İktidarın kadın politikasına DEVA olabilir

Pazar, 15 Mart, 2020
İktidar partisi teşkilatlarında ve seçmen kitlesinde kadın politikalarından ve özellikle kadın karşıtı karalama kampanyalarından rahatsızlık duyanlar hiç az değil. Kadın hakları açısından eşitlik mücadelesi verirken adına eşitlik diyemeyişleri, radikal değişime mesafeleri, politik muhafazakârlıktan kaynaklanıyor. Ancak kadın kazanımlarından feragat etme niyetleri de yok.

Ali Babacan ve ekibinin kurduğu yeni partinin Türkiye siyasetine katkısı ilk günlerden dikkate değer bir hacme ulaştı denilebilir. Hiç değilse Erdoğan’ın dilindeki değişime sebep oluşu, kayda değer bir katkı sayılabilir. Başlangıçta “ümmeti bölüyorlar” suçlamasını yöneltmişti hatırlanacağı gibi. Tek partilik, hatta sistem açısından daha isabetli bir söyleyişle, “tek kişilik ümmet tarifi” diyebileceğimiz bu suçlama sonradan değişti. DEVA Partisi’nin kuruluşunu ilan edip, parti programını basına ve kamuoyuna tanıttığı toplantıda, Ali Babacan’ın konuşmasıyla neredeyse eş zamanlı, Erdoğan da grup toplantısında konuşuyordu. Ve bu sefer “yeni kurulan partilerin, kendi partisine duyulan ihtiyacı gösterdiği” yönünde fikir beyan etti. Dolayısıyla bu partilerin hangi ihtiyaca binaen kurulduğunu anlama çabası kaçınılmaz. İlk olarak “niyet beyanı” tespitiyle, DEVA Partisi’ni, programında yer verdiği toplumsal cinsiyet eşitliği kavramını esas alarak değerlendirmiştim Gazete Duvar haberinde. Şimdi bu niyet beyanının Türkiye siyasetindeki karşılığının peşine düşeceğim bu yazıyla. Ama öncelikle muhafazakarlık, muhafazakar düşünce ve değişim politikalarına dair fikirlerimi ifade etmek isterim, yazacaklarımı anlaşılır kılmak açısından.

Türkiye muhafazakârlığı, tarihteki en yüksek temsiliyet başarısına AKP’nin yürüttüğü kimlik siyasetiyle ulaşmıştı malum. Uzun iktidarı süresince AKP, başlangıçta iktidar olmak ve sonrasında iktidarını sürdürmek için kullanmaktan hiç vazgeçmedi, dini aidiyeti referans alan kimlik siyasetini. Geçmiş dönemin ve özellikle 28 Şubat süreci darbe politikalarının eseri olan toplumsal kutuplaşmayı, kendisi için avantaja dönüştürmesi, AKP iktidarının en büyük başarısı oldu. Başka bir söyleyişle siyasi atmosferde zaten var olan siyasal kamplardan birine yaslanarak hükümet etme şansı bulan Erdoğan, iktidarını sürdürme aracı olarak kullandı, kimlik siyasetini sürdürmeyi mümkün kılan kamplaşmayı. Yıllarca etkili olan, siyasi başarı kabul edilen politikalarıyla, bugün açıkça görülüyor ki gerçekte yaptığı iş karşısındaki kitleyi büyütüp, muhalif siyasi görüş ve tutumları bütünleştirmek oldu.

Yakın tarihin bu kesitinde beni en çok rahatsız eden gelişmelerden birisi muhafazakar yaşam tarzı ile politik muhafazakarlık arasındaki ayrımın belirsizleşmesi. Belli bir hayat tarzının belli bir siyasi görüşe karşılık geldiği şeklindeki kalıp yargının, düşünce dünyamıza egemen oluşu hiç kuşkusuz yürütülen kimlik siyasetiyle yakından ilişkili. Siyasal iklime kutuplaşma egemen olduğu için siyasal düşünce ikliminde toptancı ön kabullerin hüküm sürmesi şaşırtıcı değil. Bütün dindarların AKP gibi politik muhafazakarlığı siyasi tercih olarak seçmediği zaman içinde görünürlük kazandı. İlkin Gezi sürecinde görülür oldu, bazı dindarların hayat tarzı olarak muhafazakar yaşamı seçmesine rağmen ideolojik açıdan muhafazakar politikalardan uzak olduğu. Sonrasında 16 Nisan 2017 referandumuyla ayrım billurlaştı. Fakat toplum geneli hala kültürel muhafazakarlıkla ideolojik muhafazakarlık arasında ayrım gözetmiyor. Düşünce dünyamızın fakirliğinden, sığlığından kaynaklandığı belli olan bir topyekun dile dolama kolaycılığıyla mücadele, sanırım artık biraz daha zorlaşacak. Kültüre ve dine bağlı hayat tarzını, politik duruşla eş anlamlı değerlendirmenin yanlışlığını anlatmayı pek başaramamışken şimdi politik muhafazakarlığın kendi içindeki ayrımları anlayıp anlatmak hepten zor.

Erdoğan, kimlik siyasetiyle kutuplaşmayı beslerken muhaliflerini birleştirmişti. Denilebilir ki bu siyasetteki ısrarıyla içeriden de muhalif üretmeyi başardı. Statükocu tek parti yönetimlerinin muhalefetinin de kendi içinden çıkması şaşırtıcı değil ama muhafazakar siyasi düşüncenin ince ayırımlarla da olsa farklılaşmasına sık rastlanmıyor. Muhafazakar düşüncenin kendi içinde çeşitlenmesine yol açışı, Erdoğan’ın başarılarından. Gelecek Partisi ve DEVA Partisi elbette iktidar partisi içinde yaşanan kırgınlık ve küskünlüklerden tümüyle ari kabul edilemez. Ancak şahsi hesapların ötesine geçen düşünsel ayrımların varlığını da görmezden gelemeyiz. Ahmet Davutoğlu ve Gelecek Partisi, düşünsel açıdan büyük bir farklılaşmayı işaret etmese de politikanın uygulanışı açısından özellikle şeffaflık vurgularıyla kayda değer bir ayrım yaratma iddiasında. DEVA Partisi’yse sosyal politikalar yönünden büyük bir değişimin habercisi gibi. Her ikisi de politik muhafazakarlığı temsil eden partiler olarak iktidar partisinin muhafazakarlığına nispeten bir değişimin habercisi sayılabilir. AKP ve Erdoğan, bir süredir statüko bekçisi muhafazakar çizgiye oturmuş halde. Kendi kurdukları ucube sistemi koruma çabasıyla pekiştirilmiş katı muhafazakar ideolojiyi temsil ediyorlar. Ve bu düşünce dünyasından kopan iki parti, toplumsal ihtiyaçları gözeterek değişimin gerekliliğini yadsımayan bir muhafazakar ideoloji zemininde şekillenmiş gibi.

Politik muhafazakarlık olarak isimlendirdiğim ideoloji, stütüko muhafızı kesilmediği sürece, değişimi toptan ret etmez. Sadece değişimin keskin politikalarla toplumu sarsıcı etki yaratmadan yumuşak geçişlerle gerçekleştirilmesini ister. Usuletle ve suhuletle… Atilla İlhan’ın kaleminden Sadri Alışık’ın canlandırdığı Banazlı İsmail karakteriyle 1980’lerin Türkçesine güncellenmiş bu iki kelime, politik muhafazakarlığı tarif eder, özellikle DEVA Partisinin sosyal politikalarını anlamayı kolaylaştırır sanıyorum. Gerek parti programı ve tüzüğü gerekse başta Ali Babacan olmak üzere DEVA Partisinin politik görüşlerini açıklayan çeşitli isimlerin söylemleri, muhafazakar ideoloji hakkındaki bilimsel tezleri doğrular nitelikte. Muhafazakar Düşünce Dergisinde yayınlanmış olan Muhafazakâr Siyasi Düşünce Kavramı Üzerine başlıklı makaleden Hasan Hüseyin Akkaş’ın şu satırları yeteri kadar açıklayıcı:

“Muhafazakarlık, gelecek yönelimli ve değişimi esas alan tüm teorik çalışmalara, yasal dayanaklara ve toplumsal pratiklere temkinli yaklaşan ve hatta direnç gösteren bir düşünce olmaktadır. Örneğin toplumsal dinamikleri geçmiş ve gelecek arasındaki ortaklık (partnership) ile açıklayan muhafazakarlık, toplumdaki değişime direnç gösterirken, bazı durumlarda değişimin kaçınılmaz olabileceğini vurgulamaktadır.”

Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda “toplumsal cinsiyet eşitliği temel ilkemiz” ifadesinin DEVA Partisi programında yer alışını, değişimin kaçınılmazlığını görmekle açıklamak mümkün. Parti teşkilatında ve programın bütününde, yönetim şemasında yer verilmeyişi nedeniyle hala niyet beyanından ibaret görüyorum. Ancak iktidarın ve diğer muhafazakar partilerin aksine toplumsal dinamiklerin toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesi yönündeki akışını yadsımadığını gösteren bir niyet beyanı oluşu dikkatlerden kaçmamalı. Kağıt üzerinde kalmış görünen ve gelecek tasavvuru çerçevesinde ele alındığı anlaşılan toplumsal cinsiyet eşitliği kavramını telaffuz edip, yazıya dökmekten, programa yerleştirmekten çekinmeyişiyle bu parti diğer muhafazakar partiler içerisinde değişimin kaçınılmazlığını idrak etmesiyle fark yaratmış oluyor. İlk bakışta çok küçük bir fark gibi görülebilir ama AKP seçmeni açısından o kadar da küçük olmadığını söyleyebilirim.

İktidar partisi teşkilatlarında ve seçmen kitlesinde kadın politikalarından ve özellikle kadın karşıtı karalama kampanyalarından rahatsızlık duyanlar hiç az değil. Kadın hakları açısından eşitlik mücadelesi verirken adına eşitlik diyemeyişleri, radikal değişime mesafeleri, politik muhafazakârlıktan kaynaklanıyor. Ancak kadın kazanımlarından feragat etme niyetleri de yok. Hükümetten parti yönetimine ve parlamento temsiliyetine kadar kadın varlığının azlığından hoşnutsuzluk beyan edenler pek çok. Nicelik açısından rahatsızlık duyulduğu gibi mevcut kadın politikacıların, kadın karşıtı söylemelere sessizliği ve parti kararlarını etkileme gücünden yoksunluğu yani niteliği de şikayet konusu. Politik muhafazakarlığı bir siyasi düşünce biçimi olarak kabul etmiş kadınlar içinde de karalama kampanyalarının hedefindeki toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının kadın düşmanları tarafından çarpıtıldığını düşünenlerin sayısı giderek yükseliyor. Hem de karşıt kampanyaların artış hızıyla doğru orantılı biçimde iktidar partisi tabanında ve seçmen kitlesinde yer alan kadınlar toplumsal cinsiyet eşitliği kavramını ilke edinmek gerektiği yönünde fikir geliştiriyor. DEVA Partisinin gözden kaçırmadığı ihtiyaç, toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarına kadınların duyduğu ihtiyaç diyebilirim. Hala niyet beyanı tespitimde ısrar etmeme rağmen bu küçük değişimin kıymetini görmezden gelmenin hata olacağını düşünüyorum. Eşitlikçi politikalar için küçük muhafazakâr politikalar için büyük bir adım…

Bu adım “iktidardan ve diğer muhafazakâr partilerden büyük bir lokma koparır mı?” şeklindeki temel soruya hemen “evet” cevabı vermek mümkün değil. İzleyip göreceğiz. Hem yeni partinin bu niyet beyanındaki kararlılığını hem de AKP’nin kadın politikalarındaki değişimi ve karalama kampanyalarına set çekip çekmeyeceğini izlemek gerekiyor. DEVA Partisi kurulmadan çok önce ama kurulacağı belirginleştikten çok sonra, 25 Kasım 2019 günü yapılan bir konuşmayı bu çerçevede hatırlatmadan geçemeyeceğim. Emine Erdoğan 25 Kasım Uluslararası Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Gününde hem partili kadınların hem feministlerin takdirini toplayan bir konuşma yapmıştı. İstanbul Sözleşmesi, şiddet yasası (6284), yoksulluk nafakası karşıtlarına ve çocuk istismarına af taleplerine (TCK 103) cevap içeren bu konuşmanın zamanlaması, DEVA Partisinin programını incelediğimde hayli manidar geldi. Yıllardır bu konulara ilişkin hiçbir açıklama yapmayan Emine Erdoğan’ın son 25 Kasım konuşması, daha parti kurulmadan önce bile Ali Babacan ve ekibinin, iktidarın kadın politikaları üzerinde etki yaptığı, şeklinde yorumlanabilir. Ve bu yorum doğru çıkarsa DEVA Partisinin AKP seçmen kitlesinden cinsiyet eşitliği yanlısı politik muhafazakar kadınları yanına çekebileceğini düşünmek mümkün.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI