Ezgi Koman: Çocuğumuzun bedeni bize değil, çocuğa ait

Pazar, 1 Mart, 2020
Yıllardır çocuk hakları konusunda aktif olarak mücadele yürüten, KHK ile kapatılan Gündem Çocuk Derneği’nin kurucularından Ezgi Koman’a göre “filozof” olarak lanse edilen 10 yaşındaki A.K. farklı ideolojik gruplar tarafından nesneleştirildi, “çocuklukla uyuşmadığı” düşünülen ifadeleri ise birer medyatik, sansasyonel malzeme olarak kullanıldı. Koman’a göre çocuklarla ilgili sorumluluklarımız, bize, ebeveynlere çocuklar üzerinde tahakküm kurma, görüntülerini istediğimiz gibi kamusal alanda yayma hakkı tanımıyor. Çocukların kamusal alanda nesneleştirilmesinin, onları yetişkinlerin dünyasında her türlü tehdit ve şiddete de açık hale getirdiğini söyleyen Koman, çocuklarla ilgili yaptığımız her paylaşım için ilk önce kendimize şunu sormamızı salık veriyor: “Neyin peşindeyiz?”

Türkiye’de saat başı tamamen değişen gündem, bir önceki hayati gündemin üstünden atlamamıza neden oluyor. Dolayısıyla başa gelen hiçbir olaydan ders çıkaracak zaman kalmıyor. Oysa İdlip’te yaşananlar, akabinde binlerce mültecinin Avrupa hudutlarına sürülmesiyle ortaya çıkan korkunç insanlık trajedisi ve müteakip skandallar öncesinde çok hayati bir mesele daha vardı önümüzde: Felsefeye meraklı, kitapların dünyasında dolaşan 10 yaşındaki A.K. üzerinden bu toplumun çocuklarla, çocuklukla korkunç imtihanı.

Muhaliflere göre aydınlık geleceğin bir temsilcisi, iktidar yanlılarına göre “otoriteyle terbiye edilmesi gereken” A.K. hızla nesneleştirildi, mukayese aracı ve giderek nefret objesi haline getirildi. Peki bizi bu korkunç tabloyla karşı karşıya kılan şey neydi?

2000’li yıllardan beri çocuk hakları için mücadele yürüten, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin hayata geçirilmesi için çabalayan, KHK ile kapatılana kadar kurucularından olduğu Gündem Çocuk Derneği’nin koordinatörlüğünü yürüten ve halen Yeni Yaşam gazetesinde çocuk haklarıyla ilgili köşe yazıları yazan Ezgi Koman’a kulak verelim…

Ezgi Koman

Bir sosyal medya kullanıcısı olan Fethi Çağıl, kitabevinde karşılaştığı 10 yaşındaki bir çocuğun, daha ziyade yetişkinlerin okuduğu kitaplarla, felsefeyle, psikolojiyle ilgili olduğunu fark edip videosunu çekiyor, sonra sosyal medyada yayınlıyor ve A.K. üzerinden korkunç bir kutuplaşma bir kez daha görünür oluyor. Çağıl’ın, bir çocukla ayaküstü sohbetini yayınlaması mı, sonrası mı; sizce sorun nerede başladı?

Hepimiz gündelik hayatta ilgimizi çeken insanlarla karşılaşır, onlarla yakın temasta olmak, belki arkadaş, dost olmak isteriz. Bazen bu yakınlığı veya kişisel “keşfi” başkalarına da göstermeye meylederiz. Fakat örneğin görüntüsünü paylaşacağımız kişi bir yetişkinse, çoğunlukla onun rızasını, iznini alırken, böyle bir ihtiyaç hissederken, çocuklar söz konusu olduğunda buna gerek duymuyoruz. Kaldı ki, izin almak da yetmez. Gerek medya mensupları, gerekse sosyal medya kullanıcıları bu tür yayınları yapmadan önce, yapacakları haberlerin, paylaşımların çocuğun yüksek yararına olup olmadığına bakmakla, bunu değerlendirmekle yükümlü. Ne yazık ki sosyal medyada bu tür etik kurallar çok işlemiyor. Neticede de A.K. açısından söz konusu paylaşım bir dizi hak ihlali zincirinin başlangıcı oldu.

Sonraki süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sonrası çok daha feciydi. Okumakla bu kadar az ilgili olan bir toplumun, çok okuyan bir çocuğu bu kadar yüceltmesi şaşırtıcıydı. Ama yapılan güzellemelerden kısa süre sonra da, başka çocuklarla mukayeseler başladı. Dolayısıyla iş sadece A.K.’nin değil, başka çocukların da temel haklarının ihlal edildiği, hedef gösterildiği bir toplu histeriye dönüştü. Farklı ideolojik gruplar, birbirlerine karşı söylemsel savaşı çocukları kullanarak, onların haklarını çiğneyerek sürdürdü. A.K.’ye yapılan güzellemeler giderek kıskançlığa, öfkeye, nefrete ve doğrudan söylemsel saldırıya dönüştü. Bu toplumun “farklı” olanla nasıl ilişki kuracağını bilmediğini, tapınma ve nefret dışında bir duygu geliştiremediğini tekrar gördük. Sonuçta iş sosyal medyadan da taşarak ana akım medyaya A.K.’nin konuk edilmesine, popüler isimler tarafından kendi maksatları uğruna yönlendirilmesine kadar vardı.

.

ÇOCUK GÖRÜNTÜSÜ PAYLAŞIRKEN KENDİMİZE “NEYİN PEŞİNDEYİM?” DİYE SORMALIYIZ

20 Şubat tarihli Yeni Yaşam gazetesindeki yazınızda A.K.’yle ilgili şu soruyu sormuştunuz: “Videoda gördüğümüz çocuk belli ki bilişsel olarak özel yetenekli bir çocuk. Bilişsel olarak özel kapasiteye sahip olan çocukların her zaman duygusal ve fiziksel olarak aynı beceriye sahip olamayabildiklerini biliyor muyuz? Peki ya bu video, A.K’yi her türlü istismara (cinsel, ekonomik, siyasi vb.) açık ederse?” Sizin bu sorunuzdan birkaç gün sonra, Özyeğin Üniversitesi’nin sonradan işten attığı bir çalışanı, A.K.’ye yönelik doğrudan cinsel şiddet çağrısı yaptı…

Bu tür paylaşımların çocuklara yönelik bir tehdide dönüşmesi her zaman ihtimal dahilinde. O yüzden bir yetişkinin daha baştan bizim sorduğumuz soruyu sorarak hareket etmesi, çocuklarla ilgili paylaşımlarını böylesi bir akıl süzgecinden geçirmesi çok hayati.

Peki çok kitap okuyan, yahut başka maharetleri olan bir çocuğun haklarının ihlal edilmemesi, korunması için gözden ırak mı tutulması gerekiyor?

Bir çocuğun anlatımlarını, özellikle de görüntülerini yayınlayanların kendilerine soracağı ilk soru şu olmalı: Neyin peşindeyim? Peşinde olduğum şey, çocuğun yararıyla ne kadar ilgili? Elbette bir çocuk medyada görünür olabilmeli. Çocuk hakları savunucuları olarak zaten tam da bunun için uğraşıyoruz. Medya, kamusal bir alan ve BM Çocuk Hakları Sözleşmesi, çocuğun kamusal alana katılımının önemini vurgular. Sözleşme çocukları yaşamın eşit, ortak bireyleri olarak kabul eder. Bu da elbette çocukların medyada, kamusal alanda görünürlükleriyle sağlanacaktır. Peki bizim yetişkinler olarak yaptığımız sosyal medya paylaşımları, gazetecilerin yaptığı haberler, gerçekten de çocuğun katılımını mı sağlıyor, yoksa çocuk orada sadece bir nesne mi?

Bunu nasıl ayırt edeceğiz?

İster “üstün yetenekli”, ister şiddete maruz bırakılmış bir çocuk olsun; medyada var olmalarıyla, medyaya katılımlarıyla nesneleştirilmeleri arasında çok ince bir çizgi var. Evet, Türkiye’de çocuk koruma mekanizmaları olması gerektiği gibi işlemiyor ama yine de önceliğimiz, çabamız, bu mekanizmalara işlerlik kazandırmak olmalı.

A.K. ETRAFINDA YETİŞKİNLERİN İDEOLOJİK CEPHELEŞMESİ YAŞANDI

.

A.K.’yle tanışan Fethi Çağıl, onun videosunu yayınlamak yerine ne yapmalıydı sizce?

Gerçekten o çocuğa destek olmak istiyorsa öncelikle ebeveynleriyle, öğretmeniyle bu konuda diyalog kurup, bazı özel yetenekleri olan çocuklara ilişkin devletin var olan mekanizmalarına ulaşılıp ulaşılmadığını öğrenebilirdi. Eğer bu mekanizmalara ulaşılmamışsa, ulaşılması için çaba sarf edebilirdi. Bu çabaya rağmen ilerleme kaydedilemediyse, o zaman bu alandaki sivil toplum kuruluşlarıyla ve uzmanlarla iletişime geçilebilirdi. Neticede Twitter’dan bir video paylaşıp olayların kontrolsüz bir biçimde ne yöne evrileceğini beklemek yerine, gerçekten A.K. için yapılabilecek çok fazla şey vardı, var. Sen çocuğun videosunu yayınladığın an amacına ulaştığını düşünürken, çocuk açısından bir dizi hak ihlalinin kapısı daha yeni açılıyor olabilir.

Peki bir video üzerinden oluşan cepheleşme, toplu çılgınlık hâli, genel olarak toplumun çocuk algısına dair bize ne anlatıyor?

Hem ebeveynlerin hem de toplumların bir “ideal çocuk” tanımı var. “İdeal çocuk” tanımının dışında kalan bir çocukla karşılaşıldığında farklı tutumlar sergilenebiliyor. A.K. de önce “ideal çocuk” olarak görüldü. Ama farklı ideolojik grupların çocuk algısı farklı olduğu için, A.K. etrafında yetişkinlerin ideolojik cepheleşmesi yaşandı. Bir kesim A.K.’yi “özgür düşüncenin bir sembolü” olarak görüp yüceltirken, muhafazakâr kesimler ise onu “annesine saygı göstermeyen, otoriteye baş kaldıran, ateist”, dolayısıyla “terbiye edilmesi gereken, kullanılan” bir çocuk olarak kodlamaya başladı. Nefret de bu noktadan itibaren ortaya çıktı. Çocuklar yetişkinlerin egemenlik kurduğu, dolayısıyla her şeye bakışın da yetişkinler tarafından belirlendiği bir dünyada yaşıyor. Yetişkinden de esas olarak beyaz, Türk, Müslüman, hatta mümkünse Sünni erkek kastediliyor. Kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere bunun dışında kalan herkese potansiyel “güvenilmez”, “irrasyonel”, dolayısıyla kontrol edilmesi gereken gözüyle bakılıyor. Hâliyle bu kesimler nefret söylemine çok daha açık maruz kalabiliyorlar. A.K. açısından da bu noktaya varılacağı aslında pekâlâ öngörülebilirdi.

YETİŞKİNLERCE KURGULANAN DÜNYA, ÇOCUKLARIN GELİŞİM HIZIYLA UYUMLU DEĞİL

.

A.K. meselesinde tanık olduğumuz şey, yetişkinlerin egemen olduğu dünyanın bakışının etkileri mi, yoksa özel olarak Türkiye toplumunun yaşadığı ideolojik yarılma mı?

Her iki etmen de belirleyici. Çocuğa bakış tarih boyunca sürekli değişmiştir. Bugünkü algı, mevcut siyasal, ekonomik, kültürel koşullara göre belirlenirken, Ortaçağ’da başkaydı. Yahut Reform, Rönesans, Sanayi Devrimi gibi tarihsel dönemeçler de çocuğa bakış açısında belirleyici olmuştur. Çocuğa verilen değer, toplumda onlara açılan yer, bırakılan alan, bu türden siyasal, ekonomik ve kültürel etkilerle çok yakından ilgili. Aynı şekilde Türkiye’nin mevcut ekonomik, siyasal ve kültürel koşulları da çocuğa bakışı, çocuğa atfedilen anlamı, toplumdaki yerini önemli ölçüde belirliyor. Toplumların ve dönemlerin çocuk tanımı, algısı sabit değil, değişkendir.

Çocuk hakları savunucuları açısından “ideal çocuk” var mı peki?

Hayır, BM Çocuk Haklar Sözleşmesi de, genel olarak çocuk hakları fikriyatı da çocukları yetişkinlerden ayrı görmez. Fakat yüzyılların deneyimiyle, çocukların yetişkinlerden farklı olarak bazı özel gereksinimleri olduğunun altı çizilir. 0-18 yaş aralığı, insan gelişiminin en hızlı evresi ama yetişkinler tarafından kurgulanan dünya bu hızlı gelişime uyumlu değil. O yüzden de çocuklara açılan alan sınırlı. Çocuklar oy kullanmadıkları için siyasetçiler açısından ya gözardı ediliyor veya yine yetişkinlerin oyunu alabilmek için nesneleştirilip işlevselleştirilebiliyorlar. Keza, devletin insan hakları politikalarında çocuklar etkili, belirleyici olamıyorlar. Hiçbir zaman muhatap alınmıyorlar yahut yetişkinlere nazaran şikâyet mekanizmalarına erişmeleri çok zor. Bu nedenle çocuklar, devletlerin veya güç odaklarının ihlallerinden çok daha sert etkileniyorlar. BM Çocuk Hakları Sözleşmesi, 0-18 yaş arası bireylerin de tıpkı yetişkinler gibi bağımsız, hak ve hürriyetleri olduğunun altını çizer.

EBEVEYNLER, ÇOCUKLAR ÜZERİNDE TAHAKKÜM KURMANIN SİNSİ YOLLARINA BAŞVURUYOR

Peki neden çocukların oy kullanma hakkı konusunda yoğun bir mücadele yürütülmüyor?

Aynı soruyu biz de soruyoruz. Yetişkinlerin kurguladığı bir dünyada, çocuklar manipüle edilebilir, kararları da irrasyonel görülüyor. O yüzden de çocuklara oy kullanma, siyasal katılım hakkı tanınmıyor.

Çocuklar gerçekten de manipüle edilebilir, irrasyonel kararlar verebilecek bir yaş aralığında değil mi?

Yetişkinlerin gözünden bakınca böyle. Ama bu bakış sadece çocukları değil, “tekin” görülmeyen sayısız grubu, engellileri, yaşlıları da karar alma süreçlerinin dışında bırakıyor. Kadınların yüzyıllarca siyasal katılım hakkı için mücadele yürütmek zorunda kalması, tam da bu bariyerden kaynaklanıyordu. Çocuklardan da kendilerine biçilen rolleri oynamasını bekliyoruz. A.K.’nin okuduğu kitapları okuyan, otoriteye, inanca bakışı benzer sayısız yetişkin var ama onlara bundan dolayı hayranlık beslemiyor veya öfke duymuyoruz. A.K., bir çocuk olarak kendisine biçilen rolün dışında olduğu için de tüm bunlarla karşılaştı. A.K.’nin çizdiği profil, alışılanın aksine pasif alıcı değil, üzerinde tahakküm kurulması zor bir çocuk olduğu için de nefret duygusu ortaya çıktı. Oysa “sen çocuksun, itaat etmelisin ve sana öğretilenleri tekrarlamalısın!” Bu sadece muhafazakârlar için değil, modern ebeveynler için de geçerli bir yaklaşım. Modern ebeveynler de çocuklar üzerinde tahakküm kurmanın çok sinsi yollarına başvuruyor. Ebeveynler, öğretmenler, çocukları “terbiye ettikleri”, onlar üzerinde egemenlik kurabildikleri, onları yönlendirebildikleri ölçüde sorumluluklarını yerine getirdiklerini, başarılı olduklarını düşünürler. Çocuklarla eşit bir ilişki kurmayı reddediyoruz.

YÜKÜMLÜLÜKLERİMİZ, BİZE ÇOCUKLAR ÜZERİNDE TAHAKKÜM KURMA HAKKI KAZANDIRMAZ

Ama pedagojik olarak ebeveynlerin çocuklarıyla “eşit” bir ilişki kurmalarının yanlış olduğuna dair sayısız görüş var… “Ebeveyn çocuğuyla arkadaş olmayacak, ona annelik, babalık yapacak, onu yönetecek, onu yetişkinliğe hazırlayacak…”

Bir kere bizim çocuklar üzerinde haklarımız yok, bazı sorumluluklarımız var. Elbette onlara bazı şeyleri anlatmak, onlara yol göstermek, onları yetişkinlerin tehlikeli dünyası karşısında koruyup kollamak yükümlülüklerimiz arasında. Ama bu yükümlülüklerimiz, bize çocuklar üzerinde tahakküm kurma hakkı kazandırmıyor.

O halde örneğin gece tek başına dışarı çıkmak isteyen bir çocuğa mani olmamalı mıyız?

Çocuk hakları hareketi olarak çocuk algısı üzerine verdiğimiz tipik örneklerden biri bu. Bir zaman sonra hayat, çocukların bu özgürlüklerini kullanabilecekleri bir noktaya gelebilir. Kadınlar, LGBTİ’ler açısından pek çok yerde bu kazanım sağlanmıştır. Ama çocuk hakları hareketi, çocuğu bağımsız, hak ve özgürlükleri olan bireyler olarak tanımlarken, bize tarihin bu döneminde, yetişkinlerin kurguladığı bu dünyada savaş, şiddet, ayrımcılık gibi uygulamalar karşısında çocukları koruma yükümlülüğü veriyor. Çocuğu gece yarısı, güvensiz bir sokağa bıraktığınızda onun iradesine, özgürlüğüne saygı göstermiş olmuyor, onu korumamış, bilgilendirmemiş veya bir ihtiyacını karşılamamış oluyorsunuz.

EBEVEYNLERİN, ÇOCUKLARININ GÖRÜNTÜLERİNİ YAYINLAMA HAKKI YOK

Çağımızın bir diğer tekinsiz alanı sosyal medya. Pek çok sosyal medya kullanıcısı ebeveyn, çocuklarının en mahrem anlarını, videolarını paylaşıyor. Ebeveynlerin bu paylaşımlar konusunda hak ve sorumlulukları neler? Bir baba, anne, kendi çocuğunun videosunu sosyal medyada yayınlayamaz mı?

Yayınlayamaz! Ebeveynlerin böyle bir hakkı yok. Nitekim Belçika’da bir kişi, çocukluğu boyunca görüntülerini paylaşmış olan annesi aleyhine açtığı davayı kazandı. Elbette hiçbir ebeveyn, çocuklarını herhangi bir şiddete açık etmek üzere paylaşım yapmıyor. Fakat çocuk, bağımsız birer birey olarak değil, anne-babaya ait, onların bir uzantısı olarak görülüyor. Oysa çocuğa kendi bedeninizin, elinizin, yüzünüzün, kolunuzun bir uzantısı muamelesi yapamazsınız. O sizden ayrı, bağımsız bir birey. Kendi yüzünüzü paylaşma hakkınız var ama çocuğunuzun fotoğrafını, videosunu paylaşmak gibi bir hakkınız yok. Bedeniniz kadar görüntünüz de sadece ve sadece size aittir.

Çocuklarımız bize ait değil mi?

Çocuğumuzun bedeni bize değil, çocuğa ait. Nasıl ki bizim bedenimiz başkasına ait değilse, onlarınki de bize ait değil. Fakat kullandığımız dil bile bu hakka riayet etmediğimizi gösteriyor. Çocuk karnesini alır, “karnemizi aldık” deriz. “Bugün hastalandık, okula gitmedik”, “dişlerimiz çıktı”… Çocuğu o kadar kendimize ait görüyoruz ki, dili bile böyle kuruyoruz. Oysa “diş çıkarıyoruz” değil, “diş çıkarıyor”, “hastalandık” değil, “hastalandı”… O çocuğu siz doğurdunuz, siz büyüttünüz ama o, sizden bağımsız bir birey. Çocuğun temel ihtiyaçlarını karşıladığımızda, güvenliğini sağladığımızda, eğitimini üstlendiğimizde hatta onu sevip önemsediğimizde sadece sorumluluğumuzu yerine getirmiş oluyoruz. Bu sorumluluğu yerine getirmek, onun üzerinde tahakküm kurma hakkı tanımıyor bize.

A.K.’NİN ‘ÇOCUKLUKLA UYUŞMAYAN’ İFADELERİ SANSASYONEL MALZEME OLARAK KULLANILDI

O halde örneğin A.K.’nin kameralara konuşması, fikirlerini ifade etmesi onun hakkı değil mi? Çocuğu korumakla özgürlüğünü sınırlandırmak arasındaki dengeyi nasıl sağlayabiliriz?

Çocuklar, hak ve özgürlüklere sahip bağımsız bireyler olarak kamusal bir alan olan medyada düşüncelerini ifade etme hakkına sahipler. Peki medya gerçekten A.K.’nin düşünceleriyle mi, yoksa onu yetişkinlerin bakışı üzerinden nesneleştirmekle mi ilgiliydi? A.K. örneğin, eğitim müfredatıyla ilgili bir çalışmaya çağrılıp görüşleri mi dinlendi? O çocuğun “yetişkince”, “çocukluğa yakışmayan”, “çocuklukla uyuşmayan” ifadeleri birer medyatik, sansasyonel malzeme olarak kullanıldı. Bakın, zaten Türkiye’de çocuklar “sıra dışı” örnekler olmadan medyada görünür olamıyorlar. Ya bir felaketteki acının sembolize edilmesi için gözyaşı dökerken, ya batan mülteci botunda yaşamını kaybedip kıyıya vururken, ya cinsel şiddet ve istismar dolayısıyla, yahut A.K.’de olduğu gibi “parlak”, “sıra dışı” örnekler ortaya çıktığında medyada yer alabiliyorlar. Ama çocukların gerçek sorunları, hakları, talepleri görünür olamıyor. Türkiye’de çocuklar, nüfusun yaklaşık yüzde 30’unu oluşturdukları halde medyada yer alma oranları yüzde 3, 4 arasında. Öte yandan bunca yıldır çocuk hakları hareketi, insan hakları savunucuları, sivil toplum, iletişim uzmanları bu konuda medyayla çalıştığı halde, A.K. konusunda çok çok kötü bir sınav verildi. Sosyal medyayı bir kenara bırakalım, çünkü oradaki işleyiş farklı. Fakat ana akım medyayla birlikte muhalif medya da bu konuda kötü bir sınav verdi.

Nasıl?

Çocuğun görüntüleri yayınlandı, konu yanlış tartışıldı, ismi verildi. Mesela siz bu söyleşide A.K.’nin ismini açık verecek misiniz, bilemiyorum ama verirseniz yanlış olur.

Neden?

Çocuğa ilişkin kişisel verileri bu şekilde paylaştığınızda, onu aynı zamanda koruyabiliyor musunuz? Bakın, tüm bu süreç Özyeğin Üniversitesi’ndeki bir çalışanın A.K.’yi cinsel şiddet tehdidine açık bıraktı. Çocuğun ismini, resmini verdiğimizde bu ne işe yarayacak? Hakikaten, neyin peşindeyiz?

ÇOCUKLUK, YETİŞKİNLİĞİN HAZIRLIK AŞAMASI DEĞİLDİR

.

Sizce neyin peşindeyiz?

Her anımızı, özellikle de çocuklara ilişkin her tür bilgiyi kamusal alanda paylaşma konusunda ciddi bir aymazlık var. Neticede bu süreçte 10 yaşındaki bir çocuğun görüntülerini tüm yetişkinler, kendi çıkarları için kullandılar. Ayrıca biz çocukluğu, yetişkinliğe hazırlığın gerçekleştiği geçici bir dönem olarak görüyoruz. Yetişkinlikten de hayatla, hayattaki sorunlarla ilgilenme, sorunların çözümü için örgütlenme, inisiyatif alma sürecini anlıyoruz. Oysa aynı haklara 18 yaş altı insanlar da sahip. Yani çocukluk, yetişkinliğin hazırlık aşaması değildir. Çocukluk, kendine has bazı özellikleriyle, sadece gelecekte değil, şu anda da değeri olan bir dönem…

Greta Thunberg de A.K. ile aynı yaşlardayken iklim krizi üzerine eylemlere başladı. Thunberg artık tüm dünyada tanınan, Time dergisine kapak olan, iklim krizine karşı eylemlerin başını çeken, hemen her gün medyada yer alan bir çocuk. Thunberg çok ciddi bir destekçi kitlesi olmakla beraber, belli çevreler açısından da bir nefret objesi. Sağcıların kahir ekseriyeti de “Greta bir çocuk, eyleme değil okula gitsin” diyor. Thunberg’in ismini, fotoğraflarını, düşüncelerini yaygınlaştırırken, neden A.K.’ni isminin baş harfleriyle anıp gizleyelim? Arada nasıl bir fark var?

Greta Thunberg için “önce okulunu bitirsin” lafı, tam da onun öncelikle yetişkinliğe hazırlık aşaması olarak görülen çocukluk evresini bitirmesi beklentisini ifade ediyordu. Oysa Greta, ebeveynlerinin de doğrudan Greta’yı, onun görüşlerini önceleyen tutumu sayesinde dünyanın önde gelen iklim aktivistlerinden biri oldu, pek çok şeyi de başardı. Greta’yla ilgili haber olan şeyler, onun fikir ve eylemleri. Oysa biz A.K.’nin fikirlerine, taleplerine değil, onun “büyümüş de küçülmüş”, nesneleştirilmiş, herkesin kendisi için işlevselleştirmeye çalıştığı haline tanık olduk. Kimse A.K.’nin gerçek fikirlerini merak etmiyor zaten. Herkes onun nesneleştirilmiş, özneliği elinden alınmış haliyle ilgili. Bir gün Gazete Duvar çıkıp A.K. ile örneğin Platon’un Devlet kitabı, yahut eğitim sistemi veya başka bir mesele üzerine röportaj yaparsa, gerçekten A.K.’nin fikirlerini merak ederse, işte o zaman A.K.’yi görmüş oluruz ve bunda bir sakınca da yok. Yetişkinlerin kesinlikle çocukları bir tahakküm nesnesi olarak görmemesi, onları düşünceleri, özgürlükleri, potansiyelleri olan varlıklar olarak kabul etmesi gerekiyor. Yetişkinlerin esas rolü, çocukların kendi potansiyellerini geliştirmesi ve gerçekleştirmesi için yardımcı olmak. Bu “yardımcılıkta” da gözetilecek esas ilke, çocuğun yüksek yararıdır.

DEVLET DE ÇOCUKLARI KENDİ BEKASI İÇİN İŞLEVSELLEŞTİRMEK İSTİYOR

Peki devletin çocuğa karşı görev ve sorumlulukları neler?

Türkiye, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin imzacısı, tarafı. Dolayısıyla yapması gerekenler son derece net. Devlet hem çocukların haklarını ihlal etmeyecek, hem ihlalcilere karşı koruyucu mekanizmalar kuracak, hem de ihlal gerçekleşmişse, çocuğun yüksek yararı gözetilerek en etkili adalet mekanizmalarını işletecek, cezasız bırakmayacak. Ayrıca devlet, çocukların hak ve özgürlüklerinin hayata geçirilmesi için olanaklar sağlamakla yükümlü. Ama tabii ki bunların hiçbiri olması gerektiği gibi işlemiyor. Çünkü devlet de çocukları, kendi bekası için işlevselleştirmek istiyor. Bir dönemin “varlığı vatana armağan edilen” “Türk vatandaşı” hedefiyle eğitim sistemi de yakın dönemin “kindar ve dindar nesil” arzusu da, buna işaret ediyor.

Türkiye’nin BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne koyduğu çekinceler var mı?

Tabii, sözleşmenin anadil ve kültürel haklarla ilgili maddelerine çekince kondu. Bu çekinceler hala devam ediyor. Ayrıca 1990 yılında, sözleşmenin kabulü ile ilgili TBMM’de yapılan bir oturumda, milletvekillerin hemen hepsi, “biz bu sözleşmeyi kabul edersek çocuklar dernek kurabilecekler” diyerek bunu büyük bir tehlike olarak değerlendirmişler ve bu maddeye de çekince konulmasını istemişlerdi. Çocukların örgütlenme özgürlükleri tehlike olarak görülmüştü. Bu konuda değişen çok fazla bir durum yok. Nitekim Kürt çocukları sokağa çıkmaya, örgütlenmeye başladıklarında, önce 2004’te Mersin’de iki çocuğun bayrak yaktığı iddiasıyla hedef haline geldi, sonra da 2006’da Diyarbakır başta olmak üzere bölgeye yayılan olaylarda. Bu olaylardan sonra TMK’da değişiklik yapılarak “taş atan çocukların” hapse atılmasının önü açıldı. Gezi’de de çocukların hem fiziken hem de söylemsel olarak hedef alındığını gördük.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI