Şehitler tepesi dolu, sorumlu kürsüsü boş

Cumartesi, 29 Şubat, 2020
Yanlıştan doğan sorunun halli için, birinci dereceden sorumlu olan çizgide hizalanma gereğini anlatmak, “İdlib’de ne işimiz olduğunu” izah etmekten daha zor aslında. Askerin moralini bozma argümanı açısından da, can güvenliklerini önemsiz bir detaya çeviren tutumdan askerin moral bulduğunu düşünmek için bir neden yok.

İdlib’de yaşananlar, sarsıcı kayıplar ve bu sürecin içindeki bütün gelişmeler, her biri birbirinden trajik ihtimalleri açık tutuyor. Bugün içinde bulunulan tablonun, bu ihtimallerden hangisinin gerçekleşeceğinden bağımsız olarak, bir seri yeni gelişmeyi başlatacağını veya hızlandıracağını da görmek lazım. Olayın askeri, diplomatik, stratejik sonuçları ve tamamen yeni bir süreç olarak tetikleyecekleri hakkında konunun uzmanları tartışılıyor. Meselenin siyasi cephesinin de -son yıllarda çok sık kullanılmasına rağmen hâlâ geçerliliğini fazlasıyla koruyan- “artık hiçbir şeyin aynı olmayacağı” bir zemine oturduğu açık. İdlib’de yaşananlar ve bu gelişmenin siyasi sonuçları hakkında pek çok şey söylenebilir elbette. En belirgin olanlarından biri, uzunca bir süredir dış politika gerilimlerini iç politikada -kimilerine göre başarılı, kimilerine göre aşırı- kullanan, siyasi kaldıraç olarak değerlendiren iktidarın, elverişli bu enstrümanı yine kendi eliyle imha etmiş olduğudur. Bunun en kuvvetli göstergesi, şehitler tepesinin dolmasına rağmen sorumluluk (sahiplik) kürsüsünün boşaltılmış olması. Bu konuları gerekçe yaparak tabanını arkasında toplanmaya çağıran siyasi irade, talep ettiği konsolidasyonu oluşturacakların önüne çıkmaktan imtina ediyor. 33 askerin kaybı sırasında halkın karşısına valiyi çıkartmak kimseyi sorumluluktan kurtarmaya yetmez ama meselenin sahibi havasından fena halde düşürür. Hamasetin sürdürülebilmesi veya “göbeğimizi kendimiz keseriz” söyleminin inandırıcılığı, bu iddiaları her zeminde sahiplenecek aktörlerle mümkün.

Ülkenin beka davası olarak sunulan bir meselede büyük infial yaratacak gelişmenin ardından iktidarın reaksiyonunun dengesizliği, sadece bir iletişim hatası olarak yorumlanmayacak kadar ciddi. Ağır bir kriz halinde derinleşen, ülkeyle birlikte iktidarın kendisini de tüketen siyasi kapasite sorununu apaçık gösteren bir tablo bu. Öncelikle, iktidarın dış politika gerilimlerini ve savaş rüzgarlarını kendisi için avantajlı biçimde kullanabildiği ezberinin artık geçerli olmadığını net biçimde söylemek gerek. İktidarın İdlib krizinin tırmandığı son birkaç haftada ama özellikle son olayın etrafındaki 24 saatteki performansı, beceriksizlik ve şaşkınlık gibi uygulamaya dair kavramlarla açıklanmaya müsait değil. Tam tersine bu tür gerilimleri kullanabilmeye fazla hazırlıklı olduğuna inanılan iktidarın, kontrolü tamamen kaybetmesi, meselenin yapısal bir sorun olarak kronikleştiğini gösteriyor. Kayıplarla ilgili doğrulamayı –alıştırarak da olsa- yapmadan, “karşı tarafa verdirilen zarar” haberlerini servis etmek, sosyal medya ve internet erişimini sınırlamaya kalkmak vahim uygulama zaafları olarak işaret edilebilir. Ancak her türlü gerilimi otoriter konsolidasyonun aracı olarak kullanan veya kullanma niyetinde olduğuna kuvvetle inanılan siyasi aktörlerin, meselenin sahibi olduklarını gösterecek kürsüleri dolduramaması, boş bırakmak zorunda kalması daha derin bir siyasi krizi ve ileride ödenmesi kaçınılmaz siyasi bedelleri gösteriyor. Sorumluluktan kaçılarak uzaklaştırılmak istenen bedel, tam da bu kaçış fazla çıplak yaşandığı için gelip üste yapışır.

Yaşananları cesurca sahiplenip halkın karşısına çıkmayan; kayıpları valiye, cevap hamlelerini parti sözcüsüne açıklatan; iletişim engelleme ve manipülasyon çabalarının en kötü örneklerini veren; herkes yaşanan kayıplara odaklanmışken “verilen misliyle karşılıklarla” avuntu üretmeye çalışan; daha ilk anda “mültecileri salma” çaresizliği ile durabildiği yegane meşru-ahlaki zemini çok erken elden çıkartan bir siyaset tarzı, bu tablonun yaratacağı siyasi bedelden -şimdiye kadar becerebildiği gibi- kaçamaz. Ancak bu tablodan iktidarın hâlâ fayda veya fırsat çıkarabileceğinden kuşkulanmak, aksine bu durumu sorgulamanın siyasi bir risk getireceğine inanmak da saflıktan daha ağır ifadeleri hak ediyor. Girilen riskin gerekçeleri konusunda ikna edici olamadan, bunun zahmetine bile girmeden sadece sarsıcı kayıpların yarattığı tepkiden (öfkeden) siyasi destek devşirmeye niyet etmiş veya elinde bundan fazlası kalmamış bir iktidarla karşı karşıyayız. Ancak bunun karşısında “sorumluluk ve ilerideki başka zararlar konusunda eleştiri hakkını rezervde tutarak” devleti yönetenleri şimdilik desteklemek gerektiğini söylemeye devam edenlere de tanık olunuyor. Bu yaklaşım, kendi kurduğu cümleyi yüksek sesle bir kez tekrar etse bile seri mantıksızlığı gayet berrak biçimde görebilir. Yanlıştan doğan sorunun halli için, birinci dereceden sorumlu olan çizgide hizalanma gereğini anlatmak, “İdlib’de ne işimiz olduğunu” izah etmekten daha zor aslında. Askerin moralini bozma argümanı açısından da, can güvenliklerini önemsiz bir detaya çeviren tutumdan askerin moral bulduğunu düşünmek için bir neden yok.

İdlib krizinin ne yöne gideceği, yakın vadede oluşacak “çözümlerin” ne kadar kalıcılığıyla ilgili belirsizlikler devam ediyor. Kendi çıkış stratejisini kurmayı beceremeyeceği anlaşılan Türkiye’ye, uygun ve kabul edilebilir çıkış kapısı gösteren olacak mı? Üzerine yürünen duvarlara çarpmanın yaratacağı hasar ne büyüklükte? Bütün bu soruların cevapları için biraz erken. Ancak süreç nasıl ilerlerse ilerlesin, iç ve dış politikadaki siyasi sonuçlar açısından yeni durumlardan ve yeni başlıklarla tazelenen bir süreklilikten bahsetmek zorundayız. Ekonomik kriz konusunda muhatap olmaktan kaçan, sorunla boğuşan tabanını bu krizde yalnız bırakan bir iktidar performansı izledik. Yerel seçim sürecinde açık hataları ve artık işlemez olan stratejisiyle ürettiği yenilginin sorumluluğunu almayarak onu bir hezimete çevirdiğini de gördük. Şimdi de çok avantajlı gibi durduğu, defalarca kullandığı dış politik gerilimlerinde de iktidarın ciddi biçimde zemin kaybettiğinin tanığı oluyoruz. Üstelik bunlar iktidarın siyasi kapasitesini yükselten çok kritik başlıklar. Yoksullukla temas ve temsil ilişkisi, ekonomik kriz tavrıyla ciddi hasar aldı. Gücünün asli kaynağı olarak gösterilen sandık, seçim yenileme, kayyım ve yetki gaspıyla imha edilmeye devam ediyor. Ekonomiden yargıya, diplomasiden güvenliğe kadar her alanda kendisini de koruyabilecek kurumsal kapasite tahrip ediliyor. Son olarak İdlib krizindeki görünüm de, kullanışlı görünen hamaset enstrümanını fazlasıyla zayıflatmış durumda. Sorumluluk almayarak ödenecek bedelden kaçmaya çalışmak, bu zeminleri kullanarak destek (rıza) devşirmenin yollarını da tıkıyor.

 

 


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI