Azmi Karaveli
Azmi Karaveli

Korona ile mücadelede başarı kriteri nedir?

Pazartesi, 30 Mart, 2020
Gelişmiş ya da gelişmekte olan ülke olmanın ayrımları korona sürecinde flülaşmış durumda. ABD, İngiltere ve Türkiye bu dönemde karar alma mekanizmaları bağlamında benzer süreçlerden geçiyor. Adeta Reagan, Thatcher, Özal dejavusu yaşıyoruz.

Türkiye’de iktidarın propaganda mekanizmaları sayesinde temel başarı kriteri, korona ile mücadele dahil olmak üzere “en büyük” olup olmamayla ölçülür hale geldi. Misal, dünyanın en büyük havaalanını yapmak aslolandır, buranın rüzgarları, göç yolları, ulaşımı gibi parametreler hiçbir şey ifade etmez. En büyük camimiz açıldı ya, varsın cemaati olmasın… Her şeyde çıta ennn yukarı konmalıdır. Hatta o derece ennnn’dir ki bu hedefler, ennn tanımlaması dahi yetersiz kalır ve “mega proje” kavramı bu noktada imdada yetişir. İcraatlar olabildiğince “mega” olmalıdır ki devlet o kudretli gücünü gözümüze sokabilsin. İnsanlar artık dağ başında olduğu için gidemeseler de mega şehir hastanelerinde tedavi görüyorlar, mega plazalarda çalışıyor, kullanmasalar da ödedikleri mega köprü, tünel, otoyol projeleriyle övünüyorlar.

Mevcut iktidar, siyasal varlığını; bu mega projeler ve inşaata dayalı kalkınma modeli üzerinden yepyeni bir tarih yazımına, her şeyin “en”ini makbul gösteren propaganda aygıtına ve ekonomik sayısal verilere bakıp, insanı hiçe sayan her türlü başarının kutsanmasına borçlu. AKP bu tarihi yazarken, insan ögesi son derece tali ve rakamlardan ibarettir. Bu durum, zaman zaman “kelle” kelimesiyle ağızlardan dökülürken, bazen de “virüsten ölenlerimizin hepsi zaten yaşlıydı” cümlesiyle ifadesini bulur. Zira mevzubahis megasal kalkınma modelinin sürdürülebilirliği ise gerisi teferruattır. Sistemin çarklarının dönmesi esastır, kalan sağlar bizimdir.

Gelişmiş ya da gelişmekte olan ülke olmanın ayrımları korona sürecinde flülaşmış durumda. ABD, İngiltere ve Türkiye bu dönemde karar alma mekanizmaları bağlamında benzer süreçlerden geçiyor. Adeta Reagan, Thatcher, Özal dejavusu yaşıyoruz. İzledikleri politikaları her daim kutsamaları, kullandıkları jargonun benzerliği bakımından dikkat çekici yakınlaşmalar bulmak mümkün. Yapılan araştırmalarda Trump’ın en çok kullandığı kelimelerin “huge, bigly, great, tremendous” olduğu tespit edilmiş ve bu durum elbette ki tesadüf değil. Bütün bu kelimeler; yapılan bütün icraatların ne kadar olağanüstü, ne kadar gösterişli, inanılmaz olduğuna vurgu yapılmak için kullanılıyor. Koronaya karşı her gün “Biz çok iyi işler yaptık” diyen Trump ile bu zamana kadar virüse karşı bütün ülkelere örnek teşkil edecek işler yaptığımızı ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan ve bakanların söylemleri son derece benzerlikler taşıyor. Her ikisinde de temel odağın kapitalist üretim süreçlerinin sekteye uğramaması olduğu göze çarpıyor. Zaten Bilim Kurulu’nun aldığı kararlar böyle tek adam zamanlarında ancak “tavsiye” niteliğindedir. Tek adamlar her şeye karar vermekle muktedirdir. Salgın olup olmadığına da, ne zaman sokağa çıkma yasağı ilan edileceğine de, normale ne zaman dönüleceğine de onlar bizim adımıza karar verirler.

Türkiye’de bugün sistemin çarklarının dönmesi her şeyden önemli. Sanki sanayi kapitalizminin ilk dönemlerinde işverenlerin işçiyi algıladığı zamanlardaki gibi bir dönemden geçiyoruz Frederick W. Taylor’ın ifadesiyle kapitalizmin ilk yıllarında işçi, “öküz cinsinden bir hayvan”dır. Sadece üretici vasfı olan sınıftır işçiler, boş zaman mevhumu da yoktur, adeta bir araçtır, detaydır… Koç Holding’in otelini doktorlara açarken fabrikalarını kapatmaması ya da gruba ait bir bankanın güvenlik görevlisinin virüsten hayatını kaybetmesi bu anlamda önemlidir, zira iyi örnek gözümüze PR malzemesi olarak sokulurken, kötü örneklerin bertaraf edilmesi, zihinlerimizde yer tutmaması amaçlanır. Bu süreçte; “Finansal verileriniz batsın asıl olan insan sağlığıdır. Tek çözüm ücretli izindir ve toplu izolasyondur, fırsatçılık yapmayın, OHAL değil insan yaşamı” gibi somut ve basit talepleri gür sesle dile getirecek bir ana muhalefetin olmaması, genel grev çağrısı yapacak bir sendikal hareketin var olmaması, içinden geçtiğimiz basiretsiz sürece eklenen diğer talihsizlikler olsa gerek.

Başarı meselesine geri dönecek olursak, korona ile mücadele sürecindeki en önemli handikaplardan birisinin, siyasal otoritenin bütün stratejisini sadece “başarı” üzerine odaklaması olduğunu söyleyebiliriz. Zaten 18 yıldır, her eylemde, her icraatta başarılılar, mükemmeller! Onlar asla yanlış yapmazlar ancak kandırılabilirler. Basın toplantıları bu nedenle “dünyada korona ile mücadelede şu kadar iyiyiz, bu konuda mükemmeliz” ile başlıyor ve öyle bitiyor. Bu en başından kabullenmemiz gereken bir ön kabul aslında. Yani Allah korusun vaka ve ölü sayısı kat be kat artsa da “biz başarılıyız, çünkü çok şükür X rakamı olmadı, çünkü bakın İtalya’ya” deneceğini şimdiden kestirebiliyoruz. Dolayısıyla virüsle mücadelede “başarılı” olsak da başarılı olacağız, başarılı olamasak da “başarılı” olacağız. Hangi “başarı”yla gerçekten karşılaşacağımızı ise zaman bizlere gösterecek. Sonuçlar daha da kötü gelmeye başlarsa, sürüklenmekte olduğumuz süreçte şeffaflıktan uzak bir bilinmezlik bizleri bekliyor olacak. Başarılı olmayı bu kadar merkezine alan iktidara “Peki kardeşim, bu kadar başarılıysak 15 gün içinde nasıl oldu da bir anda ölüm sayılarında dünya onbeşinciliğine yükseldik” sorusunu soracak gazetecimiz de ne yazık ki yok.

Soruları çeşitlendirmek mümkün: Uçaklar iptalse, şehirlerarası yolculuk yasaksa neden KDV yüzde 1’e indi? Dışarı çıkamayacaksak neden inşaat sektörüne ve otellere sübvansiyon yapıldı? Özel sektörün esnek zaman yönetimi ne demek? Bu nasıl regüle edilecek, kim kontrol edecek, inisiyatif kimde olacak? Metrobüste sosyal mesafe nasıl sağlanacak? Valiliklerde bu zamana kadar pandemi kurulu neden kurulmadı, özellikle 30 kente vurgu varsa diğer 51 ilde salgın yok mu? Ve en önemlisi, bu kadar her şeyin insana değil de başarıya ve rakamlara endekslendiği bir ortamda, kaç vaka ve kaç kişinin ölmesi “başarıdır”?

Geçtiğimiz hafta bir akrabasını koronadan kaybeden bu satırların yazarının ve her vatandaşın bunları sormaya hakkı vardır. Yakın zamanda bu soruların hepsini kapsayan yanıt “koronadan ölenler şehittir” açıklaması ile Diyanet’ten gelirse şaşırır mıyız? Elbette hayır ama yine de biz inatla; şeffaf, katılımcı ve rasyonel yönetim, insan odaklı, herkesin teste ve tedaviye ulaşabileceği eşitlikçi, bilime dayanan, yaşam hakkını ekonominin önüne koyan, ücretli izni odağına alan bir kriz yönetimi talep etmeye devam edeceğiz. Bu kriz bittiğinde bambaşka bir dünyada, bambaşka üretim ve yönetim biçimleriyle hayatımıza devam etmek umuduyla…


Azmi Karaveli kimdir?

İletişim uzmanı. Galatasaray Lisesi’nin ardından Marmara Fransızca Kamu Yönetimi’ni bitirdi, aynı üniversitede Sinema-TV yüksek lisansı yaptı. 1993 yılında Cumhuriyet gazetesinde çalışmaya başladı. Televizyon programcılığının yanı sıra, özel sektörde ve iletişim ajanslarında çalıştı. Kadir Has Üniversitesi’nde iletişim dersleri verdi. Hayat Bilgisi Okulu’nun kurucuları arasında yer aldı. zete.com’da yazılar yazdı. Cumhuriyet Pazar Eki’nde Yurttan Sesler bölümünü hazırladı, zaman zaman kültür sanat sayfasında yazılar kaleme aldı. Geçen yıl gazetede yaşanan gelişmeler üzerine Cumhuriyet’ten ayrıldı. Halen kurucusu olduğu ajansta iletişim danışmanlığı yaparken, bazı STK ve siyasetçilere gönüllü destek veriyor. Marmara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nde doktora tezini bitirmeye çalışıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI