Kerem Bumin
Kerem Bumin

Vin Diesel, her zaman Vin Diesel olarak kalacak

Cuma, 13 Mart, 2020
‘Bloodshot’, biçim ve görsel açıdan tempolu, genelde başarılı kadrajlarla resmedilmiş, soğuk bir ortamda, çok orijinal olmamakla beraber yine de dikkati ayakta tutan bir ‘rehine kurtarma’ operasyonu sekansı ile açılıyor. Daha sonra senaryo yine beklenildiği üzere bu ‘karakterin’ iki hayatı olduğuna, soğukkanlı ve profesyonel bir asker kadar şefkatli ve dikkatli bir koca olduğuna da işaret ediyor

Vin Diesel, bilindiği gibi 80’li yılların sonundan itibaren ivme kazanmış aksiyon/bilimkurgu türünün, zamanında Sylvester Stallone veya Arnold Schwarzenegger’in yaptığı gibi, yer aldığı bir filmi sırtlayabilecek ve oyunculuk açısından yeteneği kısıtlı görünse de, karizmatik duruşu, kaslı vücudu ve ‘derinden’ gelen, maço sesiyle aksiyon/bilimkurgu filmlerinin, son dönemde aranılan yıldız isimlerinden biri…

Aslında Diesel’i değindiğimiz seleflerinden ayıran nokta, onlar gibi belli bir kariyerden sonra kendisinden hiç beklenmeyecek, oyunculuk gücünü öne çıkaracağı ancak ‘Star’ karizmasına da uymayacak roller seçmemesi ve her ne kadar ‘Saving Private Ryan’ gibi filmlerde ‘deneme’ turları yapsa da genelde özünü kaybetmeyen aksiyon yapımlarının merkezinde olmayı tercih etmesi oldu. Özellikle aksiyon tutkunu erkek seyircilerin fetiş ‘At-kadın-silah’ üçlüsünü modernize edip ‘At’ın yerine ‘Spor araba’yı koyan ‘Hızlı ve Öfkeli’ serisinin unutulmaz karakterlerinden biri de kuşkusuz Vin Diesel’in hayat verdiği Dominic Toretto’ydu…

Bu hafta sinema salonlarımıza uğrayan ‘Bloodshot’, Vin Diesel’in bir diğer özdeşleşmiş olduğu seri olan ‘Riddick’i anımsatan yani bilimkurgu ile aksiyonu harmanlamış, bir Amerikan çizgi romanından uyarlanmış ve bir kez daha sırtını ‘Star’ oyuncusuna dayamış, bizce oldukça ortalama bir yapım…

En tehlikeli operasyonlarda kilit bir rol üstlenen Ray Garrison, hem rehine alma olaylarındaki ikna becerisiyle hem de üstün silah kullanma becerisiyle çok başarılı bir özel askerdir. Çok tehlikeli işini ve mutlu ev hayatını hep ayırmaya çalışan Ray’in yaşamı, evini basıp, eşini öldüren bir çete tarafından kabusa dönüştürülür. Bu saldırı sonunda kendisi de vurulmuştur ancak gizli çalışan, bir tıp merkezi (!) tarafından hayata döndürülmüş, özel güçler kazanmış ama hafızası ‘sıfırlanmıştır!’. Başta arada ‘geri dönen’ hatıralarla kişisel intikamını almak isteyen Ray, daha sonra bu ‘tıp’ merkezinin çok daha derin bir amacı olduğunu ve kendisinin neden ‘geri döndürüldüğünü’ anlamaya başlar.

KLASİK BİR GİRİŞ…

‘Bloodshot’, biçim ve görsel açıdan tempolu, genelde başarılı kadrajlarla resmedilmiş, soğuk bir ortamda, çok orijinal olmamakla beraber yine de dikkati ayakta tutan bir ‘rehine kurtarma’ operasyonu sekansı ile açılıyor. Daha sonra senaryo yine beklenildiği üzere bu ‘karakterin’ iki hayatı olduğuna, soğukkanlı ve profesyonel bir asker kadar şefkatli ve dikkatli bir koca olduğuna da işaret ediyor. Diesel’in bu duygusal sahnelerde biraz ‘otomatik pilot’a bağladığını ve çok çaba sarf etmediğini hesaba katarsak, hikaye, yerinde bir kararla, fazla zaman kaybetmeden, en iyi yaptığı şeyi, yani yumruk yumruğa kavga sekanslarını sunmaya başlıyor. Bu tip ‘yakın dövüş’ kavgalarının artık ‘uzmanı’ olmuş Diesel her zaman olduğu gibi düşmanlarının tozunu attırıyor ve kötü sonuçlanan bu olayın devamında senaryo ‘Death Wish’ tarzında klasik bir ‘intikam’ hikayesine dönüşmekte gecikmiyor.

Filmin bu kısmında şunu da belirtmekte yarar var: Hikaye aksiyon açısından göz doldursa da inandırıcılık açısından bazı boşluklar ve tutarsızlıklar barındırıyor: Örneğin bu kadar tehlikeli ve gizli operasyonlarda yer alan bir özel asker, nasıl sıradan bir işte çalışıyormuş gibi, elini kolunu sallayarak evine döner? Aynı şekilde bu kadar kritik pozisyonda olan bir adamın evinde neredeyse hiçbir ekstra güvenlik önlemi olmaması ve ‘kötü’ bir çetenin rahatça eve girip saldırması da pek gerçekçi durmuyor. Yine de son kertede aklımızı bu ‘açıklıklarla’ çok meşgul etmeden, dikkatimizi olayın ‘macera’ yönüne çeviriyoruz.

BİR TÜR ‘ROBOCOP’ DEĞİL!

Filmin devamında yer alan yani Ray’in tekrar hayata döndürülmesi, ekstra süper güçler kazanması ve hafızasının ‘sıfırlanması’ gibi sekanslar, pek bir özellik taşımayan, dev bir laboratuvar izlenimi uyandıran, ufak bir personel ve onların patronu olan biraz eksantrik bir bilim adamının eşliğinde gerçekleştiriliyor. Ancak bu sekanslarda hikayeye zenginlik katabilecek başkarakterin şaşkınlığı ve bu yeni hayata (daha doğrusu ölümden dönmeye!) alışması, geri kalan yaşamının amacını sorgulaması ve belki de en ‘eşelenmesi’ gereken konu olan ‘Bilimin ahlak sınırlarını zorlaması’ gibi temalar burada hiç ele alınmamış, ‘ekspres’ bir şekilde halledilmiş gibi duruyor. Kısacası filmin başında da olduğu gibi ‘olayı uzatmadan aksiyona geçelim!’ tarzında bir havası var. Dediğimiz gibi Ray’in bu tıp merkezini biraz ‘tatil yeri’ gibi karşıladığını, ‘üstün insan’ haline getirilmiş vücudunun, en azından dışarıdan hiçbir farklılık göstermediğini ve Ray dışındaki bütün yan karakterlerin sadece ‘saf kötü’, ‘güzel ve dost olacak kız’ veya ‘iyi görünen ama kötü hale dönüşebilen bilim adamları’ gibi ‘klişe’ kokan tiplemeler olduğunu göz önüne alırsak açıkça hikayenin devamında da elimizde pek bir şey kalmıyor.

Uyarı: Yazının buradan sonrası bazı sürprizleri açık etmektedir!

SENARYONUN KIPIRDANMASI…

Bütün bunların yanında, aslında senaryo filmin yaklaşık yarısı geçtikten sonra ilginç bir yön yakalıyor: ‘Ölmeme’ ve ‘yaralarının hemen kapanması’ gibi güçlere kavuşmuş Ray adeta bir tür yapılı ‘Wolverine’ gibi kişisel hesabı olduğu bütün çeteyi temizledikten sonra kendisinin nasıl ‘kullanıldığına’ dair içinde şüpheler belirince hikaye bir ‘tık’ da olsa seviye atlıyor. Bahsettiğimiz tıp merkezinin göründüğü kadar ‘masum’ olmaması, ‘geri getirdikleri’ insanların eski travmalarını kendi hesapları için kullanmaları, hikayeye ilginç açılımlar getiriyor. Ancak senaryonun bu ilginç ‘virajı’, kısa bir süre sonra hız kaybediyor, sanki hikayenin geri kalanını kurtarmak için ‘nefesi’ yetmiyor. Anlık bir şaşkınlık yaşadıktan sonra tekrar yumruk yumruğa dövüşmelere, çarpışmalara ve bazen gerçekçilik sınırları zorlayan ama izlemesi keyifli aksiyon sekanslarına dalıyoruz.

Sonuç olarak, görsel efekt dalında uzman olan ancak sadece ikinci defa yönetmenlik yapan David S. F. Wilson’nın bu formasyonu filminin her karesinde kendini belli ediyor. Aksiyon sekanslarında Wilson bütün deneyimini konuşturup göz doldururken, senaryosundaki hakimiyetsizlik, tutarsızlık ve zayıflık zaman zaman hissediliyor.

Sanki yönetmen de, Vin Diesel de diyor ki: ‘Düşmanlarımı dümdüz ediyor muyum? Gerisi teferruat!’…

BLOODSHOT / DURDURULAMAZ GÜÇ

Yönetmen: David S. F. Wilson

Oyuncular: Vin Diesel, Eisa Gonzalez, Sam Heughan, Toby Kebbell, Guy Pearce, Lamome Morris, Talulah Riley, Alex Fernandez…

Ülke: ABD


Kerem Bumin kimdir?

1976 yılında Paris'te doğdu. 1994 yılında İzmir Özel Saint-Joseph Lisesinden mezun oldu. 1996-2000 yılları arasında Strasbourg Sosyal Bilimler Fakültesinde (USHS) Tarih ve Edebiyat bölümlerinde okudu. Ardından 2000 yılında İstanbul'a geri dönüp 2004 yılında Bilgi Üniversitesi Sinema/ Televizyon bölümünden mezun oldu. 2004 yılından itibaren çeşitli uzun ve kısa metrajlı sinema filmlerinde ve Belgesel filmlerde yardımcı yönetmen olarak görev aldı. Semih Kaplanoglu'nun 'Süt' adındaki sinema filminin ekibinde yer aldı. Son birkaç yıldır Yunan yönetmen Angelos Abazoğlu ile birlikte, Arte kanalı için Belgesel filmler üzerinde çalışmaya devam ediyor . Yaklaşık iki senedir Gazeteduvar'da sinema filmleri üzerine eleştiriler yazıyor .

YAZARIN DİĞER YAZILARI