Kerem Bumin
Kerem Bumin

90'lı yılların Western örnekleri

Cuma, 28 Şubat, 2020
Ele aldığımız filmler, zamanında sayısız örnek barındıran Western'in, göreceli olarak yakın bir zamandan yani 90’lı yıllardan başlayarak karşımıza gelen ve dikkat çeken ‘eklentileri’ daha doğrusu ‘yeni halkaları’… Yanlış anlamaların önüne geçmek için açıklayalım: Bu ‘eklenti’ sözünü ‘gereksiz devam’ veya türün ‘kalıntıları’ gibi yorumlamak yanlış olur çünkü bu örnekler esinlendiği filmler gibi bir ‘devrim’ yaratamasa da çoğu oldukça sağlam hatta bazıları ‘başyapıt’ sayılabilecek yapımlar…

‘Altın çağını’ 1940-50’li yıllarda, özellikle John Ford önderliğinde yaşayan, daha sonra biraz tarz değiştirse de özünden uzaklaşmayan western olarak adlandırabileceğimiz film türü, artık çok sık olmasa da ara sıra yeni örnekler sunuyor ve sanki yaratacağı etkiyi ve ticari potansiyelini sürekli olarak ‘kontrol ediyor’…

‘Stagecoach’(1939), ‘The Searchers’(1956) veya ‘Rio Grande’(1950) gibi birçok klasik sayılabilecek filmi yaratan Ford ve onun fetiş aktörü John Wayne’nin başını çektiği bu akıma, daha sonra Sergio Leone veya Sam Peckinpah gibi başka büyük yönetmenler, o zamana kadarki, biraz ‘düz’ anlatımdan uzak durarak değişik açılımlar getirdiler. ‘Bir Avuç Dolar için’ (1964), ‘Birkaç Dolar için’ (1965) ve özellikle ‘İyi, Kötü ve Çirkin’ (1966) üçlemesiyle ‘spagetti western’ türünü yaratan Leone, o zamana kadarki western’lere göre çok daha stilize bir anlatım, ciddi bir karamsar hava ve ‘gri’ karakterler sunuyordu. Türdeki bu ‘yetişkinleşme’ ve ‘derinleşme’ süreci Sam Peckinpah’ın da türe el atmasıyla daha da hızlandı. Peckinpah, özellikle başyapıtlarından biri olan ‘Wild Bunch’(1969) filmiyle zaten ‘yenileşme’ yaşayan Western türüne, estetize bir anlatımla, görülmemiş bir kan ve şiddet öğesi ekliyordu. Oldukça tartışmalı ve keskin görünse de bu tutum, bazı seyircilerin kendisini ‘Şiddetin Ozanı’ olarak adlandırmasının önünü tıkayamadı.

Ele alacağımız filmler ise, zamanında sayısız örnek barındıran bu türün, göreceli olarak yakın bir zamandan yani 90’lı yıllardan başlayarak karşımıza gelen ve dikkat çeken ‘eklentileri’ daha doğrusu ‘yeni halkaları’… Yanlış anlamaların önüne geçmek için açıklayalım: bu ‘eklenti’ sözünü ‘gereksiz devam’ veya türün ‘kalıntıları’ gibi yorumlamak yanlış olur çünkü bu örnekler esinlendiği filmler gibi bir ‘devrim’ yaratamasa da çoğu oldukça sağlam hatta bazıları ‘başyapıt’ sayılabilecek yapımlar…

THE UNFOURGİVEN (1992)

Zamanında Sergio Leone’nin değindiğimiz filmleriyle çok ünlenmiş ve nerdeyse bir ‘ikon’ haline gelmiş Clint Eastwood bu filminde hem başrolü, hem yapımcılığı (daha doğrusu yapımcılardan birini) hem de yönetmenliği üstlendi. Kendi kariyerinin adeta ‘köklerini’ temsil eden bir role, yaşının ağırlığını, olgunluğunu ve kendine has özel yönetmenlik dokunuşlarını ekledi. Canlandırdığı, artık emekli olmuş, eski ‘kelle avcısı’ William Munny yani artık sadece yeni macera arayan yaşlı bir kovboy değil, eski günahlarıyla başa çıkmaya çalışan, geçmişte yerlerde olan ahlak ve adalet anlayışını ayağa kaldırmayı deneyen ama yine de bir anlamda gençliğinde hayat verdiği ‘Tuco’ karakterinin kalıntılarını içinde barındıran, inanılmaz bir anti-kahramandı. Büyük bir yönetmenlik becerisiyle bu kurduğu karanlık, sert ve acımasız dünyada, yanına aldığı eski arkadaşı Ned Logan (Morgan Freeman) ve genç ama hırslı Scolfield (Jaimz Woolvett) ile gaddar şerif Bill Daggett’ın (Gene Hackman) karşısına dikilen Munny karakteri, artık unutulmaya başlayan bir film türüne yeni bir ‘chapter’ açıyordu. Film doğal olarak çok beğenildi ve ‘En iyi yönetmen’ ve ‘en iyi film’ de dahil olmak üzere birçok dalda Eastwood’un uzun zamandır beklediği Oscar ödülünü kazandı.

TOMBSTONE (1993)

George P. Cosmatos’un yönetmenliği üstlendiği ‘Tombstone’ zamanında biraz göz ardı edilse ve pek beğenilmese de bizce selam verdiği ve esinlendiği ‘western’ türünün köklerine sadık kalan bir yapımdı. Birçok seyirci belki ‘Unfourgiven’ kadar derin ve ‘yenilikçi’ bir film aradı ama Cosmatos biraz kendi halinde, tempolu, bol çarpışmalı ve renkli karakterlerle ‘eski tarz’ bir kovboy filmini tekrar hayata döndürmeyi başarıyordu. Eskiden fedakarca şeriflik görevini yapmış Wyatt Earp’in ailesiyle taşındığı yeni kasabada, etrafta terör estiren Kovboy çetesiyle mücadelesini anlatan filmde, Kurt Russel, Val Kilmer, Bill Paxton, Sam Elliot, Michael Biehn ve Billy Zane gibi (hatta emektar oyuncu Charlton Heston’nun da ufak bir rolü vardı!) ünlü oyuncular rol alıyordu ve bizce ‘Tombstone’ kendi türünde kesinlikle başarısız bir film değildi. Filmde ara sıra hoş bir mizah, göz dolduran düellolar ve başarılı oyunculuklar göze çapıyordu. Özellikle efsanevi karakter Doc Holliday’e hayat veren büyük oyuncu Val Kilmer’ın performansı görmelere sezaydı.

WYATT EARP (1994)

Tombstone filminden hemen iki yol sonra Lawrence Kasdan aynı türde üstelik aynı ana karakteri merkeze alan bir başka film çekti. ‘Wyatt Earp’ büyük bütçeli, kadrosunda Kevin Costner önderliğinde yine Gene Hackman, Dennis Quaid, Michael Madsen, Mark Harmon, Tom Sizemore ve İsabella Rossellini gibi isimleri barındıran iddialı bir yapımdı. Ne yazık ki klasik western türünden ziyade ‘Wyatt Earp’ün hayat hikayesine odaklanan ve zaman zaman kurmaca hale gelmiş ‘Belgesel’ tadında geçen film, gişede büyük bir fiyaskoyla karşılaştı. Hem filmlerinde derin karakterler yaratmada usta olan yönetmen Kasdan için, hem de filmi sırtlayan yıldız Kevin Costner için sonuç ciddi bir darbeydi. Filmin gişede başarısızlığına sinema ödüllerindeki ‘yokluk’ da eklendi ve film sadece Oscar ödüllerinde ufak bir daldaki adaylık ile yetinmek zorunda kaldı.

THE QUİCK AND THE DEAD (1995)

Filmin çekildiği yıla kadar ‘western’ türüne pek bulaşmamış olan yönetmen Sam Raimi, yıldız oyuncu Sharon Stone’nun sırtlandığı bu projede filmin dümenine geçti. ‘The Quick and The Dead’ bir kötü adamın yönettiği bir kasabaya gelen ve buradaki düello turnuvasına katılan bir ‘kadın’ kovboyun hikayesini anlatıyordu ve hem çekim tarzı açısından hem de başkarakter açısından farklı bir filmdi. Başrolünde bir kadın kahraman olması zaten başlı başına alışılmadık bir tutumdu ve yönetmen özellikle düello sahnelerinde elinde olan bütün çekim tekniklerini ve ‘numaralarını’ sergiliyordu. Hatta bu tutum bazen ‘grotesklik’ sınırına ulaşsa da filmin tarzı içinde sırıtmıyordu. Sharon Stone dışında filmin kadrosunda (yine!) Gene Hackman, Lance Henricksen, Gary Sinise ve o zamanlar kariyerleri yükselişte olan Russel Crowe ve Leonardo DiCaprio gibi isimler vardı. Sonuç, bizce sürükleyici, eğlenceli ve farklı bir yönetmenlik dokunuşu taşıyan, aykırı ve akılda kalan bir post-western film örneğiydi.

COWBOYS VS ALİENS (2011)

Yönetmen Jon Favreau’nun bu filmi aslında çok riskli ve iddialı bir işe kalkışıyordu: Birbiri ile hiçbir alakası olmayan western ve bilimkurgu türünü başarıyla aynı ‘potada eritmek’ ve ne tamamen ‘demode’ ne de tamamen ‘uçuk’ bir film yaratmak… Her ne kadar kağıt üstünde bu fikir çok ilginç ve heyecan verici gelse de bizce filmin oldukça kopuk ve ‘bir tarafına eğilince diğer tarafını unutan’ bir havası vardı. Önce klasik bir western gibi başlayıp, ufak bir esrar sosu taşıyan film, bir anda uzaylıların gelişiyle ilk anda şaşırtsa da sonrasında biraz yönünü şaşırmış bir şekilde devam ediyordu. Hele filmin son bölümünde kovboylarla kızılderililerin el ele verip ‘kötü’ uzaylıların kökünü kazıdıkları sekans nerdeyse parodi tadındaydı. Başrollerde Daniel Craig ve Harrison Ford gibi oyuncunun varlığına rağmen, bizce ‘Cowbys vs…’ kaçırılmış, güzel bir fırsattı!

DJANGO ENCHAİNED (2012)

Her fırsatta, gençliğinden beri western filmlerine hayran olduğunu dile getiren Quentin Tarantino, 2012 yılında kendine has tarzıyla değişik bir western sundu. ‘Django enchained’ her ne kadar orijinal bir senaryo olmasa da bir ‘remake’ den ziyade bir ‘esinlenme’ havası taşıyordu. Yine çok alışılmadık bir hamleyle başkarakterini bu sefer siyahi bir oyuncuya emanet eden Tarantino, filmlerinde birçok sefer olduğu gibi hem tutkunu olduğu eski westernlerden kopmayan hem de ‘modernize’ eden heyecanlı ve sürükleyici bir macera sunuyordu. ‘Eski’ sinemayla yeni sineması arasında ‘Köprü kurmakta’ artık ustalaşmış olan Tarantino, filmin final sekansında, bu sefer Peckinpah sinemasına saygı duruşunda bulunan, şiddetin ve kan dozunun tavan yaptığı bir çarpışma sahnesi sunuyordu. Başkarakteri canlandıran Jamie Fox dışında nerdeyse bütün ana karakterlerin ikiyüzlü, çıkarcı ve riyakar olması filmde anlatılanın, bir intikam hikayesinden çok daha fazla olduğunu gösteriyordu. Tabii ki senaryonun belkemiklerinden birini özellikle o dönem Amerika’sındaki ırkçılık ve köleleştirme temaları oluşturuyordu ama yönetmen bunu şematik bir şekilde değil çok daha özenli, incelikli ve mizahi bir şekilde sunuyordu. Filmdeki bütün oyuncuların performansı gerçekten takdire şayandı. Django’yu kusursuz canlandıran Jamie Fox’un yanında DiCaprio bizce en aykırı ve en iyi rollerinden birini buluyor, onların yanında Dr Schultz’u oynayan Cristophe Waltz (ikinci defa üst üste!) Oscar ödülünü kucaklıyordu.


Kerem Bumin kimdir?

1976 yılında Paris'te doğdu. 1994 yılında İzmir Özel Saint-Joseph Lisesinden mezun oldu. 1996-2000 yılları arasında Strasbourg Sosyal Bilimler Fakültesinde (USHS) Tarih ve Edebiyat bölümlerinde okudu. Ardından 2000 yılında İstanbul'a geri dönüp 2004 yılında Bilgi Üniversitesi Sinema/ Televizyon bölümünden mezun oldu. 2004 yılından itibaren çeşitli uzun ve kısa metrajlı sinema filmlerinde ve Belgesel filmlerde yardımcı yönetmen olarak görev aldı. Semih Kaplanoglu'nun 'Süt' adındaki sinema filminin ekibinde yer aldı. Son birkaç yıldır Yunan yönetmen Angelos Abazoğlu ile birlikte, Arte kanalı için Belgesel filmler üzerinde çalışmaya devam ediyor . Yaklaşık iki senedir Gazeteduvar'da sinema filmleri üzerine eleştiriler yazıyor .

YAZARIN DİĞER YAZILARI