Aile arabuluculuğu neden mümkün değil?

Salı, 25 Şubat, 2020
Şiddet olmayan neredeyse hiçbir boşanma davası yoktur. Anlaşmalı boşanmalarda zaten mantık olarak arabuluculuğa gerek de yoktur. Taraflar anlaşmış adı üzerinde. Fakat çekişmeli boşanma davalarında (biliyorsunuz şiddet yalnızca fiziksel şiddetten ibaret değildir; ekonomik, cinsel, psikolojik) muhakkak şiddetin bir türü vardır. Dolayısıyla, yasal bakımdan boşanma davalarında aile arabuluculuğu hukuki değil aslında.

Aile arabuluculuğu; boşanmaların önüne geçmek üzere TBMM’de kurulan ve kısaca “Boşanma Komisyonu” olarak adlandırdığımız komisyonun hazırladığı –bana göre- kadının insan haklarına dair felaketler zincirinin başlangıç noktası olan lanetli raporda geçen düzenlemelerden biriydi. Raporda “Çocuk kaçırma durumlarında, boşanma davalarında, dava süreci sırasında ve boşanma öncesinde arabuluculuk sürecinin kullanılmasının faydalı olacağı” söyleniyor, hemen akabinde; “Mağdurun talep etmesi halinde şiddet uygulayanla bir araya getirilerek basit ve tekerrürü olmayan şikâyetler için çözüm bulunması, mağdurlardan gelen görüşme taleplerinin değerlendirilerek aile kurumunun korunması ve aile bütünlüğünün sağlanabilmesine yönelik mevzuatta düzenleme yapılması” şeklinde çelişkili bir ifade kullanılıyordu.

İşte bu rapordan beri, dönem dönem aile arabuluculuğunu da hortlatıp durdular. Çıkan haberlerde düzenlemenin genel olarak şu şekilde olacağı öngörülüyordu:

* Hazırlıkları süren düzenlemeye göre; boşanma, nafaka, mal paylaşımı, tazminat, velâyet, çocukla kişisel ilişki kurma gibi konularda vatandaşlar aile mahkemesi hâkimi tarafından arabulucuya yönlendirilecek.
* ‘Aile Arabuluculuğu Merkezleri’ kurulacak.
* Bu merkezlerde hukukçu arabulucuların yanı sıra değişik alanlardan uzmanlar istihdam edilecek. Hedef; öncelikle tarafları barıştırmak!
* Arabuluculara, boşanmak için gelen çiftlerin barıştırılmasını sağlamak amacıyla “çatışmadan iş birliğine geçmede ebeveynlere yardımcı olmak” başlığı altında eğitim verilecek. İlk etapta 2 bin arabulucu istihdam edilecek. Bu arabulucular 300 saat eğitimden geçirilecek.
* Arabulucu huzurunda sağlanan uzlaşı, aile hâkiminin onayından geçecek.

Tıpkı, istismarcıya af ve nafaka gibi. Tüm bu düzenlemelerin birbiri arasındaki bağlantıyı, esasında kadını evde tutup olabildiğince çok çocuk yaptırmaya, neticede çok ve niteliksiz nüfusla oy potansiyeli yaratarak iktidarın ve “erkekliğin” bekasına hizmet etmeye yönelik olduğunu defalarca açıkladık.

Ve yenilerde yeniden yazdılar; “Yargı Reformu Stratejisi Belgesi’ndeki ‘adil ve hızlı yargılama’ hedefine uygun olarak ticari ve iş davalarında uygulanan arabuluculuk, aile ve tüketici uyuşmazlıklarını da kapsayacak. Düzenleme ikinci yargı paketine girecek” diye.

Yakın zamanda ise, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a boşanmaların arttığının belirtilmesi üzerine kendisinin “Farkındayız, İstanbul Sözleşmesi’ni gözden geçireceğiz” cevabı konuşuldu. İşte aşağıda da açıklayacağımız üzere, aile arabuluculuğu ile Erdoğan’ın bu çıkışı arasında yine yakın bir bağ var. Haberlerin peş peşe çıkması da tesadüf değil.

Biliyorsunuz; İstanbul Sözleşmesi’ne kadının insan haklarını temin eden bir uluslararası sözleşme gibi değil de hedeflerine giden yolda ayak bağı olan bir maraz gibi bakıyorlar. İktidarın zihniyeti bu maalesef. Mesele ise bizim kazanılmış haklarımıza sahip çıkıp çıkamayacağımız meselesi.

Şunu da belirtmek lazım; yargı reformu dedikleri şeyin içinin bomboş olduğunu zaten söylemiştik. Önemli olan yasaların uygulanması ve insan hakları bilincinin kafalara yerleşmesi demiştik. Nitekim, Gezi davasında beraat verilip, 2,5 yıl boşu boşuna hücrede tutulan bir insanın, aynı günün akşamına daha evvel tahliye edildiği dosyadan tekrar tutuklanması gibi beyin yakıcı son yargısal deneyimimizle ortada reform falan olmadığı hepimize ispatlandı.

Peki, aile arabuluculuğu neden mümkün değil?

Öncelikle;

İstanbul Sözleşmesi’nin 48/1. Maddesi “Taraf devletler, Sözleşme kapsamındaki şiddet eylemlerinde arabuluculuk ve uzlaştırma da dahil, zorunlu alternatif uyuşmazlık çözüm süreçlerini yasaklamak üzere, gerekli hukuki veya diğer önlemleri alacaklardır” demek suretiyle, şiddet içeren uyuşmazlıklarda zorunlu alternatif uyuşmazlık çözüm yolları yasağını getirmiştir.
Arabuluculuk Kanunu’nun 1/2. Maddesi ise; “Şu kadar ki, aile içi şiddet iddiasını içeren uyuşmazlıklar arabuluculuğa elverişli değildir“ denilmek suretiyle aile içi şiddet içeren olaylarda arabuluculuğun mümkün olmadığı açık ve net hüküm altına almıştır.

Görüldüğü üzere yasalar diyor ki; şiddet iddiası varsa arabuluculuk yoktur.

Ancak sorun şu ki; şiddet olmayan neredeyse hiçbir boşanma davası yoktur. Anlaşmalı boşanmalarda zaten mantık olarak arabuluculuğa gerek de yoktur. Taraflar anlaşmış adı üzerinde. Fakat çekişmeli boşanma davalarında (biliyorsunuz şiddet yalnızca fiziksel şiddetten ibaret değildir; ekonomik, cinsel, psikolojik) muhakkak şiddetin bir türü vardır. Dolayısıyla, yasal bakımdan boşanma davalarında aile arabuluculuğu hukuki değil aslında.

Kaldı ki; birçok insan şiddet gördüğü halde yaşadığı şeyin şiddet olduğunu bilmemektedir. Özellikle psikolojik şiddette bu risk fazladır. Örneğin eşi sürekli “Seni sevmiyorum, senden soğudum, seni beğenmiyorum” gibi açık hakaret içermeyen cümleler kuruyordur, dolayısıyla kişi şiddete uğradığının farkında değildir, oysa bu psikolojik şiddetin sık rastlanılan bir örneğidir. Şu durumda şiddete maruz bırakıldığının farkında olmayan bir kişinin şiddet iddiasında bulunması da mümkün değildir ve mecburen arabuluculuğa tabi olacaktır. Bu da kişinin haklarının gaspı demektir.

Kaldı ki; şiddete uğramış fakat bunun farkında olmayan ya da bunu baskı altında ifade edemeyen birinin, kendisine şiddet uygulayan kişiyle devlet eliyle anlaşmaya zorlanması bir tür zorbalıktır, şiddetin meşrulaştırılmasıdır.

Bununla birlikte; aileye ilişkin davalar özel nitelikte davalardır. Hatta o kadar özel niteliktedir ki; boşanma davalarında avukatlık yapmak dahi, hukuk icra etmekten ziyade bir nevi psikolojik destek veren kişi olmaktır. Hal böyle olunca, aile arabuluculuğu da bir nevi çöpçatanlık mı olacaktır? (TDK’ya göre bkz. “çöpçatan”: Evlenmelerde aracılık eden kimse.)

Şunu unutmamak lazım: Taraflar boşanma noktasına gelene kadar zaten yakın çevre yeterince arayı bulmaya çalışır. Özellikle kadınlar, boşanmaya giden yolda türlü baskıyla karşı karşıya kalır. “Yapmayın, bu tür şeyler her evlilikte olur, çocuğunuz var, boşanınca ne yapacaksın, ortada kalırsın, dul olursun, adın çıkar, başkasını bulamazsın, mutsuz olursun, çocukların mahvolur” gibi türlü ‘tavsiye’lerle ve ‘ihtar’larla karşılaşırlar. Kadınlar kimi zaman ölmek pahasına bu kararı alırlar.

Hele ki; bizim toplumumuz gibi henüz medeniyet seviyesine tam olarak erişememiş bir toplumda arabuluculuktan medet ummak kimse kusura bakmasın fakat bir nevi ahmaklıktır.

Belirtmek gereken diğer husus da şu: Biliyorsunuz son arabuluculuk sınavları dahi şaibeliydi. Soruların belirli bir kesime verildiği yönünde güçlü iddialar vardı. Arabulucuların kim olduğu, aile hukuku gibi belirli bir tekniği olmayan son derece özel ve hassas bir konuda önemlidir. Detaylı bir yargılama yapılmadan kişileri barıştırmaya çalışmak, zaten fazlasıyla artmış olan şu şiddet tablosunu daha da ileri noktalara taşıyabilir.

Kimse kimseyi aptal yerine koymaya çalışmasın; bugünlere gelişimiz de, hesapta olmayan türlü “tuhaflıkta” yasanın geçişi de, “isteseniz de istemeseniz de bu yasayı geçireceğiz” baskısı da, İstanbul Sözleşmesi’nin gözden geçirilmesi de, aile arabuluculuğu da; evlendirmek, evli kalmaya zorlamak, kadınlara olabildiğince çok çocuk yaptırmak için. “Her şeye rağmen evlilik” için. Bu korkunç bir anlayıştır. Toplumun yarısı olan kadınları adeta bir çocuk doğurma aracı olarak görmektir. Bu öyle bir anlayıştır ki; ‘koca koca insanlar evlenmeyen kadınları zavallı göstermek için “evde kalmış” derler, toplumun önünde aleni şekilde aşağılarlar. İşte bizim gibi adalete, özgürlüğe ve eşitliğe inananların meselesi bu, insanları ayrıştırıcı/aşağılayıcı anlayışa geçit vermemektir.

Dünya daima kötüleri, doğaya ve insanlığa zarar verenleri kusar, tarihin çöplüğüne atar. Bu anlayış da çok yakında tarihin çöplüğünde yerini bulacaktır.


Tuba Torun kimdir?

Tuba Torun, 1987 doğumludur. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul Barosu’na bağlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatı, Sosyal Haklar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi-Çocuk Hakları Koordinatörü, Kadın Meclisleri ve Kadın Adayları Destekleme Derneği üyesidir. Ayrıca aktif olarak siyasi faaliyetlerine devam etmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI