Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

İnsanlık sanatının üzerindeki 'ölü toprağı'

Pazar, 22 Mart, 2020
Malûm, yine başladığımız yerde, 'çağdaş mağara'larımızdayız ve o duvarlarda, o günlerde, o tarihsel karantina gecelerinde ilk evlerimize bıraktığımız izleri bugün yeniden görmenin, anımsamanın tam da yeri değil mi?

Dünyanın gündemi ve üzerinde yaşayanların kafası oldukça karışık. Herkes birbirinden ya anında şifa veya hemen adalet bekliyor.

Ölüm olasılığı, her birimizin nefsini, ‘en sevdiğimiz’ için neyi göze alıp, alamayacağımızı gayet çıplak bir kural dökümüyle imtihan ediyor.

‘Ortak çıkarlara’ dayalı bütün sözde ilişkiler, birlikler, siyasetten aileye, aşktan diplomasiye, bariz bir samimiyet sınavı veriyor.

İnsanlık kendi varlığının sınırlarına, yine bencilliği düzeyinde tosluyor. Adeta, tarih denen taşıtın vites kutusu dağılmış sanırsınız, bir yerlere doğru, bodoslama hızla ilerliyor. Marka, fabrika, menşei (veya soy sop, bayrak, din, ast üst, burayı çıkarınıza göre doldurun) filan gözetmiyor.

Peki manzara böyle iken, sanatın üzerinde de ‘ölü toprağı’mı bulunuyor?

‘İş’/ ‘Work’ kelimesi, özellikle güncel sanatta sıkça telaffuz edilir. Bilenler bilir. Bunun politik göndermesinin bilhassa Sosyalist bir gözlük çerçevesi gibi havalı şekilde ’emek’e yaslı olduğu konusunda da, girişimci ailelerin güvencesi altında kendilerini canla başla ortaya koyan birçok kimsede telaffuz edilmemiş bir tatmin hissiyatı bulunur.

Şu günlerde, yakası nicelikte milyonları bulmak suretiyle birdenbire beyaza koşan nice klavye ve ekran emekçisi, dijital karıncalar, dizüstü arıları gibi çabalıyor. Hemen hepsi – bu kelimelerin müsebbibi de dahil olmak üzere – karınca kararınca açılmış sanal ev – ofis ve ev – atölyelerinde, elektro emeklerini reel un, maya ve suya, toplamda hijyenik bir bünye ile, en trend manâda e(k)meğe büründürmenin yollarını arıyor.

Tabii, ekmeklerini kapitalizmin türettiği türlü vesilelerle çok uzun süreden bu yana ‘freelance’ / serbest (ifade ve kendini gerçekleştirme manâsında da bağımsız) olarak kazanmaya çalışan ve her nedense bu zemin elektronikleştikçe alın terlerinin karşılığını giderek ucuzlayan bir yaklaşımla edinmeye zorlanan yüz bin, hatta milyonlar da var.

Onlar, aralarına son günlerin sürpriz gelişmeleriyle zorunlu neden ve sonuçlarla yeni yeni ve oluk oluk katılan yoldaşlarıyla, bu sürecin yeniden tariflediği bir tarih yazı(lı)mını, daha da ‘evden geldiğince’ güncelliyor.

Yeni tip Covid 19 – Corona Virüsü, etkisi oranında insanlığa kendi değeri ve değersizliğinin tahlilini sınır ve coğrafya gözetmeden yaptırıyor. Hemen hiç bir dogma, din, otorite ve siyasanın hizaya getiremediği insanlığı, ‘yoldan çıkmış’ bir virüs, herkesi, gayet güzel, ‘DNA’sında veya ‘RNA’sında oynatıyor. Bundan, kültür ve sanat da, doğanın yabanıl bünyesi de olumlu olumsuz manâda nasibini alıyor.

Ta Medici’lerden bu yana, hayırseverlikleriyle tarih yazan elit ailelerin bugün markalaşan dijital ‘İskenderiye Kütüphanesi’ örnekleri, en başta gelen kaynaklar. Her ne hikmetse, bu salgından sonra, bir çok festival, müze veya sanat fuarı, galerisi, elindeki paha biçilmez, ancak özel kart ve ayrıcalıklarla ‘dostlarına’ basbayağı sınıf biçebildiği bilgi, ses, deneyim ve aktarım potansiyelini, şimdi ‘insanlık yararına’, ‘kardeş kardeş’ nasıl kullanabileceğini, tüm kurumsal bonkörlüğü ile akıl ediyor. Bu bana samimi gelmiyor. Bu tıpkı, Tanrıdan kıyamet ihtarnamesi alınca, malını mülkünü yoksullara apar topar bağışlamak kadar inandırıcı. Hatta bir örnek, Cannes Film Festivali, ertelendiği için kurumsal yapılarını halihazırda evsizlerin yararına açmış bile. Dünyevi cennet numunesinde sözde ahiret deneyimi bu olsa gerek.

Yine kimileri de her ekran ve hoparlörü (yani her bir ‘sanatsever’i) kendi tüzel ve özel kimliği için organik bir reklam ve istihbarat panosu olarak sömürmeyi, hatta ‘gelin birlikte çalışalım, kurumu birlikte ayakta tutalım’ mantığıyla yaptığı etkileşimli enformasyon modellemeleriyle tüketiciyi bedelsiz üreticiye büründürmeyi yeğliyor.

Ha, arada olan, yardım amaçlı konserleri ekranda, kulaklıklarda canlı canlı veren samimi sanatçılara da oluyor tabii. Kurunun yanında yaş da ‘enfekte’ oluyor. Veya bir diğer tabirle, sahte hijyen ürünleri ile kendini gösteren, fahiş fiyatlarla zaten alıştırıldığımız statü ve fırsatçılık virüsü, Corona virüsü ile kavgasını son derece ciddiye alıyor ve sahiden insanlığın bekası için ter dökenleri içeriden zehirliyor.

Dünyada Cannes Film Festivali’nden Londra ve New York Frieze sanat fuarına, İstanbul Film Festivali’nden Eurovision şarkı yarışmasına, bir çok etkinlik iptal ediliyor. Bu listeye bienaller, büyük sergi projeleri, konser turneleri ve kitap fuarları ekleniyor. Görsel ve işitsel nice faaliyet, İnternet evrenine göç ederek, insanlığın medenî belleğini yansıtan engin bir meta – sığınma kampı yaratıyor.

Çok kısa bir zaman zarfında kendi hayatlarında, yine kendi kendilerine sığınmacı konumuna itilen insanlar, çoluk çocuk, genç yaşlı, evlerinde bir virüs tarafından gözaltında tutuldukları bu çetin süreci nasıl moralli, verimli ve umutlu, kendileri için üretken kılacakları üzerine biraz düşündüklerinde ilk başvurdukları yer, sosyal medyanın bulunduğu ‘reel’ zamanıyla internet oluyor. İletişim ve bilişim özgürlüğünün evrensel bir hak oluşu fikrine yaslananlar, telekomünikasyon ve medya hizmetlerinin müsbet çıkarlar doğrultusunda bedelsiz olabilmesini sorgulayan çağrılar dile getiriyor. Bu anlamda bir örnek: Ulusal veya özel telekomünikasyon firmaları, şu andaki krizin faturasını tüketicilerinin cebine nasıl koyacak, göreceğiz. Yine, bu firmaların küresel ve ulusal borsalardaki değerleri yukarıya mı, aşağıya mı bakıyor ? İzleyeceğiz.

Diğer taraftan, buradaki kaçınılmaz tekinsiz enformasyon ikliminin spekülatif kirliliğini aşabilenler, söz ettiğim dijital kütüphanelere kendilerini verirken, evlerine yeterince bilgi depolayan kitap kurtları ise, bu durumu naif, iyimser bir ‘güncelleme’ fırsatı olarak kullanarak, tıpkı uzaktan eğitim sistemine geçirilen çocukları gibi kendilerine bir ‘hayat okulu’ ders programı, bir gelecek modeli tasarlıyor.

Dünyanın bugüne kadar nice kurgusal metin ile geleceğe tur bindirmeye çalıştığı kütüphaneler, felsefeden psikolojiye, edebiyattan sosyolojiye bir çok rafıyla, bize zaten maruz kaldığımız nice salgınla baş edebilmenin ipuçlarını vadediyor.

Şu sıralarda okuduğumuz kitaplar da, bu krizi nasıl ti’ye veya ciddiye aldığımızın bir aynası aslında. Bu meyanda ben de, haddimi aşarak, zihnimin halihazırdaki ilk yardım çantasındakileri size anons etmeyi önceliyorum. Elime, örneğin, Yapı Kredi Yayınları’nın ‘Mağaradaki Zihin’ kitabı düşüyor.

Malûm, yine başladığımız yerde, ‘çağdaş mağara’larımızdayız ve o duvarlarda, o günlerde, o tarihsel karantina gecelerinde ilk evlerimize bıraktığımız izleri bugün yeniden görmenin, anımsamanın tam da yeri değil mi?

James David Lewis – Williams’ın (d.1934) Tolga Esmer Türkçesiyle okuduğumuz çalışması, ‘Bilinç ve Sanatın Kökenleri’ alt başlığı ile 10 bölüm ve kaynakça ile okuma listesini kapsıyor. Önsöz ve son sözüyle de toparlanan kitap, ‘Zihindeki Mağara’ ve ‘Resim Yapmanın Kökenlerinden Biri’ gibi başlıklarıyla olduğu kadar, Kuzey Amerika Kaya Sanatı ve Güney Afrika Kaya Sanatı üzerine odaklandığı sayfalarıyla da okuru kendine çekiyor. Kitabın 41’nci sayfasındaki ‘Yanıtlar Aramak’ başlıklı bölümde, şu ifadeler dikkatimi çekiyor:

“Sanat, herkesin – tanımını yapması istenene kadar – anladığına inandığı terimlerden biridir. İnsanlar, üzerinde pek düşünmeden, anladıkları biçimiyle sanatın evrensel bir olgu olduğunu varsayar ve Batılı olmayan kavramlara yalnızca sözcüğün kendisini değil, tüm çağrıştırdığı şeyleri de yakıştırır. Bunun sonucunda ‘sanatçıyı’ , her toplumda bulunan, evrensel, neredeyse mistik bir esin ilkesi nedeniyle özel bir kişi olarak düşünmeye başladık. Ama ‘sanat’ ve ‘sanatçı’ kavramları tarihin belirli noktalarında ve belirli kültürlerde oluşturulmuş kurgulardır. Örneğin günümüz Londra, New York veya Paris’inde düşündüğümüz şekliyle ‘sanat’, insanların ‘zanaatçı’ ile ‘sanatçı’ arasında ayrım yapmadığı Ortaçağ’da yoktu. Neredeyse kutsal konumlarıyla diğer sıradan ölümlülerden ayrılan, esinlenmiş bireyler kavramı Batı’da yakın geçmişte, yazarların ve felsefecilerin kişisel deneyimlerin üstünlüğünü ve bir aşkınlık duygusunu egemen kıldıkları Romantik Akım döneminde (yaklaşık 1770-1848) kabul gördü.”

Bu alıntı ve kitabın, hemen hepimizin dijital veya fiziksel kafesine çekildiği şu günlerde neye tekabül ettiğini daha da anlaşılır kılmak istersek, en azından şu satırların yazıldığı sırada Dünyada kepenkleri indirmiş olan kaç milyon kişi kapasiteli, kaç milyar dolar değerli kaç adet kültür ve sanat ürününü olduğunu bir düşünün. Müzelerin boşluğunda sanat eserleri birbirine bakıyordur. Ne ilginç bir manzara değil mi ?

Vaktiyle, çağdaş Alman sanatçı Joseph Beuys’un büyük bir yabancılaşma ile bir çakal ile New York SoHo’da bir sanat galerisinde ‘Amerika’yı Seviyorum, Amerika da Beni’ diyerek üç gün vakit geçirdiğini hatırlayın. Bundan yıllar sonra da, ‘müşterisizlikten’ kapatılan Chicago Shedd akvaryumunu, Edward ve Annie ismini verdiği iki penguene ‘gezdirmedi’ mi insanoğlu ? Şimdi hayat mı sanatı kovalıyor, sanat mı hayatı ?

Ama bu geri çekilmenin, aynı ebatta bir tüketim ve talebe de karşılık geldiğini görmemek elde mi ? İndirilen müzikler. paylaşılan fotoğraf, video ve dokümanları bir düşünün. Kültür ve sanat, zaten geç 1980’lerle çok ciddi bir ikâmetgâh güncellemesi yaşıyordu. Bu kriz, söz konusu elektronik memleketin tabir ve işlevi üzerine yeniden, ortak maksatlarla düşünebilmemizin yolunu bedeli çok da ağır olmakla birlikte gösteriyor. Bilgi, hayatiyeti ve ulaşılabilirliği seviyesinde insanlığa defaten insanlık dersi veriyor. Bunun yolu da, paylaşımdan ve empatiden geçiyor.

Varsaydığım ikinci ‘zihinsel ilk yardım’ kaynağı, Barış Gönülşen’in Türkçesiyle Tellekt tarafından yayınlanan Jonathan B. Losos imzalı ‘Kader, Şans ve Evrimin Geleceği’nde beliriyor. Losos’un üç yıl önce yazdığı kitap, ekosistemlerin korunması, zararlı virüs ve bakterilerle mücadele, uzayda yaşam gibi konularda da çok ilginç yaklaşımları sayfalarında barındırıyor.

Kitabın okura emanet ettiği değerli bir tavsiye var. Şunu özetliyor yayının 343’ncü sayfasında, Jonathan B.Losos:

“Yaşamın birkaç milyar yıl önceki ortaya çıkış noktasından baktığımızda, evrimsel sonuçlardan hangisini alsanız, gerçekleşme ihtimali düşük görünürdü. Fakat geçmiş bir şekilde yaşandı ve milyarlarca yıllık doğal seçilimin sonucunda , yaşamı bir başkasından değil de, bu yoldan akıtan tarihin oyunuyla bugün buraya geldik. Şanslı mıyız? Evet. Kaçınılmaz yazgımız mıydı? Hayır. Bizler, evrimsel talihimizin keyfini sürerek, onun nimetlerinden faydalanmalıyız.”

Haberler ve dünyadan ‘panik alımı’ manzaralarına baktığımda, insanoğlunun bu doğa ve kendisinin en büyük hasmı olduğunu, gerek cehalet ve gerekse zekâyı bencil, doyumsuz ve kötücül niyetlerle Dünyayı ve türünü ‘tüketene kadar’ sömüreceğini içim ezilerek fark ediyorum.

Tuvalet kâğıdının bu kadar ‘ihtiyacen’ kapışıldığı bir dünyada, bu hastalığın olası aşısına türlü ‘kurnazlık’ ve statü hamleleriyle gösterilecek tepkiye, uygarlığın, sabrın, iyi niyetin etkisinin ne kadar olacağı tartışılır.

Dünya ya faşizmi yeniden öğrenmeye / güncellemeye, ya da türünün sonu pahasına unutmaya başlamanın eşiğinde.

Hiç güleceğim yok, ama varoluşumuzun ilk soykırımının mağdurları olan Neanderthal’lerin âhını almış olmayalım ?

YAZARIN DİĞER YAZILARI