YAZARLAR

Bir Kaptan şarkısı: Her şey sermaye için sevgilim…

“Her şey sermaye için sevgilim/ Bir yıldıza laf atmakmış benim işim/ Kapıları, pazarları satmışlar meleğim” diye başlayan, Türkçenin bence en iyi güftelerinden birine sahip bu konuşkan şarkı, devamında net konuşuyor. Epey net: “Gidiyorsan şehir denen okula/ Bir mektup yaz parasız yatılıya/ Gülümse biraz acılar kiraz bizde hep yaz/ Kirazdan küpe hayırlı mezuniyetler hepinize/ Çünkü serbest bir Pazar her şeyi bozar/ Çünkü denizsiz martılar bir deniz arar”. Konu isterseniz Kuantum mekaniği olsun, isterseniz pencere pervazı; artık kır kalmayan ve her yerin şehir olduğu bu okulda, konular daima sermayeye ulanır. Bir illet virüs bunu en öz haliyle bir kere daha hatırlattı. Evlerde, eviçlerinde, dört duvar arasında.

Saat sabahın sekizi. Giriş katları sır saklamıyor. Tek tük insan geçiyor sokaktan. Görebildiğim kadarıyla, geçen iki kişinin de maskesi vardı. Eldivenlerine dikkat edemedim. Çok uzaktan bir kumru sesi – dünyanın en güzel seslerinden biri olabilir ama şu an romantik bir şeymiş gibi gelmiyor asla. Aksine, çıkılamayan o dışarıların acıklı sesi. Artık saymayı bıraktı herkes. Günlerdir evlerdeyiz. Sen de sosyal izolasyon, ben diyeyim karantina, beriki desin içe dönüş için derinleşme imkânı.

Yıl 2004 mü acaba? O zamanlar Tünel’deki Tarık Zafer Tunaya henüz bir kültür merkezi olarak kullanılıyor. “Diyagonal” diye bir kelimenin hayatımıza girdiği günler. Sözlüğe mi bakıyoruz yoksa etkinliğin bir broşürü mü var, tam emin değilim. Çapraz demek diyagonal; sanırım değişen moderatörler var yahut Adnan Özer sabit moderatör. İki “Diyagonal Sohbet” hatırlıyorum, çaprazın öteki ucunda oturan iki müzisyen. Biri Yaşar adıyla maruf Mehmet Yaşar Günaçgün. Çapraz olmasındaki bağlam, sanıyorum muhatabın kendi sahasından değil de, başka bir sahadan bahsetmesiydi. Yaşar oldukça namdar bir şarkıcı o günlerde ve bir klibinde Cemal Süreya’nın Yapı Kredi Yayınları baskılı Sevda Sözleri’ni elinde tutuyor. Yayıncılık dünyasının birkaç şehir efsanesinden biridir, kitap bundan sonra seri biçimde baskı tekrarı yapıyor. Öteki şehir efsanelerinden biri, bir dönem Cumhuriyet Kitap’a kapak olan kitabın hızlıca baskı yapması; öteki ise, Hıncal Uluç’un köşesinde kitaptan bahsetmesi. Parantezi kapamaya hevesim var ama Yaşar’ın bugünlerde ne yaptığına bakayım dedim, kişisel internet sitesindeki biyografisini gördüm. Ufacık bir alıntı yapıp parantezi kapatıyorum (üçüncü tekil yazılmış biyografi ama aslında birinci tekil, özgün imlasıyla): “İlkokula Adana İsmet İnönü İlkokulu’nda başladı. Sınıfta okumayı ilk söken çocuktu ve ilk okuduğu sözcük ‘DİKKAT’ti. Dikkatini bir türlü tek bir konu üzerine odaklayamıyordu. Öğretmeni deli olup olmadığını anlamak için onu zeka testine götürdü. Üstün zekalı çıktı ama bunun onu hayatta hep zorlayacağını hissettiğinden olacak ‘üstün zekalılar sınıfı’nda okumayı reddetti ve bir daha hiç ders çalışmadı.” Şifa diliyor ve geçiyorum biiznillah.

Hafızam beni yanıltmıyorsa, ki yanılmasında şu an bir beis görmüyorum, hatırladığım ikinci çapraz sohbet Cenk Taner’indi. Şimdilerde “Dolu Kadehi Ters Tut”u bile garipsemiyoruz ama o günler “Kesmeşeker diye grup adı mı olur ya?” günleri öte yandan. İlk dinlediğim kasetin (evet kaset) adı da bir tuhaf, İnsülin.

O güne dek müzik benim için, bizim için, melodinin daima önde olduğu bir şey. Çocukluğumuzun devasa sesi Ciwan Haco’nun, rahmetli Mehmed Uzun’un tek şiirini bestelediği Destana Egîdekî’si kafamızı karıştırmış ama naratif müzisyenlerle tanışmamışız pek. Kimi şiirleri bile ancak bestesiyle hatırlayabiliyor, ezberleyebiliyoruz. Tuhaf isimli bu grubun, o güne dek tanış olmadığımız bir icrayla şarkı söyleyen solisti Cenk Taner’i Kadıköy’de değil de Beyoğlu’nda tanımanın aslında ironik bir şey olduğunu yıllar sonra anlayacağım. Ve İnsülin’in gene tuhaf isimli şarkılarından birine yıllarca tutulacağım: “Kusursuz Cinayetler Çağında”.

“Bu kusursuz cinayetler çağında/ Nereden düştüm ben bu yönsüz dünyaya/ Mutlu musun sen yattığın yerlerde/ Ne hırs kaldı artık bak ne de sömürme/ İnsanlar sizindi topraklar bizimdi/ Ekilen hep umuttu biçtiğin kinimizdi”.

Saat 10’a geliyor şimdi, tek tük geçen insanların sayısı fazlalaştı, giriş katları sır saklamıyor. Kumru sesi söndü, yerini motosiklet sesleri aldı. Herkesin bin türlü bahane bulup “Evde Kal” paylaşımları yaptığı bugünlerin moto-kuryeleri vızır vızır çalışıyor. Derler ki, bu online satış siteleri, tam da bu virüs günlerinde kârlarına kâr katmışlar. Darbe kalkışması gecesi insanları havalimanından yüzlerce liraya taşıyan taksiciler ağlıyormuş, işimiz sekteye uğradı, yolcu yok diye. Online satış sitelerinde makarnalar, kolonyalar normalinin katbekat üstünde paraya satılıyor halen. Ve devlet ricali –rical kelimesinin kök manasındaki “erkeği” gayet temsil ederek– mücadele planını açıklarken, sermayeyi temsilen orada bulunan insana “Keyfin yerinde,” diyor. Çünkü tam da sermayeyi, sermayedarı her şeyin ve herkesin önünde koyan bir mücadele planı açıklanıyor. Evinde kalması önerilen milyonlara (kredi kartı borcu olan, ayın sonunu zor getiren, kredi ödeyen, kiracı olan) kolonya ve maske öneriliyor.

Ona yıllar sonra “Kaptan” dendiğini de öğrendim. Cenk Taner ve Kesmeşeker mürettebatı, 2011’de Doğdum Ben Memlekette diye bir albüm yaptı. Albüm kapağında, “futbolun Spartaküs’ü” Metin Kurt vardı, namı diğer Çizgi Metin.

“Her şey sermaye için sevgilim/ Bir yıldıza laf atmakmış benim işim/ Kapıları, pazarları satmışlar meleğim” diye başlayan, Türkçenin bence en iyi güftelerinden birine sahip bu konuşkan şarkı, devamında net konuşuyor. Epey net: “Gidiyorsan şehir denen okula/ Bir mektup yaz parasız yatılıya/ Gülümse biraz acılar kiraz bizde hep yaz/ Kirazdan küpe hayırlı mezuniyetler hepinize/ Çünkü serbest bir Pazar her şeyi bozar/ Çünkü denizsiz martılar bir deniz arar”. Konu isterseniz Kuantum mekaniği olsun, isterseniz pencere pervazı; artık kır kalmayan ve her yerin şehir olduğu bu okulda, konular daima sermayeye ulanır. Bir illet virüs bunu en öz haliyle bir kere daha hatırlattı. Evlerde, eviçlerinde, dört duvar arasında.

Bu “canlı yayınlar çağı”nda, Kaptan’a bir teşekkür sayılsın bu yazı. Söylediği, çaldığı ve dahi anlattığı için.


Mehmet Said Aydın Kimdir?

1983 Diyarbakır. Kızıltepeli. Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Üç şiir kitabı var: “Kusurlu Bahçe” (2011), “Sokağın Zoru” (2013), “Lokman Kasidesi” (2019). “Kusurlu Bahçe” Fransızcaya tercüme edildi (2017). “Dedemin Definesi” (2018) isimli otobiyografik anlatısı üç dilli yayımlandı (Türkçe, Kürtçe, Ermenice). Türkçeden Kürtçeye iki kitap çevirdi. BirGün ve Evrensel Pazar’da “Pervaz” köşesini yazdı, Nor Radyo’da “Hênik”, Açık Radyo’da “Zîn”, Hayat TV’de “Keçiyolu” programlarını yaptı. Editörlük yapıyor.