YAZARLAR

Penis hasedinden rahim hasedine

Dışarıdaki kadın-erkek çatışmasına bir de kendi içimizdeki eril-dişil tarafların mücadelesinden bakmak bizleri eminim çok farklı yerlere taşıyacaktır zira dış dünyada gördüğümüz çoğu zaman iç dünyamızın da bir yansıması aslında.

Freud’a göre kadın, keşfedilmesi gereken “karanlık kıta”, bir muammaydı. E nasıl olmasın vajinasıydı, klitorisiydi, rahmiydi, orgazmıydı, adetiydi, hamileliği, doğumu, lohusalığı, menopozu, hormonları derken, nasıl olmasın yani?

19. yüzyıldaki bilim insanları kadın-erkek arasındaki farkı daha çok biyolojik bir düzeye indirgemişken Freud’un teorileri her insanda olan biseksüelliği ve bilinçdışının oynadığı rolü keşfederek kadın ruhunu araştırmanın yeni kriterlerini ortaya koymuştur. Tam bu noktada biraz literatür bilgisi vermek iyi olabilir; Freud, 1905’de kaleme aldığı Çocukluk Cinsellik Kuramları Üzerine Üç Deneme başlıklı çalışmasında çocukluktan ergenliğe kadar olan kadın cinselliği teorisinin temellerini atar. Buna göre, her iki cins için başlangıçta cinsel bir monizm vardır, sadece erkeğin cinsel organı tanınır, ergenliğe kadar vajinanın varlığı reddedilir. Fallik evreden sonra erkek çocuk, kadınlardaki penis yoksunluğunu görünce dehşete düşer ve onun kesildiğini, iğdiş edildiğini düşünür. Tabii bu iğdiş edilme boşuna değildir, kadın bir suç işlemiştir ve cezası da budur. Sözü geçen metinde kastrasyon kaygısının temellerini atan Freud, kadının cinsel organı karşısında dehşete düşen erkek çocuğunun bu cezayı hak etmiş kadına karşı bir düşmanlık beslediğini de ileri sürer. Kız çocuğunun tepkisi ise daha başkadır elbette. Penis yokluğunu kendisine yapılmış bir haksızlık olarak olarak gören küçük kız bir gün penisinin çıkacağını ya da klitorisinin uzayacağını hayal eder. Ya da bu organdan mahrum bırakılmasının isyanını yaşar. “Penis hasedi” diye adlandırılan bu tepkiyle küçük kız aslında erkek olmak ister. Bu imkansızlığı gördükçe de penisinin eksikliğinden annesini sorumlu tutar ve bu penisi babasından istemek üzere aşk nesnesi olarak anneyi değil, ona bir çocuk verme ihtimali olan babayı seçer.

("Tuğçe, hem de kadınlar günü arifesinde yazacak başka şey mi bulamadın" diyenler biraz daha sabredebilirlerse esas konuya birazdan geleceğim.)

Freud’un kadınlık üstüne olan teorileri 1914’te kadın narsisizmi meselesiyle başlar ve 1932’de Kadın Cinselliği ile tamamlanır. Kadını edilgen bir nesne, erkek olmayanın ötekisi olarak görmeye itiraz eden feministler, psikanalizin ataerkil ve fallus merkezli olmasını eleştirirler. Penis hasedi de bardağı taşıran damlalardan biridir elbette… Freud, psikanalizin şu an hâlâ ilgi görmesini belki de en çok kadın psikanalistlere borçludur zira onlar olmasaydı psikanaliz ataerkil bir yapıda çoktan çürümeye bırakılmış olabilirdi.

Evet yanlış duymadınız kadın psikanalistler! Psikanaliz camiası elbette sadece Freud, Jung, Lacan, Fromm, Otto Rank vs. gibi erkeklerden ibaret değil… Kadın cinselliğini doğrudan ele alan Melanie Klein var mesela, sonra ilk kadın psikanalist Emma Eckstein, Freud’un sıkı savunucusu Lou Andreas Salome, Sabina Spielrein, Anna Freud, Françoise Dolto, Maria Bonaparte, Margaret Mahler vs… Meraklısına bu konuya dair yazının sonunda mini bir okuma listesi sunacağım.

Şimdi sadede gelelim, efendim penis hasedi varsa rahim hasedi neden olmasın! Pekala da olur! Çağımızın Nevrotik Kişiliği kitabıyla bilinen kadın psikanalistlerden Karen Horney, kadınların erkeklerle ilişkileri üzerinden tanımlanmasını sorunlu bularak ve kadınlardaki penis hasedinin kökeninde bir penise sahip olma isteğinden çok, kültürün erkeğe sağladığı statü ve tanınma arzusunun bulunduğunu ileri sürmüştür. Erkeklerin başarma hırsını ve arkasında bir isim bırakma ihtiyaçlarının rahim kıskançlığından kaynaklandığını ileri sürerek Freud’un “penis hasedi” olarak adlandırdığı teorisine karşılık olarak erkeklerin kadınların doğurganlık ve annelik özelliğini kıskanmasını açımladığı kavramı “rahim hasedi”ni ortaya atmıştır da içimize sular seller serpmiştir.

Özellikle kadın nefretiyle kol kola gezen erkeklere Horney’nin ortaya attığı rahim hasedi perspektifinden bakmayı öneriyorum. Bu belki de öyle bir haset ve bedensel imkânsızlığa duyulan öyle bir isyan ki medyada, politikada, evde, edebiyatta her yerde kendisini ısrarla baş rolde göstermek isteyen bir erkek kitlesi sunuyor. Çok uzağa gitmeye gerek yok televizyon programlarından de epey aşina değil miyiz buna? Nerede bir olay orada artık görmekten gına gelen uzman erkek kişileri. Psikiyatristinden tutun da gazetecisine kadar… Her yer asker koğuşu gibi. Erkek egemen sistemin bize dayattığı ezberler bunlar. “Bilir kişi errrkek olur!” Üreten, yaratan, sesini çıkaran kadınlar bu bağlamda epey rahatsızlık veriyorlar belli ki… Bir şeyler fazla geliyor. Çünkü kadının sahip olduğu güç, erkeğin asla sahip olamayacağı bir şeyi hatırlatıyor erkek canlısına. Bu eksiklikle başedilemiyor ve bu noktada suni bir güç yaratılmaya çalışılıyor. Yaratılıyor da, yüzyıllardır tıkır tıkır işleyen bir sistem bu…

Toplumsal cinsiyet denilen şeyin kültür, toplum, aile tarafından kurulan, kurgulanan bir şey olduğunu düşünüyorum çoğu zaman. Bu doğrultuda bize atfedilen özelliklerle yaşamaya çalışan, bu kurguya uyum sağlayan ya da sağla(ya)mayan insan canlılarıyız. Bu bağlamda kadınlık ve erkekliğin çok katmanlı yapısı belli başlı şeylere indirgeniyor oysa ne tek bir erkeklikten ne de tek bir kadınlıktan söz edilebilir. Hepimizin içinde değişik oranlarda ve bilinç/bilinçdışı düzeylerde dişil, eril yanlar, biseksüel, homoseksüel taraflar olabilir. Bu oran ancak bize özgüdür, kendi yaşamsal tarihimizle belirlenir ve her birimiz kendimize özgü bir şekilde bunu geliştiririz. Yani mesele bu yazıda kısaca yer vermeye çalıştığım penis-rahim hasedinden ziyade penis ve rahimin temsil ettiği dişil-eril yanlarımızı fark ederek ve bunların getirdiği zenginlikleri ve dahi eksiklikleri de görerek iki tarafın birbiriyle uyumlanmasını, bütünleşmesini sağlamak. Bundan bir kompleks, narsisistik bir örselenme çıkarmak değil. Çünkü ancak içimizdeki eril-dişil yanlara temas ederek sağlıklı bir annelik/babalık işlevinden de söz edebiliriz. Annelik/babalık işlevi derken illa çocuk yetiştirmekten bahsetmiyorum. Annelik/babalık işlevi çocuk yetiştirmenin çok daha ötesinde anlamlar barındırır hem iç hem de dış dünyamıza dair. Bir kadında da babalık işlevi olabilir, bir erkekte de annelik işlevi… Bu işlev kendimizle kurduğumuz ilişkiden tutun da hayatın birçok alanında kendisini gösterir. İki işlevin birbiriyle işbirliği kurabilmesi çok kıymetlidir. İçselleştirdiğimiz anne-babamızla ilişkilerimizi çalışmak, eril-dişil yanlarımıza temas etmemizi de sağlayacaktır. Dışarıdaki kadın-erkek çatışmasına bir de kendi içimizdeki eril-dişil tarafların mücadelesinden bakmak bizleri eminim çok farklı yerlere taşıyacaktır zira dış dünyada gördüğümüz çoğu zaman iç dünyamızın da bir yansıması aslında.

(Kadın nefreti elbette sadece erkeğe özgü bir şey değil. Kadının kadından nefret edişine de epey tanık oluyoruz. Kayınvalide-gelin kavgalarından tutun da entelektüel camiadaki saldırgan tutumlara kadar… Bu nefreti de yine içimizdeki eril ve dişilin çatışmasından, içimizdeki erilin ötekinin dişiliyle ya da tam tersiyle çatışma bağlamında da okuyabiliriz. )

Cümlemize kendi kadınsı ve erkeksi taraflarımızla barışacağımız günler dilerken -bu yazıyı yazarken de yararlandığım- psikanaliz literatüründe kadınlık mevzusunun işlendiği birkaç Türkçe kaynağa dikkat çekmek isterim;

Ruhun Kadınları- Isabelle Mons, Yapı Kredi Yayınları

Kadınlık Kadınlara Nasıl Gelir, Jacqueline Godfrind, Bağlam Yayınları

Kadınlık, Yeniden, Haz.: Bella Habip, İthaki Yayınları

Kadınlığın Uzun ve Dolambaçlı Yolu, Elda Abrevaya, Bağlam Yayınları

Bir de Clarissa P. Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar’ını şayet hâlâ okumadıysanız şimdi kendinize bir güzellik yapmanızı ve kadınlar gününün şerefine o kitabı okumaya başlamanızı ısrarla, sevgiyle, heyecanla öneririm.

Bu yazımı hayatın kendisinin çok etkili bir terapist olduğunu düşünen Karen Horney’nin bir sözüyle bitireyim;

“Kaygılar bizi eyleme götürmeli, depresyona değil.”


Tuğçe Isıyel Kimdir?

Klinik Psikolog/Psikoterapist. Londra'da Middlesex Üniversitesi'nde ve Türkiye'de psikanalizle ilgili çeşitli eğitimler aldı. EFTA-Avrupa Aile Terapisi Derneği (European Family Therapy Association) tarafından sertifikalanan Aile ve Çift Terapisi eğitiminin temel ve ileri düzeyini tamamladı. Kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin, çift ve aile alanında psikoterapist olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda “Psikanalitik Edebiyat Okumaları” isimli bir atölye çalışması yürütüyor ve çeşitli dergilerde inceleme, deneme, eleştiri türünde yazılar yazıyor. Ya Hiç Karşılaşmasaydık isimli kitabın yazarıdır. Tezer Özlü’ye Armağan kitabına yazılarıyla katkıda bulunmuş, İstanbul’un Sakinleri adlı öykü kitabını ise yayıma hazırlamıştır.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR