YAZARLAR

Korona krizini imkana çevirmek: Mahallenin keşfi

Son bir haftalık ev eksenli yaşama tecrübesi, gözlemlediğim kadarıyla, semt sakinlerinin mahallelerini keşfetmelerine vesile oldu. Virüsten kaçmak için yapılan açık hava yürüyüşlerinde mahalleye kimliğini veren, yaşlıların, çocukların, aşıkların buluşma mekanı küçük parklar keşfedildi.

Korona tehlikesi bizi eve doğru iteleyeli henüz çok olmamışken sosyalleşme tarzlarımız, eğlence anlayışımız, alışveriş alışkanlıklarımız ve gastronomik faaliyetlerimiz biçim değiştirmeye başladı bile. Okulların tatil olmasıyla çocuklar tatil rehavetine ve çoğunluğunu beyaz yakalı ofis çalışanlarının, eğitimcilerin oluşturduğu hatırı sayılır bir çalışan nüfus “home office” denilen evden çalışma düzenine geçtiler.

.

Ev eksenli çalışmanın ve yaşamanın mahrumiyet olarak mı, nimet olarak mı karşılandığı çalışma koşullarına, evdeki işbölümüne ve evin fiziksel durumuna göre değişir. Bir de tabii modern bireyin kendisini oyalamayı bilip bilmediğine göre… Ne de olsa modern zamanlarda, uyaran bolluğu can sıkıntısına pek meydan vermiyor. Popüler kültür, eğlence sektörü, medya, turistik faaliyetler, alışveriş alternatifleri ve tabii hepsini içine alan internet uyanık geçirilen zaman dilimini işgal ediyor. Her sınıftan, kültürden, kimlikten birey için belli ölçülerde geçerli bu durum.

İletişim ve ulaşım imkanlarının arttığı ve daha kolay erişilebilir olduğu bir çağın insanı için bu etkinliklerin bir kısmı internet aracılığıyla sürdürülebilecekse de, diğer bir kısmından bir süreliğine de olsa mahrum kalmak baş edilmesi gereken önemli bir sorun. Düğmeye bastığınızda ışığın yanmaması, musluğu açtığınızda suyun akmaması kadar can sıkıcı ve beklenmedik bir gelişme. Birkaç yıldır ev eksenli bir hayat yaşamak zorunda bırakılmış bir kadın olarak kendi semtimdeki insanların bu gelişmeyi nasıl deneyimlediklerini gözlemliyorum bir haftadır.

SARMALAYAN KUCAK/AYIPLAYAN GÖZ OLARAK MAHALLENİN KEŞFİ

Neoliberal düzenin hakimiyetini ilan etmesi ve dünyanın her ülkesinde dev bir rant kaynağı olan kentsel dönüşümün kent kültürünü topyekun dönüştürmesi ile beraber mahalle türü örgütlenmeler çözülmeye başladı. Birincil ilişkilerin hakim olduğu, sakinlerinin ahbaplık etmeseler bile birbirlerine aşina oldukları, yabancı olanın hemen fark edildiği, bazen hemşehrilik, bazen kültürel aynılık anlayışıyla kurulan, bu sebepten de tanışlığın tahakküme, dayanışmanın dayatmaya dönüşebildiği bir mekânsal düzen mahalle. Ben bu tür bir mahallede büyüdüğüm için, mahalleye rahatlıkla sarmalayan kucak, ayıplayan göz, diyebilirim.

Hatta biraz daha ileri giderek, mahalleye ulus coğrafyasının mikro tezahürü de denebilir. Bunun akademik literatürde de yeri var. Erkekler işe veya kahvehane benzeri sosyalleşme mekanlarına dağıldıktan sonra kadınlar ve çocukların hakimiyet kurdukları, evin uzantısı gibi olan bir mekan mahalle. Ulus coğrafyasıyla kurulan ilişkide olduğu gibi, aile metaforuyla tanımlanan, borçluluk ve alacaklılık fiilleriyle yüklü bir sembolik düzen. Yeşilçam filmlerinde sıkça rast geldiğimiz “mahallemize geldik” klişesinin temellendiği, kadınlar ve çocukların namusu, güvenliği, esenliğinden mahallenin erkeklerinin sorumlu oldukları, statükocu bir düzen. Hatırlarsınız, Gezi Olayları’ndan esnaf palayla, sopayla göstericilere saldırmıştı. Olayların üzerinden çok geçmeden Cumhurbaşkanı bir konuşmasında, “Bizim medeniyetimizde, milli ve medeniyet ruhumuzda esnaf ve sanatkar gerektiğinde askerdir, alperendir, gerektiğinde vatanını savunan şehittir, gazidir, kahramandır. Gerektiğinde asayişi tesis eden polistir, gerektiğinde adaleti sağlayan hakimdir hakemdir" demişti. Ben çocukken ve gençken, yani daha AVM'ler vb. yokken alışveriş yaptığımız dükkanların önünden geçerken, kapısının önüne sandalye atmış kurumla oturan militer ruhlu esnaf, bizi gözüyle sokağın başından alır, sonuna bırakırdı. Eve kaçta döndük, yanımızda yabancı biri var mı, kılığımız kıyafetimiz adaba uygun mu, elimizde taşıdığımız poşetin içinde ne var, hal ve hareketlerimiz edebe aykırı mı, bunlar büyüklere rapor edilirdi. Aynı esnaf, kapıda kaldığımızda bizi misafir eder, yanımızda para olmadığında veresiye defterine işler, telefonunu kullanmamıza izin verir, sokakta oynayan çocuklara göz kulak da olurdu. Ben büyürken öylesi bir mahalle yavaş yavaş tedavülden kalkmıştı.

Son yıllarda mahalle tekrar değer kazandı. Bu beklenmedik bir şey değildi aslında. Tarihsel süreç bir döngü olarak kabul edildiğinde, geçmişte kalanın uygun kültürel, politik ortamı bulduğunda yeniden canlanması, uzun mücadelelerle kazanılan mevzilerin ise birer birer düşmesi kaçınılmaz. Tabii bir de pazarlama dehalarının mirasyedi tavırları var anılması gereken. Nostaljiden, modern zamanların yarattığı yalnızlık ve endişeden rant devşiren anlayış. Mahallenin ruhu yükselen lüks sitelerde bu anlayışın gayretiyle yeniden dolaşmaya başladı. Bir mahalleyi içine alacak kadar çok katlı ve kendine özel parkları, yüzme havuzları, alışveriş merkezleri, spor salonları, sinemaları vs. olan konut alanları bunlar.

Fakat benim bahsedeceğim bu tür bir mahalle fantezisi değil. Geçmiş zaman mahallelerinin heterojen fakat ahenkli nüfus yapısına pek rastlanmıyor artık. Otomobili olan ile olmayanın, kurban kesebilen ile kesemeyenin aynı apartmanda oturduğu; tarikat üyesi ile devrimci gencin aynı sokaktan yürüdüğü mahalleler azaldı. Sosyal çevrelerini kendine benzerlerle kuruyor artık insanlar. Farklı olana tahammül politik yarılmanın günden güne arttığı toplumda giderek azaldı.

.

Benim yaşadığım ve gözlemlerimi aktaracağım mahalle, Ankara’nın Çankaya semtinde, sakinlerinin önemli kısmının okur-yazar ve beyaz yakalı olduğu, sosyal medyadaki dayanışma ve haberleşme grubu aracılığıyla bir semt kimliği inşa etmeye çalışan, geçmiş seçimlerde kahir ekseriyetle sol partilere oy çıkaran bir mahalle. Son iki seçim hariç. Onlarda muhafazakar sağ partilere, diğerlerine çok yaklaşan sayıda oy çıktı. Bu durum artık mahallenin nüfus yapısının ve siyasi, sosyal profilinin eskisi kadar homojen olmadığını da gösteriyor. Mahallenin iyi manzaralı lokasyonlarında, eski gecekondu mahallelerinde yükselen ultra lüks siteler yeni zenginlerin siyasi eğilimlerini sandığa ve semtin atmosferine de yansıtıyor.

İşte son bir haftalık ev eksenli yaşama tecrübesi, gözlemlediğim kadarıyla, semt sakinlerinin mahallelerini keşfetmelerine vesile oldu. Virüsten kaçmak için yapılan açık hava yürüyüşlerinde mahalleye kimliğini veren, yaşlıların, çocukların, aşıkların buluşma mekanı küçük parklar keşfedildi. Artık sadece pantolon paçası yapan eskinin namlı tüccar-terzileri, ayakkabıların yılda bir kez satın alınabildiği dönemlerde müşterisi eksik olmayan ayakkabı tamircilerini, ev yemekleri yapan ve çoğunu kadınların işlettiği birkaç masalı lokantaları, sokak aralarına kadar yayılan üçüncü nesil kafeleri fark ettiler. Avarelik etmeyi, çimenlere yayılmayı, birbirine selam vermeyi ve dayanışmayı da keşfettiler. Bir de bu illetle baş etmeye çalışan tüm ülkelerde olduğu gibi iyi havalarda, evin güvenliğini kaybetmeden sokakta olmayı sağlayan yarı kamusal/yarı özel mekanlar olarak balkonları…

Bu yazıyı toparlamaya çalışırken, Ntv Radyo’da Osman Müftüoğlu’nun soruları yanıtladığı bir programa denk geldim. Kendisi başlı başına bir yazı konusu ama korona virüsüyle ilgili şakayla karışık tespitlerinden biri beni hayrete gark etti: Kadınlar bağışıklık sistemlerinin daha güçlü olması dolayısıyla tüm dünyada korona virüsüne daha az yakalanıyor, daha kolay atlatıyorlardı. Doktor bu tabloyu açıklarken virüsü kadınların yarattığı esprisini patlattı. Sebebi de, erkekleri sigara, sokak, alkol, gece hayatı, futbol, eğlence gibi zararlı alışkanlıklardan alıkoymak ve eve bağlamakmış.

Bu cinsiyetçi ve ahlakçı yaklaşımı neresinden tutsan dökülüyor. Aileye ve eve kutsiyet atfedecek değilim. Sevdiklerimizle bile bu kadar iç içe yaşamak yüzeye çıkmayı bekleyen gerginlikleri tetikleyebiliyor. Ev ve aile de tümüyle sevdiklerimiz ve tercihlerimize, beklentilerimize saygı duyan bireylerden oluşmuyor. Karantina ülkelerindeki boşanma oranlarının ve depresyon, anksiyete vakalarının artışına bakarak bunu söyleyebiliriz. Fakat benim asıl ümitli olmak istediğim konu, cinsiyet ayrımı olmaksızın, “eve dönen”, ev eksenli yaşamak zorunda kalan herkesin yaşam alanlarını tanıma, günlük rutini ve maddi kültürün her gün binbir emekle nasıl yeniden üretildiğini keşfetme ve bunun değerini anlama ihtimalleri. Ev kadınlarının karşılık beklemeden, kapıcıların ve gündelik hayatı canlı tutmak için çabalayan, bir haneyi ve giderek tüm bir toplumu ayakta tutmak için değer üreten, çoğu çok düşük ücretlerle çalışan diğer insanların emeklerinin görünür olması iyi olmaz mıydı?

Ve tabii bir de kadınlara, çocuklara, yaşlılara, engellilere terk edilen mahallenin kılcal damarlarına nüfuz etme imkanı var bir süreliğine. Ayrıca motorize olmadan yaşamanın, hıza ve rekabete teslim olmamanın, bir durup düşünmenin, kendini ve yakınlarını dinlemenin, komşularla dayanışmanın, onlarla empati kurmanın, ertelenen işleri yapmanın, daha çok okumanın, daha çok izlemenin ve mahallenin bir parçası olan evi tanımanın, bir süreliğine onun şeklini almanın imkanı.


Funda Cantek Kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR