İslam Özkan
İslam Özkan

Ahmet Faruk Ünsal: Babacan, kavgadan uzak diliyle oy toplayacak

Cumartesi, 21 Mart, 2020
Bu haftaki söyleşimizi, yeni kurulan DEVA Partisi’nin Kurucular Kurulu Üyesi Ahmet Faruk Ünsal’la yaptık. Uzun yıllardır insan hakları mücadelesi veren ve aktivist kimliğiyle ön plana çıkan Ünsal, devletteki keyfiliğin ortadan kalkması için parlamenter sisteme geri dönülmesinin şart olduğunu ifade ediyor. Her şeyin belirsiz bir niteliğe büründüğü bu süreçte AK Partililerin de memnun olmadığını belirten Ünsal’a göre AKP sonrası restorasyon sürecinde ilk yapılması gereken şey, bu belirsizliğin ortadan kaldırılması, kendini hukukla kayıtlayan bir yapıyı yeniden inşa etme mücadelesine girişilmesi ve parlamenter sürece geri dönülmesi gerekiyor. Söyleşi boyunca konuğumla Türkiye’nin hallerini ve DEVA’nın derde deva olma potansiyelini konuşmaya çalıştık.

Türkiye olağanüstü bir dönemden geçiyor ancak hukukun, adalet ve özgürlüklerin askıya alındığı, keyfiliğin hüküm sürdüğü bu süreç öyle görünüyor ki yavaş yavaş sonuna yaklaşmakta. Yeni yeni kurulan siyasi partileri bunun bir işareti olarak görmek mümkün. Öyle görünüyor ki AKP’nin otoriter uygulamalarının sonunu getirecek olan bu otoriterleşmeye boyun eğmeyen toplumsal kesimlerin mücadelesinin yanı sıra muhafazakar kesimi ikna etme noktasında diğer partilerden daha fazla potansiyel taşıyan yeni kurulan siyasi partiler olacak. Bu çerçevede Ahmet Faruk Ünsal’la hem ülkenin durumunu hem de DEVA’ya ilişkin ihtimalleri, kuruluş sürecini ve partinin geleceğini konuştuk.

TÜRKİYE’DEKİ BAŞKANLIK SİSTEMİ DEĞİL, BELİRSİZLİK VE KEYFİLİK REJİMİDİR

DEVA derde deva olacak mı sizce? Mevcut kemikleşmeye doğru giden otoriter yapıyı kırmayı başarabilecek mi, her şeyden önemlisi AKP tabanından oy almayı becerebilecek mi? Bu konuda partinin stratejisi nedir?

Öncelikle şunu söyleyeyim, henüz partide kimin görevinin ne olacağı kesinleşmedi, o yüzden söyleyeceklerim şahsi kanaatlerim olarak ele alınmalı. Partiyi resmi olarak bağlayan şeyler değil analizlerim.

Her siyasi parti eleştirilebilir, hiçbir siyasi kurum ya da kişi eleştirinin dışında tutulamaz. Bu demokratlığın gereğidir. Kuruculardan ve program ve tüzükten başlayarak biz de eleştirilebiliriz. İyinin rakibi daha iyidir. Şunu söylemeliyim ki, kurucu üyeler sembolik önemi olan kişilerdir ama bir partinin her şeyi değillerdir. Tanıdık bildik isimlerin yansıra mesleklerinde başarılı insanlar, genç arkadaşlar ve kadın arkadaşlar görünür şekilde yer aldı kuruluşta. Adı kurucularda geçmesi beklenen bazı isimler yer almadı ama bu ileriki süreçlerde katkı vermeyecekleri anlamına gelmiyor. Mesela DEVA’nın kuruluş aşamasında mutfakta çok emek veren Nihat Ergun ve Sadullah Ergin arkadaşlarımız, AK Parti’de kurucu üye değillerdi ama süreç içerisinde bakanlık ve parti grup başkan vekilliği yaptılar. Herkese emeğine göre bir yer mutlaka olacaktır

Siyasi önceliğe gelince, Türkiye’de özellikle 2017 tartışmalı referandumuyla anayasal bir hüviyete kavuşmuş olan mevcut başkanlık rejimi, iktidara sağladığı hukuki ve fiili imkânlarla 83 milyonu adeta deli gömleğine soktu. Toplum, bağımsız ve özerk olması gereken kurumlar ve demokratik birikim, bu yeni rejimin baskısına maruz bırakıldı. Bu sıkışmışlıktan kurtulmak, toplumu ve kurumları rahatlatmak için öncelikle atılması gereken adım çoğulcu güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçip denge ve denetleme mekanizmalarıyla iktidarı hukukla sınırlandırmaktır. Başka türlü bu deli gömleğinden kurtulmak mümkün değil. Bu, yaşadığımız yönetim krizini sadece başkanlık rejiminden kurtularak aşacağımız anlamına gelmiyor. Türkiye’de siyaset yapanların özellikle de iktidar yetkisini kullananların, muhaliflere ve halka karşı kullandığı üslup da son derece sorunlu. Nezaketli tahammüllü ve uzman bir dili mutlaka siyasete egemen kılmak da gerekiyor. Sayın Babacan kanaatimce bu konuda da önemli bir değişikliğin başlatıcısı olacaktır.

Tekrar anayasal sisteme gelecek olur isek, Türkiye’de adına başkanlık rejimi denilen rejim aslında adlı adınca, “belirsizlik ve keyfilik rejimi”dir. Yarattığı meşruiyet açığını ise, biraz sol jargonla söyleyecek olursak, Bonapartist yönelimle tüm topluma yük olarak taşıtarak aşmak istemektedir. Yani kısaca hem iç politik enstrümanları hem dış politik yönelimleriyle mevcut keyfiliği ve belirsizliği aşmanın yolu, uzmanlık ve nezaketli bir dil ile donatılmış kadroların güçlendirilmiş parlamenter sistemi inşasından geçiyor. DEVA, bunu parti programına öncelikli bir konu olarak yerleştirmiştir.

.

ÖNGÖRÜLEBİLİRLİK HUKUK DEVLETİNİN ÖN ŞARTIDIR

İktidarın ne yapacağının belli olmayacağı anlamında mı “belirsizlik ve keyfilik rejimi” ifadesini kullandınız?

Sadece gücü kullananın ne yapacağının belirli olmazlığı anlamında kullanmıyorum bu tanımlamayı. Bir devletin en temel özelliği, kendisini daha önce ilan edilmiş hukukla kayıtlamış olmasıdır. Hukukla kayıtlı olmak topluma öngörülebilir bir yaşam imkânı verir. Öngörülebilirlik bir konfordur, aynı zamanda eşitlik duygusunu da tatmin eder. Bir insan neyi yaptığı zaman neyle karşılaşacağını hukuk sayesinde bilir. Hukuk devletinin en temel özelliği kanunun önünde eşitliktir. Bir fiili yapan kişinin, hangi soya, hangi sosyal sınıfa, hangi siyasi görüşe mensup olduğuna bakmaksızın nasıl bir muameleyle karşı karşıya geleceğini bilmesidir hukuk devleti ve kanun önünde eşitlik.

MAHKEMELER, EN TEPEDEKİ ŞAHSIN BEĞENİP BEĞENMEMESİNE GÖRE HİZALANIYOR

Ama orada da şöyle bir yaklaşım var, teori o kadar önemli değil, asıl olan uygulama diyorlar. Başkanlık rejimi de demokratik olabilir, diyenler var.

Türkiye’de anayasal formuna kavuşmuş haliyle uygulama alanı bulan başkanlık sistemi demokratik değil bir kere, bunu açıklıkla koymak lazım. Kurumsal özerklik ve kuvvetler ayrılığı konusunda güncel çarpıcı örnek vereyim size. Teoride herkes ve her kurum Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uymak zorundadır, ama yaşadığımız süreçte mahkemeler Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uymadıklarını rahatlıkla deklare edebiliyorlar. Niye, çünkü en başta oturan şahıs bir kararı beğenmediğini ilan ettiği an yargı sistemi tamamen yeniden bu talimata göre hizalanıyor. Sadece kararların beğenilmediği açıklanarak değil. HSK üzerinden de yargıya açıkça müdahale ediliyor. Bu yaşanan şey aslında apaçık devlet krizidir.

ANAYASININ DEĞİŞMESİ YETMEZ ÜSLÜBUN DA DEMOKRATİKLEŞMESİ LAZIM

Bir başka konu da, bu topraklarda yaşayan herkesin ortak mülkü olan ve eşit hissesine sahip olduğu devletin sadece anayasal sisteminin demokratikleşmesi yeterli değil, siyasetin üslubunun da önemli olduğuna inanıyorum. Çünkü son zamanlarda gördük ki muktedirler muhalif olanlara hiçbir alanda var olma hakkına tahammül etmeyen bir iktidar kullanma pratiği dayatıyorlar. Mesela milletvekilleri için kürsü dokunulmazlığı, demokrasinin evrensel ve temel kurallarından biridir, ama bizde kürsü dokunulmazlığı bile ciddi tehlikede. Cumhurbaşkanı size istediği tonda ve istediği kelimelerle hakaret ederken tarafsız Cumhurbaşkanlığının kendisine sağlamış olduğu koruma zırhına bürünüyor, ama kendisine aynı tonda yanıt verildiğinde o kişi, savcıyla ve polisle karşı karşıya gelebiliyor. Eğer milletvekiliyse dokunulmazlık fezlekesiyle karşı karşıya gelebiliyor. Bunun değişmesi lazım. Parlamentonun güçlendirilmesi kazım.

Demokratikleşme, kuvvetler ayrılığı, denge denetleme basın özgürlüğü gibi sisteme ait, biraz da vatandaş nazarında soyut gibi olan hususları bir kenara bırakırsak doğrudan herkesi özellikle siyasi tarafsız olanları ve muhalifleri can yakıcı ilgilendiren bir hususu söylemek isterim. Liyakat ve kamu kaynaklarından eşit yararlanma hakkı. Türkiye’de KPSS’de en yüksek puanı almış olsanız bile siyasi bir referansınız yoksa mülakatta elenirsiniz ve diplomanız bir kağıt parçasına dönüşebilir. Bu hem kamuda hizmet kalitesini düşürüyor hem de ciddi olarak adalet duygusunun zedelenmesine neden oluyor. Özelleştirmelerde, basın kuruluşlarının el değiştirmesinde, kamu ihalelerinde, kamu bankalarının kredi kullanımlarında ve kamusal imtiyaz dağıtımlarında şeffaf olmayan ve siyaseti kayıt dışı finanse eden haksız uygulamalar herkesin malumu.

SİYASETTE MERKEZLEŞME ŞART

Ali Babacan öyle görünüyor ki bu üslup meselesini de sizin gibi önemsiyor ve siyasetteki yaygın üslubu aşmaya çalışacak gibi görünüyor.

Üslup meselesi artık siyasi partiler için kozmetik mesele olmaktan çıkmalıdır. Bir esas haline gelmelidir. Ali beyin de hem yıllardır kamuoyu önünde siyaset yapan biri olarak hem de yeni partinin kurucu genel başkanı olarak nezaketli ve temiz üslubu Türkiye siyasetinde hakim kılacağına inanıyorum. Bu, gerçekten önemli. Toplumun tüm muhalif kesimlerinin bu kadar ötekileştirildiği ve şeytanlaştırıldığı bir dönemde üslubunuzu merkeze yakınlaştırmanız önemli ama bence tek başına yeterli değildir. Problemleri çözebilmek için aynı zamanda kadrolarınızı da merkezleştirmeniz gerekir.

MERKEZ SİYASET, TOPLUMUN BÜYÜK BÖLÜMÜNÜ YANINA ALMAYA ÇALIŞAN BİR SİYASETTİR

Merkezden kastınız merkez sağ siyasete yakın olması anlamında mı?

Merkez sağ demeyelim, merkez siyasete yakınlık anlamında bu ifadeyi kullandım. Ancak oradan yani merkezden söz söylerseniz bu kadar farklılığı kuşatabileceğiniz bir söylem geliştirmiş olursunuz. O yüzden partinin kurucular kuruluna baktığımız zaman çok farklı siyasal geçmişe sahip insanların kadroda yer aldığını görürsünüz. Dolayısıyla programı demokratik, kurucular kurulu bütün topluma söz söyleyebilecek bir temsile sahip ve merkezde duran, üslubuyla da Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu, nezaketle kuşanmış politik bir harekettir DEVA Partisi. Bu kadronun ve bu üslubun partiyi başarıyla buluşturup buluşturamayacağı meselesi, performansımızla alakalı bir şey olacak. Toplumda ciddi bir talep var. Farklı siyasal tercihleri olan insanlarla da konuşsanız Türkiye’nin meseleleri nedir diye sorsanız, üç aşağı beş yukarı, belli temel sorunlar konusunda anlaşırız. Bunlar insan hakları, demokrasi, Kürt sorunu, Alevi sorunu, eşitsizlik, liyakatsizlik, adaletsizlik, gelir dağılımı uçurumu, sürdürülebilir kalkınma, barışçı dış politika vs. gibi konulardır. Ama ortaklaşılan bu sorunlarla ilgili çözümünüzü kompartımanlara ayrılmış ve düşmanlaştırılmış sektörlerin ya da siyasi pozisyonların birinden söylediğiniz zaman toplumun geri kalan büyük çoğunluğunu karşınıza alma tehlikeniz olur.

BABACAN, KAVGADAN UZAK TEMİZ ÜSLUBUYLA OY TOPLAYACAK

Bunların hepsi güzel tamam da Sayın Babacan AKP tabanından nasıl oy almayı hedefliyor? Zira AKP tabanından oy alınamazsa iktidar devri ve dolayısıyla bu hukuksuzlukların sona erdirilmesi mümkün değil.

Şimdi tabii kavgacı bir üslup kullanmayacağız. Ayrıca adalet ihtiyacı, iktidar blokunun dışındakilerin ihtiyaç duyduğu, iktidardakilerin ise ihtiyaç duymadığı bir konu değil, onların da ihtiyacı var… Liyakatin ve performansın kaldırıldığı sadakatin ve referansın esas olduğu bir yerde referans hiyerarşisi kaçınılmaz olur. Herkesin de bir numaraya ulaşması mümkün değil. Aslında bu koşullar altında herkes adalete duyduğu ihtiyacı her vesileyle ifade ediyor. Partimiz kamuya alımlarda mülakatı kaldıracağını söyleyerek önemli bir sempati topladı. Ak Parti tabanında da ciddi bir rahatsızlık konusu olan başka bir mesele de dış politika. Suriye ve Libya meselesinde diplomasiyi değil askeri müdahaleyi tercih eden yaklaşım sahadan gelen can kayıpları haberleriyle hepimizi savaşın soğuk yüzüyle tanıştırdı. Üstelik sahadan gelen haberlerin doğruluğu konusu da hep şüpheyle karşılanıyor. Can kayıplarının yanı sıra bu siyaset büyük bir ekonomik maliyet de getiriyor.

S-400’LER, AKP’NİN YENİ MÜTTEFİK BULMAK İÇİN RUSYA’YA VERDİĞİ BİR RÜŞVETTİ

Mesela, S-400-lerin alımı meselesi ordunun tedarik zincirini ve envanterini çeşitlendirmek için değil, dış politikada tıkanmış ve daha önce kurduğu ittifaklardan beklediği sonucu alamayan bir politikanın yeni müttefikler bulmak için verdiği bir rüşvet olarak görüldü toplumda. En işe yarayacak zamanda kullanamadığınız bir silah yük olmaktan başka ne işe yarar ki. Kaldı ki bu maceradan sonra F-35’ten de olmak gibi başka bir maliyeti de ödemek durumunda kalındı. Şimdi de kızgın ABD’yi yatıştırmak için Patriot alacağım savrukluğu… Aynı savrukluk Libya’da yaşanıyor. Rusya ve AB ile yüksek maliyetli karşı karşıya gelişler olacağa benziyor. Suriye’den oraya silahlı insanların gönderildiği, Berlin’de varılan son anlaşmaya Türkiye’nin uymadığı açıkça söyleniyor, dolayısıyla Türkiye gücüyle mütenasip olmayan bu sürdürülemez politikasıyla zor durumlarla karşılaşıyor. Bu ise ekonomik bir yük olarak hepimizin omuzlarına biniyor. Sadece demokrasi, kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti, basın özgürlüğü değil sorumsuz ve dikkatsiz bir dış politika da fakirlik ve ekonomik sıkıntı olarak bir şekilde herkesi etkiliyor. AK Partili de başka partili de bundan etkileniyor ve sonuç alacağını düşündüğü bir seçenek bulduğu anda bu açmazdan çıkacaktır. DEVA, inandırıcı bir seçenek olarak yola koyuldu.

HAKKIYLA İŞİNİ YAPMAYA KALKAN KABA ŞİDDETLE YA DA MAHKEMEYLE YÜZLEŞMEK ZORUNDA KALIYOR

Salt bu tür bir söylemle ve yapılan yanlışları anlatarak AK Parti tabanından oy alabileceğinizi düşünüyor musunuz? Bir parti olarak ne tür bir strateji izlemelisiniz ki AK Parti tabanından oy alabilesiniz?

Bir kere doğru olan bu siyaseti doğru ve temiz bir üslupla yılmadan anlatacağız, doğru kadrolarla anlatacağız. Mevcut tekelleşmiş basın düzeninde işimizin çok kolay olmadığı ortada. Basın görevini yapamıyor, eleştiri görevini denetleme görevini doğru haber verme görevini yerine getiremiyor. Hakkıyla işini yapmaya kalkan ise ya kaba dayakla ya mahkeme evrakıyla ya mali baskılarla karşı karşıya kalıyor. Bu koşullarda olsa bile Türkiye’nin ihtiyaçları artık iktidarın enstrümanlarıyla bastırılarak görülemez hale gelemeyecek kadar büyüdü ve insanların artık doğrudan farkına vardığı bir görünürlüğe ulaştı. Bu yüzden kendimizi anlatırken çok da zorlanacağımızı düşünmüyorum. Çok kısa bir süre zarfında önemli bir desteğe ulaşacağımıza inanıyorum.

Abdullah Gül bu hareketin neresinde?

Sayın Cumhurbaşkanı’nın tarafsız kişiliğini korumaya özen gösterdiğini biliyorum. Bu tavrı, meselelere bigâne kaldığı anlamını taşımıyor elbet. Doğrusu partileşme sürecinde bu iki farklı pozisyonunu nasıl sürdürdüğünü bilmiyorum. Basından takip ettiğim ve sizin de bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanı manevi desteğiyle bu hareketin yanında diye biliyorum. Konuya ilişkin bilgim bundan ibarettir.

HALKIN DEVA’YA İLGİSİ BÜYÜK

Peki halkın DEVA’ya bakış açısını nasıl değerlendiriyorsunuz, halkta DEVA’yı kurtarıcı olarak görme, mevcut ortamdan çıkma noktasında yeni kurulan bu partiye ilgi alaka nasıl sizce?

Toplumda büyük bir sıkışmışlık var ve çıkmaz yaşandığı duygusu hakim. Zaten bu heyetin yeni bir siyasi parti kurma zamanı geldi diye yola çıkmasını sağlayan da toplumdaki bu talep beklentiydi. Çıkmaz duygusu siyasi pozisyonlarına hapsolmuş ve karşısında yer alanlara sözünü ulaştıramayan siyaset tarzından ve aktörlerden kaynaklanıyor. Bu duyguyu asıl besleyen baş aktör ise iktidar bloku. İktidar bloku kendi seçmenini de bu kamplaştırıcı ve düşmanlaştırıcı üslubuyla mutsuz ediyor ve yeni arayışlara sevk ediyor.

MUHTEMELEN AK PARTİ’DEN DEVA’YA GEÇİŞLER OLACAK

Peki DEVA’ya yeni transferler yeni geçişler beklemeli miyiz?

Transfer demeyelim. Elbette sadece seçmenlerin değil seçilenlerin de ilgisini çekecek bir siyasi oluşumdan bahsediyoruz. Onlardan ilerde partimize gelmek isteyenler olur mu? Son derece muhtemeldir ki olacak. Gelmek isteyenler olursa bu koşulda gelmeleriyle ilgili nasıl bir siyasi tutum alınacak meselesi parti kurullarının vereceği karara bağlı olacaktır. İleriki günlerin konusu.

BEN AK PARTİ’DEYKEN ÜZERİME DÜŞENİ YERİNE GETİRDİĞİME İNANIYORUM

Toplumun bir kesiminde en azından gerek daha önce AK Parti’de üst düzey görevler yerine getirmiş Ali Babacan ve başka isimlerle ilgili olarak parti lideri kadar olmasa da kendilerinin yaşananlarda sorumluluk paylarının bulunduğu, bu nedenle ciddi bir özeleştiri yapmadan böyle bir oluşuma yöneldikleri düşünülüyor.

Ben de AK Parti’de siyaset yaptım biliyorsunuz. Ama AK Parti’nin karar organlarında bulunmadım. Şunu çok iyi biliyorum ve toplum da çok iyi biliyor ki Ak Parti’de karar organlarında bile olsanız süreçleri etkilemeye uğraşsanız bile orası kararların bir kişi tarafından alındığı ve mekanizmanın ona göre kurgulandığı bir yer. Ben AK Parti’de siyaset yaparken yanlış olduğunu düşündüğüm her şeyi, hem kapalı ortamlarda, sonuç alamadığımda ise hem de açık olarak dile getirdim.

AKP BAŞKA PARTİLERE BENZEMİYOR, ŞAHIS PARTİSİ OLDUĞU İÇİN ONU AYRI DEĞERLENDİRMELİ

Peki sadece kapalı ortamlarda dile getirmek yeterli mi sizce?

O biraz tabii, partideki pozisyonunuzla alakalı bir şey. Hâlâ partiden umudu kesmemişseniz, sonuç alacağınızı düşünürseniz sorunların kapalı ortamlarda dile getirilmesini yeterli görürsünüz. Kamuoyuyla paylaştığınız an tavrınız başka bir siyasal olguya dönüşüyor. Şunu hemen söylemek isterim, AK Parti herhangi bir siyasi parti değil. Başka partilerde karar alma mekanizmaları aşağı yukarı bellidir. Delege olursunuz, kongrelerden çıkarsınız, genel merkez yöneticisi olursunuz, orada tartışma süreçleri olur, politikalar böyle belirlenir. Ama AK Parti’de biz şunu gördük. Bir başbakan, üstelik partisini seçimden büyük başarıyla çıkarmış, partisinin iktidarını neredeyse yüzde 50 ile pekiştirmiş bir genel başkan istifa etmek zorunda kaldı. AK Parti, parti yöneticilerinin hatta genel başkanının bile çabasıyla, uğraşıyla, söylemesiyle kararların alındığı bir parti değil. Bu kendine özgü yapısıyla AK Parti’yi istisna tutarak orada siyaset yapmış kişileri değerlendirmek gerek. Beraber yeni partide siyaset yaptığımız arkadaşların tamamı bildiğim kadarıyla tüm olumsuzluklara bulundukları pozisyonların gerektirdiği üslup ve tarza uygun olarak müdahale etmeye ve sonuç almaya çalıştılar.

Partinin programının insan hakları bölümünde sizin katkınız var. Hakeza basın özgürlüğü bölümüne de katkıda bulundunuz. AKP bir sonraki seçimde yenilgiye uğratılmış olsa bile medyanın yapısında ve sermaye bileşkesinde şu ana kadar medyada önemli değişimler meydana geldi, çoğulculuk yara aldı, tek ses hâkim oldu. Bu durumda bile söz konusu yapıyı kırmak mümkün olacak mı?

Halkın farklı bir siyasi partiye ve kadroya yetki vermeye karar verdiği durumda bugün değişmez dediğiniz her şeyin çok kısa sürede yeni pozisyona adapte olacağını göreceksiniz.

Katkılarınız için çok teşekkür ediyorum.

Ahmet Faruk Ünsal kimdir?

1963 Diyarbakır doğumlu. Makina mühendisi. 22. Dönem Adıyaman milletvekili. TBMM İnsan Hakları Komisyon başkan vekili, 8 yıl Mazlum-Der Genel Başkanlığı yaptı. Akil İnsanlar Heyeti Güneydoğu Bölgesi üyesi. 2018 genel seçimlerinde Gaziantep milletvekili adayı. 2019 yerel seçimlerinde Adıyaman Belediye Başkan adayı.


İslam Özkan kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. Gazeteciliğe Selam gazetesinde başladı. Bir dönem kitap yayıncılığı alanında faaliyet gösterdi. Ardından Filistinhaber, Time Türk, Dünya Bülteni, Birleşik Basın gibi internet sitelerinde editörlük, TRT Arapça, Kanal On4, Kudüs TV gibi televizyonlarda haber müdürlüğü ve TV 5'te program moderatörlüğü, bazı Arap televizyon kanallarının Türkiye temsilciliğini yaptı. Halen Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü Ortadoğu Sosyoloji ve Antropolojisi'nde doktora eğitimini sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI