Yüksek şatolardaki adamlar!

Salı, 17 Mart, 2020
Zorunlu eve kapanma süreçlerinde “ne izleyelim, ne okuyalım” temalı paylaşımlar vesilesi ile epey bir vakit öldürecek ilginç bir diziye dair birkaç kelam edelim biz de. Phillip K. Dick’in aynı isimli romanından uyarlanan Amazon dizisi “The Man In The High Castle”, Nazi’lerin İkinci Dünya Savaşı’nı kazandıkları distopyasından yola çıkarak, bu durumda Kuzey Amerika’nın ne halde olacağını ekranlara yansıtıyor.

Her şeyin henüz başındaymışız gibi… İş yerlerinden, okullardan ve sokaklardan evlere doğru çekilme süreci bir süre daha devam edecek, bir sosyal varlık olarak türümüz buna ara vermek zorunda kalacak gibi. Bu zorunlu eve kapanma süreçlerinde sosyal medyada “ne izleyelim, ne okuyalım” temalı paylaşımlar bolca yapılıyor. Herkes kendi meşrebine göre bir şeyler seçecek kuşkusuz. Bu vesile ile epey bir vakit öldürecek ilginç bir diziye dair birkaç kelam edelim biz de.

Dünyanın gelmiş geçmiş en önemli bilimkurgu yazarlarından Philip K. Dick’in 1962 yılında kaleme aldığı, bir yıl sonra Hugo Ödülü’nü kazanan The Man in the High Castle (Yüksek Şatodaki Adam) romanından aynı adla uyarlanan Amazon dizisi bahsi geçecek eser. 44 roman ve yüzün üzerinde hikayesi bulunan Dick, sinemanın da çok sevdiği yazarlardan. “Blade Runner”, “Total Recall” ve “The Minority Report” ilk akla gelen uyarlamaları…

2015- 2019 yılları arasında dört sezon olarak yayınlanan “The Man in the High Castle” çok parlak bir fikre dayanıyor: Ya İkinci Dünya Savaşı’nı Almanya ve Japonya kazansaydı? Roman, 60’lı yılların başında ortada ‘tarafsız bölge’nin yer aldığı iki parçalı bir ABD anlatıyor. Doğu tarafı Nazi İmparatorluğu, Batı ise Japonya tarafından işgal edilmiş durumda. Dizi, dört sezon boyunca her iki tarafta yaşanan gelişmeleri ve ortaya çıkan özgürlük mücadelesinin büyüyüp serpilmesini anlatıyor. Hikayeye birçok karakter girip çıksa da birkaç ana karakteri anmak gerekiyor. Hikayenin esas kişisi Juliana Crain, Japon istihbaratını başında bulunan Kido, Nazi İmparatorluğu’nun ABD’deki en etkili kişisi John Smith üç sacayağı gibi kurgulanmış. İki acımasız katile karşı her şeyin merkezinde duran bir kadın.

BAŞKA BİR EVRENDE ‘ÖZGÜR BİR DÜNYA’

Bu müesses nizam, Nazilerin savaşı kaybettiğini gösteren filmlerin ortaya çıkmasıyla bir anda sarsılıyor. Bugün hepimizin bildiği İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna dair görüntüler bunlar. Yani başka bir evrende ‘özgür bir dünya’ olabileceği fikri bir kez daha insanların ruhunu ele geçiriyor ve faşizm için geri sayım da başlıyor haliyle. Uzun uzun dört sezonda ne olduğunu burada anlatmak zor. Dizinin kimi tercihlerine ve tamamına dair bazı gözlem ve notlarımı paylaşmak istiyorum, henüz izlemeyenlerin ağızlarının tadını kaçırmadan.

Tarihin, sinema teknolojisi aracılığıyla görselleştirilmesinin ne kadar ideolojik bir şey olduğunu görebiliriz örneğin bu dizi sayesinde. Nazilerin ya da Japonların inşa ettikleri görsel dünya bir yana, yaşayan hiç kimsenin tanık olmadığı ‘alternatif bir tarih’ anlatısı zamanla büyük alıcı bulabiliyor. Buradaki alternatif tarih kuşkusuz savaşın kazanılmış olması durumu. Bunu dizi dünyasından çıkıp kendi dünyamıza geldiğimizde de görebiliriz. Batı merkezli İkinci Dünya Savaşı anlatılarında ve görselleştirmelerinde Sovyetler Birliği’nin hiç görülmemesi örneğin… Bu savaşa dair görsel bilgisi Hollywood yapımlarından ibaret olan birisi Sovyetlerden haberdar olmayacağı gibi Nazileri yenen gücün de tek başına ABD olduğun düşünebilir pekâlâ. Kaldı ki, dizinin yaratıcısı Frank Spotnitz’in bu tutumu burada bile devam ettirdiğini söylemek gerek. Hikayenin faşistlerin galip geldiği evreninde Sovyetler Birliği’ne dair bir bilgi yer almadığı gibi, “Yüksek Şato’daki Adam”ın filmlerinde bile böyle bir bilgiye rastlamak mümkün değil. Yani alternatif evrendekiler bile diğer evrende Nazileri ABD’nin yendiğini düşünmeye devam ediyor. Ama ABD çıkışlı görsel anlatılardaki bu tür yorumları vaka-i adiyeden saymak gerek belki de. Son sezondaki “Siyah Komünist İsyan” ile idare edelim!

İyi giden şeylere bakalım. Öncelikle dizi böylesi bir alternatif evren kurarken, atmosferi doğru inşa ediyor ve seyirciyi ikna etmeyi başarıyor. Nazi İmparatorluğu’na ilişkin fütüristik tasarımlar, karakterlerin özellikleri, toplumsal yapı en azından bugüne kadar sinemada kurulan imajın devamı niteliğinde. Öte yandan “The Man in the High Castle”ın bugün de yaşadığımız toplumsal ruh haline dair söylediği bir şey var. Uzun süren baskı dönemlerinin, diktatörlük koşullarının yeni bir dünyanın, başka bir ufkun var olabileceğine dair insanlardaki inancı köreltmesi, hatta bitirmesi. İnsanların Nazilerin yenildiği filmleri gördüklerinde bile, bunun mümkün olduğuna inanmamaları; hatta içinde bulundukları evrende elde ettikleri başarıların genel durumu değiştirmeyeceğine dair inançlarının devam etmesi örneğin… “Ne yapar ne ederler yine ayakta kalmanın, paçayı sıyırmanın, iktidarı sürdürmenin bir yolunu bulurlar” (ne kadar da tanıdık) mantığının bir türlü yıkılamamasına dair çerçeve, dizinin güçlü yanlarından. Ve tabii asıl olarak bunun adım adım yıkılışını görmek. Buna bir kadın ile siyah bir grubun liderlik etmesinin ise ayrı bir yanı var kuşkusuz.

NAZİLİK, AMERİKALI TARZI BİR ŞEY DEĞİL

Tabii bütün bunların Amerikanvari olduğunu söylemeden geçmeyelim. Satır aralarında Asya’da Çinlilerin de büyük bir direniş gösterdiğini bilsek de önceliğimiz tabii ki ABD’nin kurtuluşu. Son sezonun final bölümüne doğru durup dururken ortaya çıkan “Nazilik hiç de Amerikalı tarzı bir şey değil bence” şeklinde özetleyebileceğimiz dili de buna ekleyelim. ABD’de karanlık bir dönemi, durumu anlatan her film/dizi de olduğu gibi “biz bu değiliz” temasının bir kez daha yürürlüğe girmesi…

Ama 1924’den 1972’deki ölümüne kadar FBI’ın başında bulunan, İkinci Dünya Savaşı sonrası ‘komünist avı’nı başlatan 60’larda siyah ve savaş karşıtı hareketi bin bir türlü kumpas ile sindiren J. Edgar Hoover’ın burada da aynı görevde ve koşulsuz bir Nazi destekçisi olarak resmedilmesi gibi şıklıklar da mevcut.

Ezcümle, “The Man in the High Castle” içinden geçtiğimiz ‘korona günleri’nde faşizm, tarih, mücadele ve sinema üzerine düşünmemize vesile olacak, ilgi çekmeyi başaran bir dizi olarak tavsiye edilir. Her ne kadar ‘yüksek şatodaki kimi adamlar’ ara sıra bildik ezberleri kullanmaktan çekinmemiş olsalar da…

YAZARIN DİĞER YAZILARI