İslamcılığı başlatanlar bitiriyor

Pazartesi, 24 Şubat, 2020
Bir elinde Gülen, M. Bin Selman, Sisi, öbür elinde Bağdadi olan ve canı istediğinde İslam’ı müttefik, istemediğinde tehdit olarak araçsallaştıran, diyaloğun da, en grotesk şiddetin de asıl sahibi, ipleri elinde tutan Batı tablosu... İslamcılar bu açmaz içinde bocalamaya devam ediyorlar. Çöküşün asıl kendisi bütün bu süreçlerde belirleyici olduğu iddiasında bile bulunamamak.

İslamcılığın halleri, krizi, çöküşü aslında 2010’lardan beri gündemde. En son Abdullah Gül’ün “siyasal İslam’ın çöktüğünü” ifade etmesi bu tartışmayı yeniden canlandırdı. Bu yazıda İslam’ın doğrudan kendisine girmeden, İslamcılığın bir siyasal hareket, bir ideoloji olarak özellikle kendisini Batı karşısında nasıl konumlandırdığını, Batı’nın İslamcılıktan ne anladığını ele alacağım.

Burada İslamcılığın küresel siyaset açısından ne anlama geldiğine, yine İslamcılığın açmazları üzerinden bakacağım ve İslamcılığın 1990’lardaki yükselişinin dinamiklerinin daha çok Batı sisteminin kendisine açtığı alan üzerinden gerçekleştiğini, Batı karşısındaki edilgen, nesneleşmiş durumunun giderek daha da belirginleştiğini ve aslında kendisi de bir kriz altında olan Batı sistemi karşısında bir yenilgi daha aldığını tartışacağım.

SİYASAL İSLAMCILIK MI?

Siyasal İslamcılık, İslam’ın kendisinden çok siyasete dair bir konudur. Sonuçta, İslamın her zaman ve mekanda, yani her dönem ve toplumda algılanış ve uygulanışı farklılaşır, dönüşür, yeniden tanımlanır. Aslında önemli olan İslam’ın bir din olarak neyi öngördüğü değil, o dönemdeki Müslümanların İslam’ı nasıl tanımladığı, neyi istediğidir. İslamcılar genel olarak “siyasal İslam” kavramından ve İslam’ın önüne bir ek almasından rahatsızlık duyuyorlar. Ama onun yerine İslamcılık (Islamism) dendiğinde de, zaten siyasallaşmış bir din anlayışına gönderme yapıyoruz. Bu haliyle İslam, bir din olarak, bizatihi siyaset üstü ve dışı değildir. Kurmak istediği düzen, ister ılımlı olsun, ister geçmiş temellere dönme fikrine (fundamentalizm) dayansın bir siyasal hedef içerir. İslamcı hareketlerin çoğu bir noktada devleti kontrol etmeye, bunun mümkün olmadığı durumlarda bir şekilde devletin içinde yer almaya, onunla bir şekilde bağlantılı olmaya çalıştı. En temelde İslam’ın kendisi daha kuruluş aşamasında siyasal bir gündemle hareket etti, yönetim, savaş, diplomasi, diğer çoğunluk ve azınlık gruplarıyla ilişkileri düzenlemek zorunda kaldı. Günlük hayatın her bir noktasını düzenleme iddiası kaçınılmaz olarak siyaseti de içerdi.

BATI İÇİN İSLAM VE İSLAMCILAR

Tarihsel olarak İslam’ın kendisi hiçbir zaman ve hiçbir şekilde Batı için bir tedirginlik kaynağı olmadı, Batı İslam’dan bir din olarak varoluşsal bir tehdit algılamadı. İslam’ın Batılı toplumlar üzerinde herhangi bir etkisi, yayılması söz konusu değildi. İslamcı medyanın tek tük din değiştirme örneklerinin üzerine atlamasının dışında, kitlesel bir yayılma olmadı çünkü sekülerleşmiş hatta deizm ve ateizmin giderek güçlendiği Batı toplumlarının çoğunluğu açısından İslam’ın cazip bir yönü yoktu. Bugün örneğin Avrupa’nın her yerinde cami, İslam merkezleri var. Londra’nın ortasında hoparlörden yüksek sesle Kur’an seslendirmek serbest. Buna rağmen İslam’a bir yöneliş yok. Bunun tersi de geçerli. Müslüman toplumlarında misyonerlik zaten risklidir, örneğin G. Kore ve Japonya’da olduğu gibi, açıktan misyonerlik faaliyetleri çok sınırlı kaldı. Yaygın misyonerlik olsaydı da Müslümanlar arasında Hıristiyanlığa geçiş çok sınırlı kalırdı. Her iki din de kendi alanının dışına taşamadı.
İslamcılık ise Batı açısından farklı bir anlama sahipti. En kestirmeden belirtmek gerekirse İslamcılık 19. Yüzyılda Batı’nın üstünlüğüne karşı gelişen bir tepki hareketi ve ideoloji olarak başladı. Kendisini hep Batı’ya göre tanımladı, bütün varoluşunu Batı’nın kendisiyle ilişkisine göre konumlandırdı. Benzeri bir ilişkiyi diğer dinler, örneğin Hinduizm ile kurmadı. Batı için ise İslamcılık, kendisinin üstünlüğüne karşı gelişen bir siyasal hareket ve ideoloji olsa da, Batı’nın manipüle ettiği, gerektiğinde ittifak kurduğu, gerektiğine karşısına alarak, Batı toplumlarını hizaya çektiği bir araç olmanın ötesine gitmedi. Soğuk Savaş koşullarında sola karşı faydalı bir araç iken, sonrasında Batı’yı bir arada tutacak bir “İslam tehdidi efsanesi” yaratıldı. Küresel stratejiye dair bu iki kapsamlı gelişme sürecinde de siyaseti kuran ve yürüten Batı sistemiydi. İslamcılar bu iki siyasetin ilkinde gönüllü taşıyıcılar oldular, ikincisinden rahatsız oluyormuş gibi yapıp bu tehdit söylemini Batı’dan daha çok sahiplendiler.

İSLAMCILARIN İLLÜZYONU

İslamcılar iki gelişmeye büyük önem veriyorlar. Bunlardan ilki, İslamcılığın 1980’lerden itibaren dirilişi/yükselişi konusu. Diğeri ise Batı’nın İslam’ı bir tehdit olarak gördüğü iddiası. Daha çok 1980’lerden sonra yaşanan bir süreçte İslamcılık’ın yükselişe geçtiği doğru. Ama bu durum, İslam’ın kendisinden, yani dine dair yeni bir yorum, yeni bir anlayış, Müslümanları içeren kapsamlı bir toplumsal-siyasal projenin ortaya çıkmasıyla gerçekleşmedi. (Tek istisnası İran Devrimiydi) Bu canlanmanın iki temel nedeni vardı. Birincisi, yukarıda değindiğim, Batı sisteminin stratejik ihtiyaçlarının İslamcılığı (12 Eylül Evren Türkiyesi ve Ziya ül Hak Pakistanı en önde gelen örnekleriydi) küresel siyasette kullanmasını gerektirmesiydi. İkincisi ise, 1990’ların sonundan itibaren güçlenen kimlik siyasetinin İslamcı kimliği de içerecek şekilde genişletilmesi, neoliberal küreselleşmenin içine İslamcıların da çekilmesine dair Batı sistemi içinde bir konsensus oluşmasıydı. Bu çerçevede liberal İslam, sivil İslam, ılımlı İslam, post-İslamcılık kavramları devreye sokuldu, tarikat ve cemaatler İslamcı sivil toplum kuruluşları olarak kabul edildi ve nihayetinde İslamcıların neoliberal küreselleşmenin ilkeleriyle uzlaşmaları karşılığında iktidara gelmeleri yolunda üstü örtülü ya da açık pazarlıklar yapıldı. Yani burada da inisiyatif İslamcılardan gelmedi. Bu projenin bütün unsurları Batılı uzmanlar ve siyasetçiler tarafından yıllarca enine boyuna tartışıldı ve İslamcılara bir öneri olarak uzatıldı. Kabul edenlerle işbirliği yapıldı. Örneğin, AKP kurucu kadroları bunun üzerine atladı. Hamas bu pazarlığı reddetti ve bedelini hâlâ ödüyor. Mursi ise önce kabul etti, iktidara gelince, nasıl olsa seçimle geldiği ve arkasında da AKP bulunduğu için bu pazarlığın arkasından dolanmaya çalıştı. Bunun sonucunu maalesef beraberce izlemek zorunda kaldık.
İslamcıların ikinci büyük illüzyonu ise kendilerinin Batı’ya tehdit olduğu yanılsaması. Toplumsal gelişme, ekonomi ve hayat standardı, teknoloji, siyaset, strateji hatta etik gibi alanlarda Batı karşısında geri kalmış olan Müslüman dünyanın entellektüelleri, tehdit söylemi sayesinde kendilerini Batı’yla eşitlemeye çalışıyorlar. Oysa, Batı bir uygarlık projesi olarak İslam’dan korkmuyor, bir stratejik meydan okuma algılamıyor, Müslüman toplumlardan kaynaklanan bir bilgi devrimi ve teknolojik bir üstünlük karşısında bocalamıyor. 1990’ların başındaki kısa süreli Medeniyetler Çatışması söylemi Batı için belirleyici bir siyasete dönüşmedi. Bütün derdi, örneğin Avrupa’da göç ve yüksek doğum oranı nedeniyle Müslüman nüfusun hızla artması, bunun getirdiği entegrasyon problemleri ve zaman zaman IŞİD ve benzeri radikal İslamcı grupların terör eylemleri. Dolayısıyla, Batı tarafından tehdit bile olamamak, ciddiye alınmamak İslamcı öfkenin kaynaklarından birini oluşturuyor. Çünkü ancak bu şeklide Batı, Müslüman toplumlara bir güç ve kapasite atfetmiş olacaktı.
Kısacası, Batı, Müslümanlara yaklaşırken, onların karşısına Hıristiyan kimliğiyle çıkmıyor. Bu Batı için kapanmış bir hikaye, sonucu çoktan belli olmuş bir mücadele. Batı Müslüman dünyaya sekülerleşmiş, rasyonelleşmiş bir çıkar perspektifinden bakıyor. İslamcılar karşılarında bir Hıristiyan dünyayı görüyor olabilirler ama Batı dünyası Müslümanların yaşadığı coğrafyaya baktığında petrol, doğal gaz, boru hatları, ekonomik pazar, dolar, yaptırım, yerine göre insan hakları, terörizm vs görüyor. Onları Müslüman oldukları için sömürmüyor, baskılamıyor. Bu küresel üstünlüğünün sonuçlarından biri. Eğer mesele din olsaydı dindar Katolik Orta ve Latin Amerika’nın ihya olması gerekirdi.

İSLAMCILIK ÇÖKÜŞTE Mİ?

Yaşadığımız son on yılın hikayesi İslamcılığın terminal döneminin unsurlarını taşıyor. Bu son dönemde neredeyse İslamcılık açısından son yüzyılın gelişmeleri sığdı, on yıl içinde İslamcılığın bütün tonları bir tiyatro sahnesinde yer alır gibi görünüp kayboldu. Türkiye’de AKP, Tunus’ta Ennahta, Mısır’da örneğin, 1928’de kurulan Müslüman Kardeşler 2012’de iktidara gelebildi. Gülenciler Türkiye’de iktidar ortağı oldular, hiç olmadığı kadar güçlendiler. Hamas 2006’da seçimle Gazze’de iktidara geldi. İslamcıların Körfez bölgesinde iktidara gelmeleri müdahaleyle engellendi. Bu hava 2013’ten itibaren hızla bozuldu. Mursi iktidarda bir yıl kalabildi. ABD’nin terörist demediği Müslüman Kardeşler Mısır’da terörist ilan edildi. İslamcı hareketler içinde en ılımlısı, en diyalog yanlısı, en toleranslısı olduğunu iddia eden Gülenciler darbe yapmaya kalktı. AKP’nin dönüşümünü zaten her gün deneyimleyerek yaşıyoruz.
En önemli kırılma noktası ise IŞİD oldu ve İslamcılığın içindeki yapısal açmazı açığa çıkardı. İslamı birebir uyguladıkça ortaya çıkan tablodan yalnızca Batılılar değil Müslümanların kendileri de ürktüler. Bu işin içinden iki yolla çıkmaya çalıştılar. İlki “Gerçek İslam bu değil” söylemi ve kolaycılığı oldu. Öyle bir açmaz ki, İslamcılar günümüzün toplumsal hayatına uyum sağladıklarında kaçınılmaz olarak dünyevileşiyorlar, materyalistleşiveriyorlar. İslamcı yazarların şikayetçi diliyle “madde mana’nın önüne” geçmeye başlıyor. Hatta, kendiliğinden bir toplumsal sekülerleşmeye doğru kayıyor. İslamı daha aslına sadık bir şekilde uygulamaya başladıklarında IŞİD’leşiyorlar. İkincisi, IŞİD’i ABD ve İsrail kurdurdu bahanesi. Her durumda İslam’ın yükselişe geçtiği iddia edilen bir dönemde, IŞİD’in bir istihbarat faaliyeti olduğunu kabul etmek, İslamcılığın zaafiyetine işaret eden bir itiraf niteliğinde. Bir elinde Gülen, M. Bin Selman, Sisi, öbür elinde Bağdadi olan ve canı istediğinde İslam’ı müttefik istemediğinde tehdit olarak araçsallaştıran, diyaloğun da, en grotesk şiddetin de asıl sahibi, ipleri elinde tutan Batı tablosu. İslamcılar bu açmaz içinde bocalamaya devam ediyorlar. Çöküşün asıl kendisi bütün bu süreçlerde belirleyici olduğu iddiasında bile bulunamamak. Zayıflığı, edilgenliği mecburen baştan kabullenmek.

Son olarak, İslamcılığın çöküşünün bir diğer kritik noktası, yaşadığı kriz ve yalnızca günümüzle ilgili olmaması. Gül ve diğerleri de biliyor ki, sorun bugüne dair değil. İslamcılık’ın bundan sonrası için, geleceğe dair bir umut verememesi, sığ bir Batı karşıtlığının ötesine gidememesi, bunun için bile bir emperyalizm kavramı gibi bir tartışma başlatamaması, bir siyasal toplumsal program sunamaması. Müslüman çoğunluklu Ortadoğu bölgesinin 2010’larda en çok canlanma yaşadığı dönemde, geldiğimiz noktada dünyaya en çok şiddet ve fosil yakıt ihraç edebilmesi. İçinde yaşadığımız ve giderek kötüleşen şu dünya düzeninden daha iyisini sunacak mecali bulunmaması.


İlhan Uzgel kimdir?

1988’den itibaren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde çalıştı. Bölüm başkanı iken Şubat 2017’de ihraç edildi. Ankara ve Cambridge Üniversitelerinde yüksek lisans yaptı, Ankara Üniversitesinden doktora derecesini aldı. LSE, Georgetown gibi üniversitelerde doktora ve doktora sonrası araştırmalar yaptı, Oklahoma City Üniversitesinde dersler verdi. British Council, Jean Monnet ve Fulbright gibi burslardan faydalandı. Daha çok ABD dış politikası, Türk dış politikası, Balkanlar gibi konularla ilgilendi. Ulusal Çıkar (2004, İmge), Türkiye’nin Komşuları (derleme, 2002, İmge) ve AKP Kitabı (derleme, 2009 Phoenix) gibi çalışmaları vardır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI