OHAL çilingirleri

Pazar, 29 Mart, 2020
Önce cep telefonundan görüntülü konuşma ya da bilgisayardan online görüşme programlarında bir grup oluşturuyorsunuz. Sonra herkes kendi evinde, kendi mezesi ve rakısıyla minik bir çilingir sofrası kuruyor. Sonra bir kişi ara butonuna basıyor ve hop, günlerdir görmediğiniz dostlarınızla kaldığınız yerden devam.

Aslına bakarsanız bu mevzunun başında, Marquez’in pek sevdiğim ‘Kolera Günlerinde Aşk’’ romanından mülhem, ‘’korona günlerinde bilmem ne’’ diye başlayan cümleler kurmak afili gelmişti. Elbette etkisi kısa sürdü ve her yerde ‘’korona günlerinde’’ diye başlayan cümleler okumak sıkmaya başladı.

Yazıya böyle girince, Kolera Günlerinde Aşk’ı okurken içinde bulunduğum ‘’sosyal mesafelenme’’ zorunluluğu geldi aklıma. O vakitler bu terim hayatımızda olsaydı böyle kullanır mıydım bilmem ama bildiğiniz ‘’vatani görevimi’’ yapıyordum aslen. Doksanlı yılların karabasanında, “devletin bekası”nı emanet ettiği benim gibilerle beraber OHAL bölgesinin en yüksek noktalarında dolanıp duruyordum, bana ihtiyaç oldukça. Ölüm korkusunun havada yoğuştuğu yerlerde yaşıyorduk, dünyanın geri kalanından uzakta ve kendi OHAL’imizi ilan etmek demek, ne demek bilmiyorduk elbette. Sanırım ilk o zamanlar düşünmeye başladım ölüm ve yaşam ikiliğini, sevdiklerinden uzakta olmanın mesafeyle ölçülmediğini ve her halükarda en az iki kişinin olduğu ortamda sosyalleşmenin nasıl filiz verdiğini. Aslında hepimiz korkuyorduk iki adım ötemizdeki ölümden ama bir yandan da eğleniyorduk, yarattığımız küçük sosyal ortamımızda. Küçük derken, bir aracın içi kadar, gerçekten küçük oluyordu bazen bu ortamlar, neresine sosyal mesafe koyacaktık?

Kolera Günlerinde Aşk’ın bünyemde bıraktığı etkiyi sindiremeden, Camus’nun Yabancı’sına başlamıştım o karlı dağların tepelerinde ve bir ambulansın hostes mahallinde. Bahar yüzünü göstermiş, güneş kemiklerimizi hafiften ısıtmaya başlamıştı. Her şeye rağmen yaşam güzeldi ve her anlam katma çabasına rağmen anlamsız. Saçma işte. Öncesinde de yaşam ve ölüm, yakın ve uzak, yalnızlık ve ıssızlık gibi felsefi metaforlar üzerinde kafa yormuşluğum vardı elbet. Ancak o günlere dek, hiç o kadar somut duyumsamamıştım birinin diğerine dönüşmesinin an meselesi olduğunu.

Kısa sürede Yabancı’yı bitirip, Oruç Aruoba’nın Yürüme’sine girişmem bünye için hayırlı oldu mu emin değilim hala. Nasıl bir okuma listesiyle askere gitmişsem artık yer, yön ve yol duygum bir süreliğine birbirine karıştı. Düşüncelerim almış başını dolanırken; ben bilmem kaç rakımlı bir mezradan ufka bakıyordum tedirgin bir şekilde. Ha koptu ha kopacak bir kıyamet öncesi şakalar yapıyor ve karanlık çöktüğünde, illegal çilingirimizde illegal türküler söylüyorduk fısıldayarak. Sonra bitti.

Sonranın bir süre sonrasında deprem oldu. Ayağımızın altından yer kaydı. Beraberinde on binlerce hayat. Onu da unuttuk. Zira bazen bazı şeyleri unutmak gerek. Ama izler kalıyor, özellikle anlar. O kalan izlerden, enkaz altında sohbet ederek hayata tutunmaya çalışan iki kişinin hikayesi düştü aklıma. Akşam oluyor, gün doğuyor, üzerinde beton ve biraz uzağında senin gibi bir başkası. Tekrar akşam oluyor, tekrar gün doğuyor, üzerinde hala beton ve uzağındaki artık yakınında. Hatta benliğinin içinde. Ne konuşur, nasıl dayanır, nasıl umut verir iki insan birbirine enkaz altında, kavga ederler mi mesela? Kurtulunca neler yapacaklarını sayarlar mı iştahla, o olağanüstü halde? Az çok bir fikrimin olmasının içimi acıttığını hatırlıyorum; akşam kurduğumuz çilingirde. O gece babayani bir abimin ensemi tutarak verdiği öğüdün, Marquez, Camus ya da Aruoba’dan damıttıklarımdan aşağı kalır yanı yoktu ve üstelik anason kadar güzel kokuyordu. Olağanüstü hallerdi.

Çok uzun yıllar sonra, dünyanın cennetten bir köşesine henüz varmış, karavanı dalgaların önüne yerleştirmiş; kendi ufak çilingirimi özenle hazırlayıp, guruba karşı bir duble parlatmanın keyfiyle mest olmuştum. Birkaç haber bakayım diye elim telefona gitmişti. Gitmez olaymış. Atatürk Havalimanı’nda bombalar patlamış ve silahlı pislikler önüne geleni taramıştı. Gelen görüntüler inanılmazdı. Olağanüstü bir hal yaşanıyordu memlekette. Yine olmuştu işte; bu şehir, bu ülke ardımdan gelmişti bir kez daha. Böyledir bizim buralar; yıllardır hayalini kurduğun yola revan olursun da o rakıyı ağız tadıyla içemezsin. Şerbetlendik artık. Olağanüstünün sıradanlığı burcundayız topyekûn.

Başka olağanüstü hallerde başka çilingirlerim de oldu elbet ama lafı uzatmayayım. Bu yaşadığımız korona günleri hepsini mumla aratacak gibi duruyor (dayanamadım ben de korona günleri dedim farkındayım). Her şeyden önce yeni davranış biçimleri edinmemiz, yaşanan duruma karşı akıl ve ruh sağlığımızı korumanın yöntemlerini keşfetmemiz gerekecek.

Koronaya değil ama olağanüstü hallere bağışıklığımızdan ve çilingir meftunu olmaktan mütevellit biz de yeni bir yöntem keşfettik bu günlerde. Küçük bir meclisin mebusları olarak şaka yollu başladığımız “online çilingir” işini kıvırdık gibi duruyor. Tarif çok basit, önce cep telefonundan görüntülü konuşma ya da bilgisayardan online görüşme programlarında bir grup oluşturuyorsunuz. Sonra herkes kendi evinde, kendi mezesi ve rakısıyla minik bir çilingir sofrası kuruyor. Sonra bir kişi ara butonuna basıyor ve hop, günlerdir görmediğiniz dostlarınızla kaldığınız yerden devam. Ancak müziği kimin yapacağı, konuşma trafiğini kimin yöneteceğini önceden belirlemenizi tavsiye ederim zira kakafoni oluşması çok muhtemel. Yani online sakiliğin de bir raconu var anlayacağınız. Klasik çilingirin bazı gerçeklikleri burada da geçerli. Mesela dört kişiden fazla olursanız ekran dengesiz bölünüyor ve karşınızdakileri görmek zorlaşıyor. Sanal çilingirde en fazla dört kişi iyi bir sayı. Mesela tuvalete kalktıysanız, başka iş yapmadan dönmek masadakilere hürmetin bir göstergesi burada da. İşiniz uzayacaksa da önceden bilgi vermekte fayda var. Diğerlerinin boş ekrana bakması sohbeti bölen bir etki yaratıyor. Mesela herkesin fonda bir müzik çalması ya da gürültü bir ortamda bulunması sohbeti çekilmez kılabilir. Bunun için sakilik ve müzik direktörlüğünü bilene bırakmak lazım. İdeali elbette müziksiz olması kanımca. Mesela bu görüşmeleri kayıt altına alacaksanız, gıybet konusunda çok dikkatli olmanız gerekecektir. Zira sonradan; “yok ben öyle demedim, yok şöyle dedim” falan gibi mazeretlerin arkasına sığınma şansınız olmayacaktır.

Başka iyi tarafları da var bu işin, mesela herkes kendi OHAL’inin kurallarını çiğnemeden bir arada olabiliyor. Araba kullanmak, otopark aramak, taksi bulmak, çorbacı için mekan değiştirmek, sevdiklerini eve bırakmak, şişirilmiş hesapla karşılaşmak, suratsız garsonla uğraşmak gibi pek çok sıkıntıdan kurtulmuş oluyorsunuz online çilingirde.

Ancak ne yok tahmin edersiniz. İnsanın sıcağı yok soluduğunuz havada. Dostun elinizi kavrayan eli, sevgilinin yanağı, kardeşin yıkılacak omzu yok yanı başınızda. Asıl olağanüstü olan bu.

#Dirençilingir


Grand Korçi kimdir?

Grand Korçi İstanbul’da dünyaya geldi, haliyle birtakım okullarda okudu ve kimya mühendisi oldu. Akademiden kopmamak ve askerlik vecibesini ertelemek için iki ayrı yüksek lisans yaparak bir süre hem mühendislik yaptı hem de keyif çattı. O dönemlerde fotoğraf ve sinemaya olan ilgisi nedeniyle mühendisliği bıraktı ama bu alanlarda tutunamayarak eğitimini aldığı mesleğine geri döndü. Haliyle birtakım işlerde çalıştı. Alkollü içki sektörüne yönelik gerçekleştirdiği çalışmalar sırasında ve sonrasında alkolün üretimi, kültürü ve tarihine yönelik ilgisi giderek arttı. Hobileri arasında golf, modern dans, yoga hiçbir zaman yer almadı ancak ‘’kişisel gelişim yolculuğunu’’ bir çilingir müdavimi olarak sürdürüyor. Halihazırda bu çilingirlerde yeşerip hayata geçen işlerine cilingirsohbetleri.com adresinde yer veriyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI