimiz özel alan/ kamusal alan/sosyal alan ayrımlarının epeyce bulanıklaşmaya başladığı bir çağda korona salgını, bunu şahikasına çıkardı. Apaçık biçimde bir tür kapitalist ilişkilerin evi kuşatma hali bu.

Bir yandan da özel ilişkilerin halen olduğu bir yer ev. Bu yeni hal, onlar bakımından çok şeyi değiştirmiş olabilir. Kadına yönelik ev işi şiddetin arttığını okuduğumda düşündüm. Evin, belli saatler içinde kadının evi olması hali de ortadan kalktı. Kadın kendine ait yeri de kaybetti. 24 saat hep beraber yaşamaya alışkın olmadığımız için bir süre sonra “özel alan istiyorum!!!” diye bağırmaya başlayabiliriz. Ev konusunda da büyük eşitsizlikler var. Herkesin odasının olduğu evler var, herkesin bir göz odada yaşadığı evler var. Kimsenin kendisine ait bir zamanı ve mekanının kalmamasının da ağır sonuçları olacak kanısındayım.

‘DIŞARISI İÇERİYE GELDİĞİNE GÖRE İÇERİDEN, DIŞARIYLA NASIL İLİŞKİLENECEĞİZ?’

Evin transformasyonu özellikle feministlerin tartıştığı bir meseleyi önemli hale getirdi. Aksu (Bora)’nun sorduğu soruyu soracağım: Evin bu dönüşümünden politik olarak dönüştürücü bir imkân yaratabilir miyiz? Artık dışarısı içeriye geldiğine göre buradan dışarıyla nasıl ilişkileneceğiz? Dışarıyla içerinin bu kadar iç içe girdiği yerde dışarıyı görme kapasitemizde genişleme bekleyebiliriz.

Ekonomik alanın tümüyle eve taşınması, kapitalizmin emeği görünmez kılma süreci aynı zamanda. Feministlerin buradan iyi modeller önerebileceklerini düşünüyorum. Yine umudum kadınlarda! Erkeklerin de kadınlardan çok şey öğrenerek çıkacağını umut ediyorum. Ev içi iş bölümleri nasıl değişecek acaba? Ama itiraf edeyim, bu süreç bittiğinde eskisi gibi devam etme riski de var.

‘İKTİDAR KENDİ CEZALANDIRMA PRATİĞİNİ SÜRDÜRÜYOR’

İleri yaşta bireyleri, koruma amaçlı tedbir diyerek eve hapsetmek onları toplum nezdinde düşmanlaştırdı. Bu karardaki ayrımcılığı yorumlar mısınız?

Bir genç, sokakta gördüğü yaşlı birine hakaret ettiği için ceza da aldı. Türkiye’de rejimin çalışma pratiği uzun süredir böyle. Suçlayıcı, ayrımcı, dışlayıcı, düşmanlaştırıcı damgalama pratikleri devreye sokuluyor. Sağcılığın karakteridir bu. 65 yaş ve üstü bireylere evden çıkma yasağı getirilmesi, muhafazakârların, kadınları eve kapatmayı koruma kavramıyla meşrulaştırmasına benziyor. Yaşlıların sokağa çıkmasını da onları koruyorum diyerek yasakladı. Bu da hastalığın ya da en azından yayılmasının sebebinin yaşlılar gibi görünmesine neden oldu. Aldığı her tedbiri, eşitlik ilkesini ihlal ederek alıyor.

Başta emekçi kesimler devletten destek paketi beklerken Cumhurbaşkanı kendilerine IBAN numarası verdi. Buradan ne çıkar?

Devlet bir paket açıklıyor, paketten kredi çıkıyor. Sonra kendi yükümlülüğünü bir seferberlik ruhuyla topluma aktararak IBAN numarası verip yardım toplamaya başlıyor. Buraya para yatırdığında/yatırdığımızda toplumsal sorumluluğumuzu da yerine getirmiş oluyoruz sanki. Bu yolla dayanışma kavramının da içini boşaltıp, toplumun üyeleri arasında gerçek bir dayanışma fikrinin yeşerme imkanını da gasp ediyor. Bu arada belediyelere kayyım atıyor, HDP’liler dışında kimse bu konuyla ilgilenmiyor. Meclis’ten gece yarısı bir paket çıkıyor, sivil toplumu kuşatmak üzere çıkarılmış bir düzenleme. Kanal İstanbul ihalesi yapılıyor. Bunlar bildiklerimiz… En dehşeti ise infaz değişikliği yasası! Orada ağır bir eşitsizlik ayan beyan duruyor. Gazetecisinden siyasi parti yöneticisine, onları terör suçlusu ilan ederek içeride bırakıp cinsel saldırı suçluları olmak üzere geri kalan tutuklu ve hükümlüleri salıvermek… İktidar, yine kendi cezalandırma pratiğini sürdürüyor. Devlet genelde şöyle bir alışkanlık içinde, kendisine karşı işlenen suçları affetmez ama benim uğradığım saldırının sorumlusunu affeder. Tecavüzcüyü, o olayın mağduruna sormadan affedemezsin! Oysa herkesin ama herkesin yaşama hakkını korumakla yükümlü olan bir devlet, acilen sadece tutuklu yargılanmayı iptal ederek ve bir ceza erteleme kararı vererek mahpusları korumak için bir adım atabilirdi.

‘TEKNOLOJİ, SADECE EGEMENLİK DEĞİL ÖZGÜRLEŞME ARACI OLARAK DA KULLANILABİLİR’

Özellikle kentlerde, evde kalabilenler için teknoloji, günlük yaşamın olmazsa olmazı artık. Bu, iyiye mi işaret kötüye mi?

Enternasyonal dayanışma ağlarının kurulabilmesi için bunlar büyük imkânlar sağlayabilir. Fiziksel mesafe evet ama sosyal olarak mesafelenmememiz gerekiyor derken -Melek (Göregenli) de bunu kastediyor- sosyal ve kamusal varlığımızı güçlendirecek teknolojik imkânlara da sahibiz ve insanların bu kadar atomize olduğu bir çağda bu kapanmaları aşacak araçlar bunlar. İçeriden dışarıyı görmemizi sağlayacak her türlü teknolojiye sahibiz ve bu imkânların sonuna kadar zorlanması gerektiği kanaatindeyim. Teknoloji sadece egemenlik aracı değil özgürleşme aracı olarak kullanılabilir.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR