YAZARLAR

Her seçenekte kaybeden biziz

Rus bizi ayağına çağırıp şunları kayda geçirtti ve “oku bakayım” dedi: “Rejim” dediğinin adı “Suriye Arap Cumhuriyeti.” Sen askeri güçle ilerleyemezsin, ama ben terörle mücadeleye devam edeceğim. Senin direnişçin, benim teröristimdir. Onca şehit verip, şunca mühimmat yakarak fethettiğin Serakıp’ı ben devraldım. Halep-Şam karayolu açık ve denetimi Esat’ta kalacak.

“Biz” dediğim, en kısacasıyla “şehitlerden daha önemli ne olabilir?” diye sormayanlar. “Yurttaş olarak, yurttaşsak, laik ve demokratik cumhuriyeti korumak haybeye nefes alıp vermekten daha önemlidir” diyenler, öyle düşünenler, öyle hissedenler. “Hak ve özgürlükleri savunmak, vatanı savunma aldatmacasından önce gelir” diyenler. “Hak ve özgürlükler yoksa yurttaşlık yoktur, yurttaşlık yoksa insan gibi yaşanamaz” diyenler. “Çocuklarımızın geleceği için, biz bugün her türlü fedakârlığa hazırız” diyenler.

Sadık amadenizin aciz düşüncesine göre bunlar süslü sözler, dekoratif hayıflanmalar değil: OdaTV’nin kapatılması; İBB AKP elindeyken sürekli ortalarına panayır çadırları kurulup işgal edilen Taksim, Eminönü, Sultanahmet meydanlarının şimdi tam da uluslararası tasarım yarışması açılmış ve “Kavuşma Durağı” yapısı yerleştirilmişken “belediye etkinliklerine kapatılması”; İstanbul Valiliği’nin “Savaşa Hayır” yasağı; Levent’e yapılacak yeni devasa cami; İçişleri Bakanı Soylu’nun 8 Mart Dünya Kadınlar Günü Yürüyüşü’nü yasaklaması; CHP Milletvekili Engin Özkoç’a TBMM oturumunda linç girişimi ve ardından gelen fezlekeler; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın HDP’ye yönelik yeni dava yağmuru “müjdesi” (!); İdris Sayılğan, Rawin Sterk, Alptekin Dursunoğlu, Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’ın tutuklanmaları; Murat Ağırel’in ve Yeni Yaşam’ın yayın yönetmeni Çelik ve sorumlu müdürü Keser’in ifadelerinin alınması; Moskova sonrası zaten durmuş “Bahar Kalkanı” harekâtına zoraki destek için süper ligin 18 kulüp başkanının el ele tribüne gelmeye memur ve mecbur edilmeleri; MSB Akar’ın şehit taziyesinde ağzından çıkan "rejim defolup gidinceye kadar" efelenmesi; Diyanet’in Cuma hutbelerinde “Fetih Sûresi” okutması; okullara “şehadeti özendirecek” milli güvenlik dersinin geri getiriliyor olması; dernek üyelerinin kimlik bilgilerinin İçişleri Bakanlığı’na bildirilmesini zorunlu kılan “fişleme” yasasının üç ay aranın ardından torba içinde yeniden meclise sunulması; Yalova Belediye Başkanlığı’nın el değiştirmesi; Barış Akademisyenleri’nin pasaportları; Amedspor’a, Cizrespora’a reva görülen muamele; itilen kakılan, gözaltına alınıp salınan, duruşmadan duruşmaya süründürülen Cumartesi Anneleri; bir salınıp bir alınan Osman Kavala; kayyumlar ve kendi zihinlerimize atadığımız öz-kayyumcuklar…

Yukarıdakilerin ve siz değerli okurların bunlara ekleyeceklerinin hepsi, bu yığma tarzda ama gecekondu inşaat faaliyeti, Moskova’da altı saat müzakere edilip, altı dakikada kağıda dökülen topu topu üç maddeden inanın çok daha önemli, çok daha yaşamsal. Hani birileri kenardan, iki elini ağzının kenarlarına koyup avazı çıktığınca, çok affedersiniz, “MAL ELDEN GİDİYOR, MAL!” diye nara atsa, belki o zaman uyanacak mı muhalefet, gerçekten bilemiyorum. Ama benden ne isteniyor biliyorum: Coşup çağlama, sen ıskarta monşersin, monşer kal. Yazının yukarıdaki paragrafının sonuna geldiğimde, hoca benim numaramı kaldırıyor kulübeden. “Ben mi” diyorum, gelip kulübede formamı çıkarıp fırlatıyor, duvarlara tekme atıyorum: Yine öfkesinin kurbanı oldu, hay aksi! Sonra, “süresiz kadro dışı.” Sebep? Çizdiğim oyun planına uymadı, verilen görevleri yerine getirmedi. Ve, “sakin kalmayı başaran taraf kazanır”: Nitekim bakınız mükerrer İstanbul büyükşehir belediye seçimleri. Takımdan ayrı düz koşuya devam öyleyse, forma yine hayâl. Neticede sen bir Cantona değilsin ki.

Efendim gerilimin, yok pardon gerginliğin miydi, düşürülmesine müteallik mutabakat zaptına ek istikrarlaşma (burada yine kulakları çınlasın sevgili Sırrı Süreyya tonlamasıyla “istikrarlaşma ne la?” diyesim var) protokolü. 54 can verildikten sonra varılan yer bu. Hülooğğğ!!! Baltacı’nın torunları moskufun aklını aldı. Ayı geldi, karşısında bozkurtu buldu. Arkada Çariçe Katerina heykelinin heyûlası, komodinde 1877-78 Bulgaristan’da Osmanlı ordularını mağlup eden Rus askerlerini canlandıran heykelcik. İkili olacağı önceden duyurulmuş görüşmede hiç değilse verilecek fotoğraf karesine girebilmek için el pençe divan gözleri reislerinde bekleşen kalabalık bir heyet. Çehrelere vurur ifadesi.

Ya sonuç? Rus bizi ayağına çağırıp şunları kayda geçirtti ve “oku bakayım” dedi: “Rejim” dediğinin adı “Suriye Arap Cumhuriyeti.” Sen askeri güçle ilerleyemezsin, ama ben terörle mücadeleye devam edeceğim. Senin direnişçin, benim teröristimdir. Onca şehit verip, şunca mühimmat yakarak fethettiğin Serakıp’ı ben devraldım. Halep-Şam karayolu açık ve denetimi Esat’ta kalacak. Halep-Lazkiye yolunu da “birlikte devriye” kisvesiyle yine Esat’a açıyoruz. Sözkonusu yolun güneyinde kalan cihatçılar ya hava bombardımanıyla ölmeyi ya senin tarafa geçmeyi seçebilir. Esat’ı sana gereği kadar dövdürttüm, seni de durduran benim. (Sayın Ümit Kıvanç bu sütunlarda, el emeğiyle hazırladığı haritayı da ekleyerek, bunları en ayrıntılı biçimde aktardı.) Yazılı olmayanlar: Toplam on dörtten dokuzu Suriye ordusunca sarılmış “gözlem noktası” denilen müstahkem TSK mevzileri de yeni protokolde sınırları çizilen eskisine göre belki 2/5 belki daha fazla daraltılmış “yeni” Idlip cebi içine çekilecek. Ama o yeni cep de kalıcı değildir, elbet yakın gelecekte tümüyle Esat’ın egemenliği altına girecek ve sonra sıra Afrin, Bab ve Fırat’ın Doğusu’na gelecek.

Özetin özeti: “Boşa kostaklanma, kostak değilsin karam…” Vayyy, efendim sen Esedci misin, Moskuf uşağı mısın, savaş çığırtkanı mısın, kimin tarafındasın efendi sen kimin? Eh, madem Suriye siyasetine dair gözünün üstünde kaşın var diyen onursuz, şerefsiz, haysiyetsiz bir hain oluyor, işte ben oyum muhterem efendim. Askerliğimi henüz Dışişleri’nde NATO Askeri İşler Dairesi’nde göreve başlamış bir aday meslek memuruyken dokuz ay Aksaz Deniz Üssü’nde er olarak yaptım, tek pırpır onbaşılık dahi Rabbim nasip kısmet etmedi tevekkeli. Toplam yirmi yıl memuriyetim var: Cezayir’de iki yıl iç savaş döneminde görev yaptım. Yine savaş zamanı Bağdat’ta üç yıl, ondan biraz fazla Erbil’de görev yaptım. Emekli olmadım, istifa ettim, yani mayış da almıyorum. Ama dolu dolu yineleyeyim: Benim haysiyetsiz, şerefsiz, onursuz hain. Tombul mabadlarını oturdukları rahat maroken koltuklarından hiçbir dem kaldırmaya yeltenmemişler ise vatan kurtaran aslanlardır klavyelerinin başında. Gün sizin gününüz efendiler, çekin belinizden piştovları, bir yandan sırıtıp, yılışarak sıkın şimdi tavana degav degav.


Aydın Selcen Kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR