Mehmet Ali Ağaoğulları: Hepimiz tiranın suç ortağıyız

Cumartesi, 7 Mart, 2020
Siyasal düşünceler tarihi konusunda Türkiye’nin en önemli akademisyen ve düşünürlerinden olan Prof. Dr. Mehmet Ali Ağaoğulları’na göre suç işleyen bir iktidarı onaylayan, gönüllü kullukta ısrar eden, siyasal iktidara, devlete, “BİR’e veya tirana biat eden insanlar, iktidarın suçlarına ortaktır. 16. yüzyılın en sarsıcı düşünürlerinden Étienne de La Boétie’nin Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’ini Türkçeye kazandırmış olan Ağaoğulları’na göre siyasal iktidarın ortaya çıkmasıyla birlikte insan özgürlüğü yitirmiştir ve bunu geri kazanması için öncelikle gönüllü kulluktan vazgeçmesi gerekir. Ama bu çok zordur. Zira, başkasına zincir vurabilmemiz için, kendimize zincir vurulmasını kabulleniriz.

Neden boyun eğeriz? Her gün sızlanıp şikayet ettiğimiz tirandan, diktatörden nasıl kurtuluruz? Bir tiranı alaşağı ettiğimiz halde neden onun yerine bir başkasını koyarız? Neden özgürlük mücadelesi hiç sonlanmaz? Dahası, özgürlük zannettiğimiz şey ne kadar özgürlüktür?

Siyasal düşünceler tarihine damgasını vurmuş olan, XVI. yüzyıl düşünürlerinden Étienne de La Boétie, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev eserinde, tiran veya diktatörle yönetilenler arasındaki bağlara ilişkin soruları şöyle sürdürür: “Eğer siz vermediyseniz, sizi gözetlediği bu kadar gözü nereden buldu? Sizden almadıysa, nasıl oluyor da sizleri dövdüğü bu kadar çok eli olabiliyor? Kentlerinizi çiğnediği ayaklar sizinkiler değilse bunları nereden almıştır?”

Dünyada popülist tiranlar arttıkça, 500 yıl önce La Boétie’nin sorduğu bu sarsıcı soruları kendimize sormaya devam edeceğiz. Bu nedenle La Boétie’nin eserini Türkçeye kazandırmakla yetinmeyip üzerine çok zihin açıcı değerlendirmeler de yazmış olan, çeyrek asır boyunca Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenci yetiştirmiş, Türkiye’nin bu alandaki en önemli düşünürlerinden olan Prof. Dr. Mehmet Ali Ağaoğulları’nın kapısını çaldık. Sağ olsun, şimdiye kadar hiç böylesi bir söyleşi vermemiş olan hocam, eski öğrencisi olduğum için bana torpil geçti ve Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de altını çizdiğim onlarca paragrafı sabırla dinleyip “kulluğumuza” ilişkin aydınlatıcı fikirlerini paylaştı. La Boétie ve Ağaoğulları’na kulak verelim…

Sizinle, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev eserini Türkçeye çevirdiğiniz ve bu eser üzerine çok ayrıntılı bir analiz yaptığınız XVI. yüzyıl düşünürlerinden Étienne de La Boétie’nin tirana ve hükmedilenlere ilişkin düşüncelerini konuşmak istiyoruz. Kitabın ortasından başlayalım: Yasa ve özgürlük. Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev üzerine yazdığınız makalede şu tespiti yapıyorsunuz: “Uyrukların büyülenmişçesine tirana-egemene sevgi duymaları, insan doğasının yozlaşmasının en açık belirtisidir. Düzeni simgeleyen tirana karşı duyulan sevginin yetersiz olması, egemenin belirlediği yasalara karşı çıkıp bunları çiğnemek anlamına gelir. Bu bakımdan herkes yasalara uyulup uyulmadığını kontrol edip, başkalarını yasalara olan bağlılık ölçütleriyle değerlendirerek, kendiliğinden, düzenin gönüllü koruyucusu olur. Söylev’de özgürlüğün yadsınması olarak görülen bu yasa sevgisi ya da yasaya bağlılık, her kişiyi egemenin suç ortağı yapar. Tirana boyun eğip hükmetme-hükmedilme ağlarının içine gömülüp kalmak, insanlar arasındaki dostluğun yok olması demektir…”

La Boétie böyle derken, Rousseau’ya göreyse yasalara uymaktır özgürlük. Çünkü ona göre yasaları biz yaptığımız için, aslında yasalara uyarken kendimize uymuş oluyoruz. Oysa pratikte yasayı sen yapmıyorsun, dolayısıyla da kendine değil, yasayı yapana uyuyor veya boyun eğiyorsun.

‘KORKU, BOYUN EĞMEYİ AÇIKLAMAYA YETMEZ’

La Boétie tiran ve “gönüllü kul” arasındaki ilişki için şöyle diyor: “Yüz kişi, bin kişi tek bir kişiye katlanıyorsa, bu insanlar ona karşı çıkmak istemiyorlar, kendilerini bunu yapmaktan alıkoyuyorlar demektir. Bu korkaklık değil de, hor görme ve küçümseme değil midir? Fakat yüz kişi, bin kişi değil de yüz ülke, bin kent ve içlerinde en iyisi köle ve serf durumuna indirgenmiş bir milyon insan tek bir kişiye saldırmıyorsa, bu durumu nasıl adlandırabiliriz? Alçaklık mıdır bu? Oysa, her erdemsizliğin daha ileriye gidemeyeceği doğal bir sınır vardır. İki kişi tek kişiden çekinebilir; on kişinin de çekinmesi olasıdır. Fakat bin kişi, bir milyon kişi, bin kent, eğer kendilerini tek bir kişiye karşı koruyamıyorlarsa bu korkaklık değildir.” Peki aslında tirandan korkmuyorsak, neden ona boyun eğeriz?

Siyasal iktidar, Max Weber’in deyişiyle “meşru şiddet kullanma tekelini” elinde bulundurur. Zaten siyasal iktidarın var olması, varlığını sürdürmesi için bu meşruluğun sağlanması gerekiyor. Öte yandan siyasal iktidar bu şiddeti kullanırken elbette korku salıyor ama bu, boyun eğmeyi açıklamaya yetmez. Salt korkuya dayanan, korku salarak var olan her siyasal iktidar, eninde sonunda yok olmaya mahkumdur. Dolayısıyla siyasal iktidar, kendisini aynı zamanda meşrulukla da donatmak zorunda. Peki bu meşruluğu nasıl sağlar? La Boétie tam da burada siyasal iktidarın özüne değinecektir: Siyasal iktidar bu meşruluğu, gönüllü kulluğu oluşturarak sağlar.

Gönüllü kulluk nasıl sağlanır?

Siyasal iktidar ilk önce hükmetme-boyun eğme ilişkileri üzerine kendini inşa eder. Ve başlangıç aşamasında şiddet kullanma, korku salma olgusu belirleyicidir. Ama dediğim gibi bu, ayakta kalmayı sürdürmesi için yeterli değildir. O nedenle de yönetilenlerin, hem kendisinden korkması hem de kendisini benimsemesi gerekir. Bunun sağlanması, siyasal iktidarın, yönetilenlerin gözünde “meşru” hale gelmesi demektir. La Boétie’ye göre bu da alışkanlıklar ve eğitim sayesinde olur. La Boétie’nin alışkanlıklar ve eğitimden kastı, bir anlamda ideolojik koşullandırmadır.

Moda tabirle “algı yönetimi” mi?

Evet, ama bu, algı yönetiminin de ötesinde bir şey. İnsanların düşünce kalıplarını, dünya görüşlerini ve giderek hayallerini bile biçimlendirecek bir eğitimden söz ediyoruz. Eğitimi de salt okullardakiyle değil, çok daha geniş anlamda ele almak gerekiyor. Yepyeni bir kültürel alan oluşturmak, gündelik yaşamlarında bile nasıl davranacakları, neler hissedip, düşüneceklerini belirleyecek şekilde insanları koşullandırmaktan söz ediyoruz.

Kitabın ortasından girdik ama en başa dönelim: Siyasal iktidar nasıl doğmuştur?

La Boétie’ye göre siyasal iktidarın nasıl doğduğunu açıklamak mümkün değil. Çünkü ona göre siyasal iktidar ve onun kurumsallaşmış biçimi olan devlet rasyonel değildir. Rasyonel, akılcıl olmayan bir şeyi de akıl yoluyla açıklamak, La Boétie’ye göre mümkün değil. O nedenle de La Boétie, siyasal iktidarın nasıl ortaya çıktığı sorusunu tartışmıyor, “bir kaza oldu ve ortaya çıktı” diyor. Öte yandan Marksist antropologların yanıtı, özel mülkiyetin ortaya çıkması yönündedir ki, bu görüş Rousseau’da da vardır. Özel mülkiyetle birlikte insanlar mülklüler ve mülksüzler, giderek yoksullar ve zenginler olarak ayrışmaya başlıyor. Muktedir olan sınıf veya sınıflar, ayrışmış, sınıflara parçalanmış toplumu ayakta tutabilmek için ve varlıklarını, “düzeni” sürdürebilmek için siyasal iktidarı oluşturuyor.

‘İNSAN, BAŞKASINA ZİNCİR VURABİLMEK İÇİN KENDİSİNE ZİNCİR VURULMASINI KABUL EDER’

La Boétie, siyasal iktidarın nasıl ortaya çıktığına eğilmese de, nasıl sürdürülebildiğini, yönetilenleri, tiranın suç ortağı olarak göstererek şöyle izah ediyor: “Zavallı sefil insanlar, akılsız halklar, kötü durumlarında kalmak için direnen ve iyiliklerini göremeyen uluslar! Sizler gözünüzün önünde, en güzel ve en parlak kazançlarınızın götürülüşüne, tarlalarınızın yağmalanmasına, evlerinizin ve eşyalarınızın çalınmasına seyirci kalıyorsunuz. Öyle bir yaşam sürüyorsunuz ki, hiçbir şeyin size ait olduğunu söyleyebilecek durumda değilsiniz. Şimdi, mallarınıza, ailelerinize ve yaşamlarınıza yarım yamalak bile sahip olmak, size büyük bir mutluluk gibi gözüküyor. Tüm bu zarar, bu kötülük, bu yıkım size düşmanlardan gelmiyor; hiç kuşkusuz tek bir düşmandan, yani öylesine yücelttiğiniz, uğruna cesaretle savaşa gidip kendinizi ölüme atmaktan çekinmediğiniz o kişiden geliyor. Size böylesine hakim olan kişinin iki gözü, iki eli, bir bedeni var ve herhangi bir insandan daha başka bir şeye sahip de değil. Yalnızca sizden fazla bir şeyi var: O da sizi ezmek için ona sağlamış olduğunuz üstünlük. Eğer siz vermediyseniz, sizi gözetlediği bu kadar gözü nereden buldu? Sizden almadıysa, nasıl oluyor da sizleri dövdüğü bu kadar çok eli olabiliyor? Kentlerinizi çiğnediği ayaklar sizinkiler değilse bunları nereden almıştır? Sizin tarafınızdan verilmiş olmasa üzerinizde nasıl iktidar olabiliyor? Sizinle anlaşmadıysa sizin üstünüze gitmeye nasıl cesaret edebiliyor? Kendinize ihanet etmeseniz, sizi öldüren bu katilin yardakçısı olmasanız ve sizi yağmalayan bu hırsıza yataklık etmeseniz o ne yapabilir?”

 

La Boétie bu açıdan insanların da tiranla suç ortağı olduğunu söylemiş oluyor. Evet, hepimiz tiranın suç ortağıyız. Peki niye suç ortaklığı yaparız? Siyasal iktidarsız yaşayamayacağımızı zannettiğimiz ve buna koşullandırıldığımız için yaparız bunu. Kendimizi, La Boétie’nin “BİR” dediği siyasal iktidarla, “BİR” dediği devletle, “BİR” dediği tiranla özdeşleştirdiğimiz için yaparız bunu. Yine hem La Boétie hem de Rousseau’nun dediği gibi, siyasal iktidar insanları birbirlerine kırdırarak da hüküm sürer. Dolayısıyla her birey, bir başkasına hükmedebilmek için hükmedilmeye razı olur. Ya da Rousseau’nun değişiyle, her birey, başkasına zincir vurabilmek için kendine zincir vurulmasını kabul eder, hatta ister. İktidarın yapısı, piramidal bir ağ gibi yukarıdan aşağıya tüm toplumu sarar. Burada psikolojik bir bağ da söz konusudur. Çünkü herkes, kendisini siyasal iktidar ve onun başındaki kişiyle, “BİR” ile özdeşleştiriyor. Bu kişi La Boétie’de tirandır ama güncellemek istersek, buna, ülkedeki rejime göre başbakan da diyebilirsiniz, cumhurbaşkanı, diktatör veya devlet başkanı da. Yönetilenler o tepedeki “BİR”e benzemeye çalışır. “BİR”in hükmetme gücünü kendi çevresinde, kendi çapı içinde kullanmak için çabalayıp didinir. İktidar olgusu, başkalarının üzerinde hükmetmektir ve bu olgu, tüm toplumu, tüm bireyleri sarıyor. Herkes hükmetmek istiyor ve bu yüzden de hükmedilmeyi kabul ediyor, hatta istiyor. La Boétie, monarşiler çağının aydını. Dolayısıyla o dönemde siyasal iktidar, devlet dendiğinde, İtalya’daki birkaç kent devleti dışında hemen her yerde monarşiler anlaşılıyor. Ama La Boétie “BİR” derken sadece baştaki kişiyi, tiranı ya da kralı değil, aynı zamanda devleti kastediyor. “BİR”, tek olan, devlettir. O devlette de öne çıkan kişi veya organ olabilir. Fransız Devrimi’nde mesela, açıkça görülen, somut “BİR”, yani kral yok edilir ve onun yerini Konvansiyon alır, buradan da Meclis Hükümeti sistemine geçilir. Artık “BİR”, tek kişi değil ama Konvansiyon’dur. Yani “BİR” yine vardır, çünkü devlet yok edilmemiştir. Ancak Konvansiyon’da ve temel hükümet organı olan Kamu Esenlik Komitesi’nde yine bir kişi öne çıkacaktır ve bu kişi Robespierre olacaktır. La Boétie’ye göre siyasal iktidar ve onun kurumsallaşmış biçimi olan devlet var olduğu sürece, rejim ister diktatörlük, tiranlık, ister cumhuriyet olsun, özgürlük değil, kulluk vardır. Kime kulluk edilir? Devlete.

‘İNSAN, DEVLETİN VARLIĞINI İSTEDİĞİ ANDA ÖZGÜRLÜKTEN SOYUNMUŞTUR’

“Özgürlük öylesine büyük ve öylesine hoş bir iyiliktir ki, bir kez kayboldu mu tüm kötülükler arka arkaya sıralanır” diyor La Boétie ve şöyle devam ediyor: Bu durumdan sonra hâlâ yok olmamış iyilikler ise kullukla yozlaştırıldıklarından dolayı lezzetlerini tümüyle kaybederler. İnsanların arzulamadıkları yalnızca özgürlüktür; bu durum (kanımca) herhangi başka bir nedenden dolayı değil de, insanların özgürlüğü arzulasalar hemen ellerine geçirecekleri için böyledir; eğer bu güzel mirası almayı reddediyorlarsa bu, onun yalnızca çok kolay elde edilebileceğinden dolayıdır.” Bir paradoks değil mi bu?

Evet ama ardından şunu söyleyecektir La Boétie, “insanlar, kulluklarını bir özgürlükmüşçesine yaşarlar.” Aslında özgürlük yitirilmiştir. Özgürlükten kasıt, kişinin bir başkasına bağımlı olmamasıdır. Kendi özgür iradesiyle hareket etmesidir. Kant’ın deyişiyle “ergin olmak.” Ergin olan insan, özgür olan insandır. Kendi vicdanının, yüreğinin sesini duyup ona göre hareket eden, başkalarının kanılarına göre değil, özgürce düşünerek oluşturduğu kanılara göre yaşayan insandır. Ama dediğim gibi, özgürlük yitirilmiştir. Çünkü siyasal iktidarın koşullandırmasıyla birlikte insanların özgürce düşünme yetileri ellerinden alınmıştır. Bizler artık özgürce düşünemeyen, davranamayan insanlarız. Ama La Boétie’nin geniş anlamda “eğitim” dediği ideolojik koşullandırma sayesinde insanlarda bir tür ikinci doğa oluşacaktır. Nedir o ikinci doğa? Kulluk doğası. Özgürlükten feragat etme, kulluğu sevme ve dahası, kulluğu özgürlük zannetme hali. Artık kulluğu benimseyen, özümseyen; siyasal iktidarın gerekliliğini kabul eden, devlet olmadan yaşanılamayacağını düşünen, özgürlüğü terk etmiş olan insanla karşı karşıyayız. İnsan, siyasal iktidarın, devletin varlığını istediği anda, özgürlükten soyunmuştur. İnsan, özgürlüğünden siyasal iktidarın ideolojik koşullandırmasıyla değil, özgür iradesiyle vazgeçtiğini zanneder. Dolayısıyla insan, kulluğu özgür iradesiyle seçtiğini düşünür. Kulluğu özgürce yaşadığımızı sanırız.

O halde Jean-Jacques Rousseau’nun “toplum sözleşmesi” dediği konsensüs tirana kul-köle olma mutabakatı mı?

La Boétie’ye göre evet. Dolayısıyla burada La Boétie’nin tümüyle Rousseau’dan ayrıldığını görüyoruz. “Toplumsal sözleşme yaptık, hepimiz özgür irademizle siyasal iktidarı kurduk, devleti yarattık.” La Boétie’ye göre bu durum özgürlüğün bitişi, kulluğun başlangıcıdır ve siyasal iktidar gönüllü kulluğu sürekli olarak yeniden üretecektir.

‘BİR SİYASAL İKTİDARI YIKIP YENİSİNİ GETİRMEK KULLUKTAN KULLUĞA GEÇİŞTİR’

Fakat insanlar zaman zaman tiranlara isyan eder, onları tahttan veya baştan indirir ve bu devrimlerin sloganı da “özgürlük”tür.

La Boétie’ye göre bunlar özgürlük savaşı değildir, çünkü devlet yerinde kalırken sadece onu temsil eden “BİR”i veya rejimi değiştiriyorsunuz. Bir siyasal rejimi değiştirip yerine bir başka siyasal rejimi getirme hedefindeki isyan, ayaklanma ya da “özgürlük hareketi”, La Boétie’ye göre bir kulluktan başka bir kulluğa geçmektir. Belki isyandan sonra getireceğiniz kulluk daha hafif, yumuşak olabilir. Ama yine devlet olacak. İlk büyük devrim Fransız Devrimi’ydi. Monarşi yıkıldı, kralın, “BİR”in fiziksel varlığı da yok edildi ama onun yerine cumhuriyet yani yeni bir siyasal yapı kuruldu. La Boétie’ye bakarsak, değişen bir şey yok, çünkü devlet hâlâ var. Hâlâ yöneten-yönetilen ayrımı var.

O halde La Boétie bir anarşist midir?

Siyasi açıdan bakılırsa, elbette. Dahası bu tür anarşist fikirleri Antik Çağ’da da bulabiliriz ama La Boétie’yi 19. yüzyıl modern anarşizminin öncüsü olarak kabul etmek de mümkün.

‘LA BOETİE’NİN ASIL DERDİ REJİMLE DEĞİL, DEVLETLE’

Bakunin, Kropotkin gibi anarşist düşünürlerde La Boétie’nin izleri var mı?

Açıkçası okuduklarını zannetmiyorum. Ben de bu konuda herhangi bir bilgiye rastlamadım. Öte yandan La Boétie neden çağdaşı olan Machiavelli veya Hobbes kadar “popüler” değildir? Çünkü o dönemin hemen hemen tüm siyasal düşünürlerinin La Boétie’den taban tabana zıt bir biçimde vurgu yaptıkları nokta şu: “Devlet gerekli.” Devletin rejimi konusundaki görüşleri muhtelif ama varlığının şart olduğu konusunda hemfikirler. Hobbes’a göre monarşik rejim, Rousseau’ya göre demokrasi; ama devlet gerekli. La Boétie, bu anlayışa bütünüyle karşı çıkar. Öte yandan La Boétie bir anlamda kıyıda-köşede kalmış olabilir ama kendi çağında epey tanınan ve okunan bir düşünür. Hatta Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, Fransız Devrimi döneminde yeniden basılır. La Boétie’nin yapıtı, uzun yıllar boyunca genelde tek kişinin diktatörlüğüne, tirana karşı bir tutum metni olarak okunur. Oysa La Boétie’nin asıl derdinin devletle olduğuna dikkat edilmez. Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev ilk başta “Bir’e Karşı” ismiyle yayımlanmıştır. Evet, “BİR”, somut olarak tiran, diktatördür. Cumhuriyetçiler daha sonra bu yapıtı, Louis Bonaparte’a karşı da kullanmıştır. La Boétie’nin asıl derdinin devletle olduğuna ilişkin yaklaşım, ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra gündeme gelmiş, bu anlamda La Boétie yeniden keşfedilmiştir.

Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’e ilişkin makalenizden: “Söylevin yüzeysel bir okunuşu, bu yapıtın tiranlığın bir yergisi biçiminde algılanmasına neden olabilir. Oysa (…) La Boétie’nin amacı, herhangi bir siyasal rejimin yergisini ya da övgüsünü yapmak değildir. Üstelik, siyasetin ne olduğunu açıklamaya yönelen La Boétie, tüm siyasal rejimlerin ya da tüm siyasal iktidar biçimlerinin aynı kapıya çıktıkları, yani hepsinin kötü oldukları inancını taşımaktadır. Fakat böylesine olumsuz bir görüşü benimseyen yazarın ‘radikal bir anarşist’ tutumu takınarak her türlü yetkeyi (otoriteyi) yadsıdığı sanılmasın. Örneğin, aile içinde oluşan iktidar ilişkilerine karşı değildir; dahası, aile büyüklerine itaat etmenin insanın doğal yapısından kaynaklandığını ve aklın buyruğuna uygun düştüğünü açıkça belirtmektedir…”

Evet, La Boétie’nin anarşistliği buraya kadardır. O her türlü iktidar ilişkisini değil, esas olarak siyasal iktidarı eleştirir. Dolayısıyla ona ancak siyasal iktidarı, devleti yadsıyan bir anarşist diyebiliriz.

‘LA BOETİE, TİRANDAN VEYA DEVLETTEN SÖZ ETTİĞİNDE, BU BİR ERKEKTİR’

Ataerkiyle de pek sorunu yok gibi. Nitekim tiranı betimlerken “kadınsı”, “erkekçik” diyor ve boyun eğenleri efemine gösteriyor…

Tam olarak böyle! Günümüzde hâlâ devam olan cinsiyetçi söylem o dönemde daha da yaygın. Her ne kadar kâğıt üstünde kadınlar bazı haklar kazanmış olsalar bile, bu haklardan ne kadar yararlanabildikleri ortada. Norveç, İsveç, İzlanda gibi birkaç Kuzey ülkesi hariç, toplumsal cinsiyet eşitliğinin hayata geçirilmediği açık. Türkiye gibi ülkelerde bu durum çok daha vahim. İnsanın en temel haklarından biri yaşam hakkıdır. Türkiye’de kadınlar açısından bu hak bile tehdit altındadır. Hemen her gün, birden fazla kadının öldürüldüğünü görüyoruz. La Boétie’nin tiranı veya yozlaştırılmış, kulluklaştırılmış halkı efemine olarak betimlemesi, kadın-erkek eşitliğini benimsemediğini gösteriyor. Dolayısıyla kadın-erkek arasındaki iktidar ilişkisini de kabul ediyor, denebilir.

Oysa pek çok feminist kuramcı, siyasal iktidarın özünde bu iktidar ilişkisinin yattığını söylüyor. Dolayısıyla nasıl oluyor da kendi çağının çok ötesinde bir siyasal iktidar analizi ve eleştirisi yapabilmiş olan La Boétie, tam da dertlendiği siyasal iktidarın bir kaynağı olarak gösterilebilecek ataerkilliği ıskalıyor?

Bu anlamda La Boétie’nin büyük ölçüde kendi çağının hakim ideolojisinin etkisinde olduğunu, ataerkil ideolojinin dışına çıkamadığını söylemek mümkün. Demin de söylediğim gibi kendisi siyasal iktidarın oluşumuna değinmez veya bunu bir “kaza” olarak görür. Öte yandan gerek tiran gerekse devletten söz ettiğinde, bu bir erkektir ya da buna erkekliği yakıştırır.

‘TİRANDAN KURTULMAK İÇİN AYAKLANMAYA BİLE GEREK YOK, BİAT ETMEYİN YETER’

Gelelim La Boétie’nin bir “devrimci-militan” olarak algılanmasına yol açan, tirana, diktatöre karşı halka verdiği tavsiyeye… Şöyle diyor: “Hayvanların bile sezinleyemeyeceği ya da katlanamayacağı tüm bu kötülüklerden kurtulabilirsiniz. Bunun için kurtulmaya çabalamanız gerekmez, yalnızca kurtulmak istemeniz yeterli olacaktır. Kulluk etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir. Onu itmenizi ya da dengesini bozmanızı istemiyorum. Fakat yalnızca onu desteklemeyin; işte o zaman onun altından kaidesi çekilmiş bir Colosse gibi tüm ağırlığıyla düşüp parçalandığını göreceksiniz…”

Görüldüğü gibi La Boétie ayaklanma çağrısı yapmıyor aslında. Çünkü ona göre tirandan kurtulmak için ayaklanmaya bile gerek yok. Burada bir bakıma, Gandhi’de karşılığını bulmuş olan sivil itaatsizlik düşüncesini ortaya koyuyor La Boétie: Biat etmeyin, boyun eğmeyin, iktidar kendiliğinden yıkılacaktır. Fakat La Boétie’nin Colosse heykeli ve altındaki kaideye dikkat çekmesi boşuna değil. Dünyanın yedi harikasından biri olan Rodos’taki devasa Helios, belki de Apollon heykelidir bu. Heykel, baştaki kralı, tiranı, diktatörü simgeliyor ama onun altında, onu ayakta tutan bir kaide var. La Boétie, heykelin kaidesi derken devleti kastediyor. Tirana itaat etmediğiniz zaman, devrilir. Ama kaide kaldığı sürece, yerine başka bir tiran gelir. Yıkılması gereken sadece tiran değil, devlettir. Özgürleşmek istiyorsanız, sadece heykeli değil, kaideyi de yıkmanız gerekir. Aksi halde yöneten-yönetilen hiyerarşisi, toplumu bütünüyle saran iktidar ağları varlığını sürdürecektir. İnsanlar yine başka insanlara boyun eğecektir. Devlet varsa, özgürlük yoktur. Elbette “itaat etmeyin” demek kolay. Peki itaat etmememiz nasıl mümkün? Kant’ın dediği gibi, ergin olmamızla mümkün. Özgürlük bilincine sahip olmamız lazım. La Boétie’ye göre gerçek doğamız özgür olmak, özgür yaşamaktır. O halde gerçek doğamıza dönmemiz gerekiyor. Peki bunu nasıl yapacağız? İşte tıkanma noktası burada. Çünkü La Boétie’ye göre gerçek doğamıza dönme isteğimizi ortadan kaldıran, Althusser’in deyişiyle, devletin ideolojik aygıtlarının ta kendisidir. Bu aygıtların yönlendirmesi nedeniyle insanlar özgürlüklerini unutmuş, gönüllü kulluğu benimsemiş, hatta sevmiş, bunun dışında bir yaşamın olamayacağını düşünür vaziyetteler. Dolayısıyla bu insanların itaat etmemelerini, tirandan desteklerini çekmelerini beklemek de zor. Hem kolay görünüyor, hem de neredeyse imkânsız.

 

‘ÖNCELİKLE İNSANLARIN GÖNÜLLÜ KULLUKTAN VAZGEÇMESİNİ SAĞLAMAK GEREKİR’

O halde La Boétie mutlak bir pesimist midir?

Mutlak değil ama epey karamsar. Kitabının sonlarına doğru, entelektüel elitizme kayarak, aydınların yapabileceklerinden söz eder. Bu konuda daha çok Sokratesçi-Platoncu yaklaşımı izlediği görülen La Boétie’ye göre, “İnsanların kendilerini tanımalarına ve tiranlıktan nefret etmelerine yardımcı olacak” bilge kişilerin, aydınların, iktidar tarafından sınırlandırılıp denetlenmeleri olgusu, gönüllü kulluğun sürdürülmesine katkıda bulunan önemli etmenlerden biridir. Salt bu açıdan La Boétie’nin Aydınlanma düşüncesinin bir öncüsü olduğunu da söyleyebiliriz. La Boétie, hâlâ özgürlüğün ne olduğunu bilen ve onu arzulayan insanların bulunduğunu, bunların da aydınlar, entelektüeller olduğunu belirtir. Tüm ideolojik yönlendirmelere rağmen hâlâ siyasal iktidarın dışında konumlanabilen, özgürlüğün ne olduğunu bilen az sayıda insan var. La Boétie, bu insanların harakete geçmesini istiyor. Ama bu insanların hem sayısı çok çok az, hem de imkânları çok kısıtlı. Buradan dönüp dolaşıp Sokrates’e gelebiliriz. Sokrates’i La Boétie’nin sözünü ettiği o aydınlardan biri olarak görürsek; o da Atinalıları aydınlatmaya çalıştı. Ama insanlar kulluğa öylesine koşullanmışlardı ki, Sokrates’in gösterdiği gerçekleri kabullenmek istemediler. Sonuçta Sokrates, Atinalı yurttaşların kurduğu jüri tarafından suçlu görüldü, idama mahkum edildi ve baldıran zehri içmeye zorlandı, kısacası öldürüldü. La Boétie’ye göre aydınların bir misyonu var ve tıpkı Sokrates gibi ölümü göze alarak da olsa bu misyonu yerine getirmek için çabalamaları gerekir. Ama bu mümkün mü? Devleti tamamen ortadan kaldırmaya yeter mi? Yahut siyasal antropologların söylediği gibi, devletli bir toplumdan devletsiz bir topluma geçiş mümkün mü? La Boétie bu konuda karamsar ama umudunu tamamen yitirmiş de değil. Aydınların bir şeyler yapabileceğine inanır o. İlk önce halkın, gönüllü kulluktan vazgeçmesini sağlamak gerekiyor. Ama bunu engellemek üzere de, siyasal iktidarın elinde çeşitli araçlar var.

‘ERDOĞAN BOŞUNA ‘DİNDAR VE KİNDAR NESİL’ DEMİYOR’

La Boétie’nin “yalnızca onu desteklemeyin; işte o zaman onun altından kaidesi çekilmiş bir Colosse gibi tüm ağırlığıyla düşüp parçalandığını göreceksiniz” çağrısını, günümüzde tiranı temsil eden herhangi bir lider veya partiye uyarlayarak “oy vermeyin” çağrısına dönüştürmek, onun görüşlerinin fazla basitleştirilmesi anlamı taşır mı?

Tabii, La Boétie’nin derdi daha büyük. Ama onun görüşlerinin dışına çıkarsak, demokratik bir ülkede, siyasal iktidarı oy vermeyerek değiştirebilirsiniz. O gider, başka bir parti gelir. İnsanlar, herhangi bir siyasal iktidarı, tiranı değiştirme konusunda eğitilebilir, hatta ayaklanabilirler. Ama onun yerine bir başka siyasal iktidarı da getirirler. Öte yandan devlet okulları, maarifi elinde tutuyor. Dolayısıyla anaokulundan itibaren çocukların belli kalıplar içinde yetiştirilmelerini, belli düşüncelerle büyümelerini sağlayacak ciddi imkânlara sahip. İnsanların özgürlüğü talep etmesini istiyorsanız, siyasal iktidarın aşıladığı düşünce kalıplarını kırmanız, ezberi bozmanız gerekiyor. Bu da hiç kolay değil. Her siyasal iktidar kendisine uygun, kulluğu gönüllü yapacak insanlar yetiştirir. Tayyip Erdoğan boşuna “dindar ve kindar nesil” istemiyor. Yine Erdoğan, geçen sene “geçtiğimiz 16 yıla baktığımda, kültür sanat alanında yeteri kadar mesafe kat edememiş olmamızdan dolayı hep hayıflanırım, iç geçiririm” demişti. Dolayısıyla siyasal iktidarın kendi ideolojisine uygun bir kültürel hakimiyet ve nesil oluşturma çabasıyla mücadele etmeniz gerekiyor. Bu hiç de kolay değil.

Ne yapmalı?

Demokratik bir ülkede olsaydık, yapılacak çok şey, çok imkân olurdu. Medyayı kullanabilirdiniz mesela. Ama medya büyük ölçüde siyasal iktidarın elinde. Sosyal medyayı kullanabilirsiniz ama oraya da kısıtlamalar getiriliyor, kullanıcılar cezalandırılıyor. Gösteriler yapabilirsiniz, ama yine karşınızda siyasal iktidarın şiddetini görüyorsunuz. İstanbul Valiliğinin “Savaşa Hayır” denecek her türlü etkinliği yasaklaması mesela… Tüm bunlar, aynı zamanda insanların birbirlerine “kulluklaşmaktan vazgeç” çağrısını, temel hakları talep etmesini, iletmesini engellemeye dönük faaliyetler. Bunu her siyasal iktidar yapar. Kimi şiddetle, kimi eğitimle, kimi sansürle, gerçekleri gizleyerek veya başka yöntemler kullanarak.

‘İKTİDAR HEGEMONYA KURAMADIĞI İÇİN ŞİDDET KULLANIYOR’

Makalenizden iktibasla: “İktidarın baskıya, fiziksel şiddete başvurması, genellikle hegemonya işlevinin başarısız olduğu anlamına gelir. Ancak böyle bir durumda bile hakim ideoloji, halkın bu uygulamayı meşru olarak görmesini sağlar. Tıpkı zorla kabul ettirilen kuralların daha sonra alışkanlıklar yaratarak ideolojiye dönüşmesi gibi, iktidarın olası bir şiddet kullanımını çok önceden doğrulayıp meşru kılmasıyla toplumsal bir kesimin, hatta halkın tümünün üzerinde uygulanan bir baskı, onaylanıp kabul görür. Dahası, çeşitli (maddi ve manevi) biçimler altında beliren bu ‘meşru’ şiddet, halk tarafından özümsenerek yaşamın yarılmaz bir parçasına dönüşür.”

Şiddeti salt çıplak zor kullanımı olarak düşünmeyelim. Örneğin ifade özgürlüğünü engellemek de bir şiddettir, simgesel bir şiddettir. Siyasal iktidar gerektiği zaman ifade özgürlüğünü engellemek için çıplak şiddete de başvurur. Örneğin “savaşa hayır” veya “barışa evet” demenin yasaklanması simgesel bir şiddettir. Bu yasağa uyulmadığında da polisin devreye sokulması ise çıplak şiddettir. Toplumdaki birçok kesim, özellikle de AKP’ye, MHP’ye oy verenler bu şiddeti benimsiyor. İktidarın bu şiddeti uygulaması, bu kesimlerde benimsenmiş vaziyette. Neden? Çünkü iktidarın uyguladığı bu şiddet, bir AKP’linin veya MHP’linin, bir CHP’li veya HDP’li üzerinde tahakküm kurmasını sağlar. AKP’li veya MHP’li bir insan, siyasal iktidarın, kendisinin de bir gün ihtiyaç duyabileceği ifade hürriyetini yasaklamasını bu nedenle destekler. Rousseau’yu hatırlayalım: Başkasına zincir vurabilmek için bize zincir vurulmasına boyun eğeriz.

O halde iktidarın toplumsal kutuplaşmayı tam da bu nedenle sürdürdüğü söylenebilir mi?

Şu anda buna ihtiyacı var ama asıl hedefi herkesi gönüllü kul yapmak, herkesi “BİR”in boyunduruğu altında “birleştirmek.” O zaman zaten çıplak şiddet kullanmasına gerek kalmayacak. Ama siyasal iktidar henüz hegemonyayı kuramamış olduğu için fiziksel şiddete başvuruyor. Erdoğan, kültürel iktidarı ele geçirememiş olmaktan rahatsızlığını dile getirirken bunu kastediyor. AKP hegemonya kuramadığı için “savaşa hayır” diyenlerin, Suriye’den askerlerin çekilmesini isteyenlerin karşısına çıplak şiddeti koyuyor.

‘DESTEĞİMİZİ ÇEKTİĞİMİZDE DEVLET YERİNDE KALIR AMA ‘BİR’ YIKILIR’

Bu durumda çıplak şiddet kullanımını, sadece hegemonya işlevinin başarısızlığının sonucu değil, hegemonya kurmanın ön aşaması olarak da okumak mümkün mü?

Elbette, siyasal iktidar şiddet kullanırken, bunu bir ideolojik koşullandırmanın aracı olarak da işlevselleştirmek istiyor. Dolayısıyla AKP’ye destek veren kişilerin, Erdoğan’a sadakatlerini yeniden yeniden üretmek üzere de kullanılan bir şiddet gösterisi söz konusu. Ama bu, karşı tarafın daha da bilenmesine yol açıyor.

La Boétie, böylesi bir bilenmeden umut devşirir miydi?

Siyasal rejim anlamında evet, olabilir. La Boétie, siyasal iktidardan kurtuluş yoktur demiyor ki! Yeter ki insanlar bilinçlensinler ve iktidara olan desteklerini çeksinler. Desteğimizi çektiğimizde kaide, yani devlet yerinde kalır ama heykel, “BİR” yıkılır.

La Boétie’yle devam edelim: “Tiranı koruyanlar süvari bölükleri, yaya insan sürüleri ya da silahlar değildir. İlk bakışta inanmak istenmez, fakat gerçektir: Tirana destek olan ve tüm ülkeyi kulluk altında tutan hep dört ya da beş kişidir. Her zaman için beş ya da altı kişi tiranın gözüne girmiş, gerek kendilerinden gelen istekle, gerek tiranın çağırmasıyla ona yaklaşmış ve böylece gaddarlıklarının, eğlencelerinin yoldaşı, zevklerinin pezevengi ve yağmaladıklarının ortağı olmuşlardır… Bu altı kişinin de çıkar sağladıkları altı yüz kişisi vardır. Altı kişi tirana ne yapıyorsa, bu altı yüz kişi de, altı kişiye aynı biçimde davranır. Bu altı yüz kişi, buyrukları altında altı bin kişi tutar; kendilerinin para hırslarında ve gaddarlıklarını uygulamalarında yardımcı olmaları, gerektiğinde bu gaddarlıklarını uygulamaları için ve öylesine çok kötülük yapsınlar ki ancak kendilerini yasa ve ceza araçları sayesinde koruyabilsinler diye bu altı bin kişiye, toplumsal konumlarını yükselterek, ya eyaletlerin ya da maliye işlerinin yönetimini verirler. Bunlardan sonra gelenler çok daha fazla kalabalıktır…”

Siyasal iktidar bir saadet zinciri kurar. Piramit gibi, yukarıdan aşağıya bir çıkar ilişkisi söz konusudur. Devletin yapılanması böyledir. Evet, başta bir kişi gözüküyor. Ama onun altında, ona yakın isimler, bakanlar, bürokratlar, siyasetçiler, devlet mevkilerini işgal etmiş insanlar var. Onların altında iktidara yakın işadamları, medya patronları, daha altta memurlar bulunur. Nihayet bu saadet zinciri en altta, devletten kömür, makarna alan yoksul insanlara kadar uzar. Siyasal iktidarın ayakta kalması için sadece şiddet kullanımı yetmediği gibi, ideolojik koşullandırma da yetmez. Onun aynı zamanda paternalist, yani popülist bir şekilde davranması, gönüllü kullara belli maddi çıkarlar sağlaması da gerekir. Onun içindir ki piramidin en üst katmanlarında yer alanlara çok büyük paralar kazandırmakla yetinmiyor, en alttakilere de kömür dağıtıyorsunuz. Böylece iktidar ağlarını devamını sürdürmek, bunları yeniden yeniden üretmek mümkün oluyor. O halde hepimiz siyasal iktidarın suçlarına ortağız. Çünkü onu onaylıyoruz. Jean-Paul Sartre’ın dediği gibi, ortağınıza karşı çıkmadığınız, onun verdiği kararlara itaat ettiğiniz sürece, onun suçlarına da ortaksınız. Dolayısıyla hepimiz suç ortağıyız. La Boétie ise boyun eğen, o suça ortak olan halk için “Özgürlüğüne yeniden kavuşmak amacıyla çorba tasını terk etmeyi akıl edemeyen” diyor. O halde yapılması gereken, insanların bu suça ortak olmaması konusunda bilinçlendirilmesidir. Ama bu hiç kolay değil, hiç.

‘GÖNÜLLÜ KULLUKTA ISRAR, İKTİDARIN SUÇLARINA İŞTİRAKTIR’

Bir toplumun yozlaşması ne demektir?

Suç işleyen bir iktidarı onaylıyorsak, özgürlüğümüzü yitirmiş ve yozlaşmış sayılırız. Dolayısıyla da bu toplum, çöküş içindedir. Suçtan kasıt sadece var olan yasalara aykırı hareket edilmesi değil, çok daha genel. Bir iktidarın işleyeceği en önemli suçlardan biri, insan ve yurttaş haklarını çiğnemesi, bunları ezmesidir. Gerçekleri saklamasıdır. Gereksiz yere halkın üzerinde çıplak şiddet kullanmasıdır. Veya ülkeyi, savunma amacı olmaksızın savaşa sokmasıdır suç. Fakat tam da bu suçlar nedeniyle de rıza üretiyor. Çünkü gönüllü kulluk, suça ortaklık hakim. İnsanlar gönüllü kullukta ısrar ettikleri, siyasal iktidarın aldığı kararları sorgulamadan onayladıkları sürece, onun suçlarına iştirak etmiş olur. Tek çıkış ise özgür düşünmeye, sorgulayabilmeye, Kant’ın tabiriyle erginliğe ikna olmak, gönüllü kulluktan vazgeçmektir. Bunu yaptığımız zaman, gerçeğe giden kapıyı aralamış oluruz. Bunun çok zor olduğunu Kant da söyler. Çünkü insanlar bu durumdan memnunlar. Ne de olsa onların yerine düşünen bir başkası var!

Yahut kulluk etme alışkanlığı, insanda bir tür özgürlük hâline dönüşür…

Tabii, böylece zaten kendini suçlu olarak görmezsin, vicdanen rahat olursun. Vicdanımız kulluk duygusundan, siyasal iktidarın ideolojik yönlendirmesinden bağımsız çalışmaz. Siyasal iktidar, vicdanı da belirliyor.

Söyleşinin başında “özgürlük kaybedilmiştir” demiştiniz. Belki de Existansiyalistlerin (Varoluşçular) “dünyaya fırlatılmış ve sahipsiz bırakılmış” insanları bir sahibe kulluk etmeden yapamıyordur. Bu sahip bir tiran, siyasal iktidar veya tanrı olabilir, değil mi?

Evet, doğru bir saptama bu.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI