YAZARLAR

Az popülizm, çok otoriterlik

Geçtiğimiz yaz sonunda kayyım hamlesiyle başlayan son altı aylık süreçte, iktidarın hem konu başlıkları açısından hem de karşısındaki aktörlere muamele bakımından bir çeşitlendirme gayretine girdiği izleniyor. İlk bakışta fazladan cephe açmak gibi algılanabilecek bu çeşitlendirme, tehdit ve mücadele motivasyonunu tazeleme açısından faydalı bulunuyor anlaşılan. Hat savunmasından çıkarak başarı kazanan muhalefetten ilham alan iktidar da savunmasını (saldırısını) geniş bir satha yayma arayışında. Mahkemelerden meclise, sokaklardan medyaya yayılan, aktörleri, yöntemleri ve yürütücüleri de çeşitlenen bir yüksek tansiyon dönemine giriliyor.

2017 yılında yapılan Anayasa referandumu, iktidar ve muhalefetin kampanya seviyesinde iki blok halinde davranmaya zorlandığı dönemin başlangıcı sayılabilir. İktidar bu tarihten itibaren giderek artan biçimde muhalefeti yekpare bir “şer odağı” olarak tarif etmeye başladı. Muhalefet de bu sıkıştırma nedeniyle -kendi çabasıyla ortaklaşa bir zeminde duramasa bile- yan yana göründü, gösterildi. Bazen muhalefet içindeki farkları kaşıyan, çelişkileri kullanan operasyonlar devreye girdi ama blok siyasetinin gereği muhalefeti aynılaştırma, siyasi söylemin belirleyici vasfı oldu. 2018 genel seçimi ve 2019 yerel seçiminde zirve yapan “beka” stratejisi, “yerli-milli” söylemi bunun en çarpıcı tezahürleriydi. Bu strateji, iktidarın ihtiyaç duyduğu gerilim ve tehdit algısı için kolay tedarik imkanları yaratıyordu. Hikâyesini kaybetmiş, ileriye dönük çözüm ve vaat üretme olanağı kalmamış iktidar için, karşıtları üzerinden bir siyaset dili kurulması daha kolaydı. Sağ popülizmin sihirli formülü olan hakkı yenilmiş asıl çoğunluk ile dış düşmanların işbirlikçisi elit azınlık kutuplaştırması, iktidarın savunması için fazla elverişli duruyordu.

Sadece iktidar çevrelerinde değil muhalefette de destek bulan inanışa göre, bu siyasi denklem sarsılmaz bir konsolidasyon üretmeye adaydı. Kıl payı geçilen –belki de geçilemeyen- referandum virajına rağmen blok siyasetinin kolay kırılamayacak bir baraj kurduğuna ilişkin kanaat çok sağlamdı. Bu kanaate biraz daha mesafeli yaklaşmayı, şüpheyle bakmayı deneyenler yersiz iyimserlikle suçlanıyordu. Değişen iç ve dış konjonktürün, ekonomik gelişmelerin, toplumsal-siyasal dinamiklerin ilk görünenden daha başka sonuçları olabileceği fikri de giderek yükselen sabırsızlık duvarına çarpıyordu. 2018 yılında seçim sonuçları hem muhalefette yarattığı moral bozukluğu hem de iktidarın bu sonuçları kullanma biçimiyle, “değiştirilemez konsolidasyon” inancının pekişmesine neden oldu. Bir yandan başka bir seçeneği de olmadığı için iktidarın bu stratejide ısrarı –özellikle Bahçeli’nin tazyiki- muhalefete karşı tutumu biçimledi. Tek tip savunma –ve saldırı- kurulmasının kolaylığı yanında, aynı torbada ele alınmanın muhalefette temas alerjisini büyüteceği hesabı yapıldı. 2019 yerel seçimlerindeki –hâlâ bazılarını ikna etmemiş olsa da- başarısızlıkta, bu yanlış hesabın önemli katkısı oldu.

İktidarın karşısında yer alan herkesi yekpare bir blok olarak göstermesi, “bir ben, siz hepiniz” havası, siyasi dili basitleştirmek açısından fazlasıyla elverişli. Popülist siyaset bu indirgemeci genellemeye çok sık başvuruyor. Fakat bu kolay ve kullanışlı enstrüman ustalıklı kullanılmadığında veya kullanma dozu kaçırıldığında bazı sorunları da ortaya çıkıyor. Bunların en başında, hem yakınlık hem nitelik açısından düşman tanımlamasının inandırıcılık zaafı geliyor. İçeride ve dışarıdaki çok geniş bir yelpazedeki bütün kesimleri aynılaştırma gayreti fazla amorf bir tarif. “Düşman”, biçimsiz bir soyutlamanın konusu olunca önemli bir sahicilik sorunu baş gösteriyor. Her söylenene inanma veya inanmasa bile uyumlu davranma hevesindeki militan taban dışında fazla etkisi olmayan “soyut tehdit”, istendiği kadar yapıştırıcı çimento üretemiyor. Öte yandan ortak bir torbada tanımlanmaya zorlanan muhalefet, belki bu yakınlıktan doğan alerjik reaksiyonlara açık hale geliyor ama bir taraftan da taban seviyesindeki bu zorlama bir karşı konsolidasyon üretiyor. Muhalefeti aynı torbada tutmak iktidar ittifakını beslemeye yaramıyor ama muhalefeti bir arada tutmaya hizmet ediyor. 2019 yerel seçimleri, iktidar açısından her iki komplikasyonun işlediğinin görüldüğü bir tablo yarattı.

Geçtiğimiz yaz sonunda kayyım hamlesiyle başlayan son altı aylık süreçte, iktidarın hem konu başlıkları açısından hem de karşısındaki aktörlere muamele bakımından bir çeşitlendirme gayretine girdiği izleniyor. İlk bakışta fazladan cephe açmak gibi algılanabilecek bu çeşitlendirme, tehdit ve mücadele motivasyonunu tazeleme açısından faydalı bulunuyor anlaşılan. Fazla genelleşmiş, soyutlaşarak ciddi bir anlam zayıflığına neden olmuş yekpare iki blok görüntüsü siyaseten elverişli olmaktan çıkıyor. Hat savunmasından çıkarak başarı kazanan muhalefetten ilham alan iktidar da savunmasını (saldırısını) geniş bir satha yayma arayışında. “Bunlar” toptancılığının yerine iyice spesifik hale getirilmiş hedeflere dönük, daha organize ataklar izliyoruz. Sosyal medya linçleri, yargının gözle görünür biçimde aktive edilmesi, son günlerde “alışılmış” sınırları zorluyor. Yeni Çağ Gazetesi’nden Yeni Yaşam Gazetesi’ne, Oda TV’den Yakın Doğu Haber’e kadar geniş bir yelpazede medya taarruzu ve devamının geleceğine ilişkin açık-örtülü tehditler önemli bir gösterge. Diyarbakır Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı’ya verilen ceza ile Osman Kavala’nın yeni bir mesnetsiz suçlamayla yeniden tutuklanması gibi gelişmeler de listeye eklenebilir.

Mahkeme salonlarından meclise, sokaklardan medyaya doğru yayılan, aktörleri, yöntemleri ve yürütücüleri de çeşitlenen bir yüksek tansiyon dönemine giriliyor. Ekonomide, dış politikada ortaya çıkan sıkışma ve idare etme kapasitesindeki aşınmanın böyle dengelenmesi ilk kez görülen bir durum değil. Ancak iktidar, hem savunmasını hem saldırılarını artık iki bloklu kutuplaştırma hattına yığmayacak, daha geniş bir alana yayarak çeşitlendirecek gibi. Popülist –iki bloklu- kutuplaştırmanın verdiği zarar, iddia edildiği gibi normalleşme (yumuşama) ile değil, bu yolla aşılmaya çalışılıyor. Çünkü “yerli –milli çoğunluk” ve karşısındaki elitler anlatısı da halkın iktidarına engel çıkartan müesses nizam hikayesi de işlemiyor. Talep, beklenti ve tehdit algısı açısından kendi tabanından da uzaklaşmış olan iktidar için popülist enstrümanlar ve tek düşman soyutlaması eskisi kadar elverişli değil. Hayatın –yaşananların- gerçeklerine de pek uymuyor. Bu yüzden artık popülist yöntemleri kullanmayan –daha az müracaat eden- bir otoriterlik formu öne çıkıyor. Gezi Davası kararı sonrasında bizzat Erdoğan tarafından dile getirilen “manevra yapmak istediler” lafının ima ettiği ve giderek artan iktidar içi çete savaşı söylentileri, bu değişikliğin bir başka yüzünü oluşturuyor. Gerçekten veya iddia edildiği gibi bir takım kliklerin olup olmaması, sıkıntıların sahici çatlamalar yaratıp yaratmamasından bağımsız olarak, bu söylentilerin üstünün örtülmediğini, hatta biraz teşvik gördüğünü söylemek bile mümkün.


Kemal Can Kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR