Teselliyi raflarda arayanlar

Pazartesi, 30 Mart, 2020
Biz evdeki kitap yığınlarının arasındaki kitap kurtları korona tufanı dindikten sonra hâlâ hayatta ve sağlıklı isek bunun sevinci kadar, yine yeterince okuyamamış olmanın burukluğu ile çıkacağız sığındığımız evlerimizden. Ve teselliyi yeni kitaplar almakta arayacağız.

Karantina günleri okuyup yazmak için ideal zaman olabilir mi? Sanki evet… Ne de olsa pek çoğumuz birikmiş bütün işlerimizi bu sonu belirsiz ev hapsi döneminde halletmeyi planlıyoruz. Okumak için bir kenara yığılmış kitaplar da taslağı yapılıp girişi yazılıvermiş romanlar da buna dahil. İşte her şeyden önce bu nedenle, yani ‘halledilmesi gereken bir iş’ olarak gördüğümüz için ne o kitaplar okunacak ne de o romanlar yazılacak. Yazılsa da bir hayır gelmeyecek… Tıpkı, bir gözümüz televizyonda bir kulağımız çoluk çocukta, okumaya çalıştığımız Orhan Pamuk romanından bir hayır gelmeyeceği gibi.

Evden çalışmak üzere yayınevindeki masamı toplarken, içeriye belirsiz bir süre için kapanacağımın farkındaydım ve sanki evde yeterince okunmamış kitap yokmuş gibi masamda bekleyen her türden kitaptan geniş bir seçki yaptım. Şimdi neredeyse üçüncü haftaya girmek üzereyken, o kitaplardan pek azını okuyabilmiş vaziyetteyim. ‘Kurt ve Bekçi’ adlı Nikylas Natt Och Dag imzalı İsveç polisiyesi, ‘Zamanı Yakalayan Ofisler’ adlı Şebnem Toker’in kitabı ve Japon yazar Osamu Dazai’nin Sel Yayınları tarafından basılan küçük romanı ‘İnsanlığımı Yitirirken’. Çok güzel üç kitap okudum, ama açıkçası bu benim gibi bir okur için hiç de övünülecek bir miktar değil.

Sadece okurlar değil, yazarların da kafası karışık. Konuştuğum yazarlardan anlıyorum ki işler hiç de başta sandıkları gibi gitmiyor… Bütün dünyayı saran, sokakları doldurup her yeri kaplayan endişe, kapıların altlarından, pencerelerin kenarından evlerimize de sızıyor ister istemez. Televizyon ve telefon ekranları bizi adeta yutuyor ve endişenin ortak alanına hapsediyor. Hiç açılmayan televizyonlar, 90’lardaki Siyaset Meydanı günlerinde olduğu gibi geç saatlere kadar havanda su dövülen tartışmaları izleyip bir de üstüne yorumlar yaptığımız mecralara dönüştü. Cep telefonunu bir an olsun elden bırakmak mümkün mü? Dostları, yakınları yoklamaktan vaz geçebilir miyiz? Ya da İspanya’dan Çin’e, Ankara’dan İstanbul hastanelerine neler olup bittiğini dakika dakika takip etmeden kim durabilir ki? Felaketin kolektif olmaktan kaynaklanan karşı konulmaz bir çekiciliği var. ‘Elle gelen düğün bayram’ değilmiş. Herkes bu felaketin ne kadarı kime, ne kadarı kendisine uğrayacak bunu bilmemenin büyülü endişesine hapsolmuş gibi.

İşte yazar dediğimiz insan da bu akışa kapılmadan edemiyor. Belli ki eller, akıllar hep korona haberleriyle meşgul. Arada kafayı toplayıp, hayalleri canlandırıp, cümleleri kurup bir iki satır daha yazmak da mümkün tabii. Ama o kadar. Bir arkadaşım “bu hapislik ya da tek başına hasta olup eve kapanmak gibi değil” diye anlatıyor. Çünkü, dışarıda yazmaya seslenmeye, parçası olmaya değecek bir hayatın devam ettiğini bilmekle, etmediğini bilmek arasında fark var. Kime, neden yazdığını düşünmekten yazamaz oluyorsun… Bu bilinmezlik seni kendinle baş başa kalmaktan alı koyuyor. Konsantre olunacak bütün işler, hele ki geleceğe yazılan bir kitapsa, ilerlemiyor, bitmiyor.

Salgın bir tufan gibi üstümüzden geçip gittikten sonra, hayatı yeniden kurmaya çalışırken yayıncıların pek çok yeni, hesapta olmayan, sürpriz kitapla karşılaşacağını düşünüyordum. Hala düşünüyorum. Ama sandığım kadar çok çıkmayacağını biliyorum artık.

İşsiz gazetecilerin tuttuğu korona günlüklerinden ilk bir kaçının belki şansı olacak, ama daha sonra gelenleri kimse basmak da okumak da istemeyecek. Salgınlar ve Kovit 19 üstüne yazılan yalap şap incelemeleri merdiven altı yayıncılar büyük bir şevkle basacak, bu kitaplar da saman alevi gibi parlayıp gidecek. İçinden korona geçen romanlar ve öyküler, gerçek bir insanlık halini ve değişimini anlatmaktan ziyade kendi konularına bir tutam salgın katıverdikleri için ikna edici olamayacak, boş yere kıvamı kaçırdıklarıyla kalacak.

Biz evdeki kitap yığınlarının arasında, okunmamış güzelliklerin peşindeki kitap kurtları ise korona tufanı dindikten sonra hala hayatta ve sağlıklı isek bunun sevinci kadar, yine yeterince okuyamamış olmanın burukluğu ile çıkacağız sığındığımız evlerimizden. Ve teselliyi yeni kitaplar almakta arayacağız.

YAZARIN DİĞER YAZILARI