Besim F. Dellaloğlu
Besim F. Dellaloğlu

Sanat eleştirisinin sırtındaki küfe

Perşembe, 20 Şubat, 2020
Sanat eleştirisi birim sanat yapıtının üretilmesinden önce oluşmuş sanat anlayışlarını yapıta uygulayan bir SSE (Sanat Standartları Enstitüsü) testi değildir. Artık sanat eleştirisi öncelikle yapıta odaklanır ve onu tarihsel, sosyal, politik vb. yönleriyle tartışır.

Figürsüz resim olur mu? Kafiyesiz şiir yazılır mı? İkinci tekil şahıs kipinde roman mümkün mü? Oyuncunun rolüyle özdeşleşmediği bir performansa oyunculuk denir mi? Armonik olmayan bir müzik dinlenebilir mi?

Sanırım sanat tarihinde bu sorular ilk sorulduklarında çoğunlukla “hayır” cevabı verilmişti. Oysa en azından sanatın modernist, çağdaş tarihi bu soruların cevaplarının nasıl “evet” kılındığının tarihi olarak okunabilir. Bugün artık yukarıdaki sorulara peşinen “hayır” diyenlerin sanat tarihinde ciddiye alınmaları pek mümkün değil. Bu ise aslında figürsüz resim yaparak, kafiyesiz şiir yazarak, epik oyunculuğu uygulayarak, atonal müziği besteleyerek çığır açan ve bu tutumlarında ısrar eden büyük sanatçıların inadı sayesinde oldu. Sanatın tarihini yazanlar aslında sanatçılardır. Sanat tarihçileri onu temize çekerler.

Alman Romantikleri bundan yaklaşık iki yüzyıl önce sanat eleştirisinin sanata dâhil olduğunu ileri sürdüler. Aslında bu basit önerme bile Romantiklerin Modern Estetik Rejim’in asıl kurucuları olarak değerlendirilmelerine yeter. Onlar öznelliği mimesise (taklit, yansıtma) ikame etmeye başlayarak formla içerik arasındaki ilişkiyi yeniden tanımladılar. Dolayısıyla artık Modern Estetik Rejim’de doğal karşıladığımız figürsüz resim, kafiyesiz şiir, bir bakıma, Romantiklerin başlattığı tutumun yoğunlaşması olarak okunabilir. Artık her sanat yapıtı sanat tarihine bir meydan okuma (eleştiri), her sanat eleştirisi de sanatın sadece içeriğine değil, aynı zamanda ve özellikle formuna müdahil olabilecek bir müdahaleydi.

Sanatın ne/nasıl olması gerektiği evrensel değil, tarihsel bir meseledir. Bu bağlamda sanat, zaman ve mekânda sabit değildir. Sanatın olması gerektiği mutlak bir hal yoktur. En azından Romantik Devrim’den beri sanatın ne/nasıl olması gereği bizatihi sanatçılar tarafından belirlenmiştir. Dolayısıyla özellikle sanat tarihinin konusu sanatın ne/nasıl olması gerektiği değildir. Sanat tarihçileri sanatın tarihinin vakanüvisleridir.

Sanat eleştirisi ise birim sanat yapıtının üretilmesinden önce oluşmuş sanat anlayışlarını yapıta uygulayan bir SSE (Sanat Standartları Enstitüsü) testi değildir. Artık sanat eleştirisi öncelikle yapıta odaklanır ve onu tarihsel, sosyal, politik vb. yönleriyle tartışır. Üstelik bunu yaparken Romantiklerin ifade ettiği anlamda forma dair ciddi bir nüfuza yetenekli olduğunu da göstermelidir.

Bu anlamda “performans” sadece çağdaş sanat yapıtlarını tanımlayan bir kavram olmaktan önce Modern Estetik Rejim’in en başından beri, yani yaklaşık iki yüzyıldır tekil sanatçının ‘ethos’unda direnmesinin adıdır. Burada elbette “performans sanatı” ile genel anlamda sanatta performansı birbirinden ayırt ettiğim açık. Örneğin Schönberg’in atonal müziği de öncelikle bir performans idi. Ancak bu ethos sanat tarihine kabul edildikten sonra artık o bizatihi sanat haline geldi.

Bugün çağdaş sanat yapıtlarına zaman zaman gösterilen aşırı dışlayıcı tepkileri bu çerçevede değerlendirmenin zihin açıcı olabileceğini düşünüyorum. Çünkü sanatın modern tarihi performansların sanat olarak kabul edilip/edilmediklerinin tarihidir. Sanata dair her performans aslında sanatın tanımını değiştirmeye potansiyel olarak muktedir olduğu için onu konvansiyonel bir sanat anlayışıyla sindirebilmek kolay olmayabiliyor. Bu sindirme, tahammül, hoşgörü, anlayış biraz da sanatın tarihte ve bugün olduğu halin asgari bilgisiyle mümkün.

Öncelikle şu iki şeyi birbirinden özenle ayırmak gerek artık. Sanatın idealitesi ve realitesi. Örneğin benim çağdaş sanatı savunmak gibi bir derdim kesinlikle yok. Hatta, sanat tarihindeki romantik-modernist ethos’un benim her zaman bireysel tercihim olduğunu özellikle vurgulamak isterim. Ancak bu benim sanatın ne olması gerektiği konusunda öznel görüşümdür. Yani sanatın idealitesi hakkındaki tutumumdur. Kafka’yı sevmek, Brecht’e hayran olmak, Stravinski’yle büyülenmek benim şahsi tercihimdir. Ancak işin bir de realite tarafı var. Sanat tarihi ve sanat eleştirisi daha çok bunun için var. Sanat tarihi zaten öncelikle tespit eden bir disiplin. Sanat eleştirisi de öncelikle çağdaş sanatın beyhudeliğinin tespitinden çok neden böyle olduğunu göstermenin disiplini. Sanatın ne olması gerektiği ise daha çok sanatçıların işi. Yani sanatın idealitesi öncelikle sanat yapılarak gösterilir. Zaten sanat tarihi bunun tarihidir de. Akımlar, büyük sanatçılar sanatın ne olması sorusuna gerektiğine bizatihi sanat yaparak cevap verirler.

Sanırım özellikle son dönemde çağdaş sanatı, sanatın böyle olmaması gerektiği yönünden eleştirenler aslında “Ben olsaydım öyle yapmazdım” demek istiyorlar. “Ben olsaydım öyle yapmazdım” aslında bir sanat eleştirisi ifadesi değildir. Sanat eleştirisi öncelikle o sanatçının niye öyle yaptığını gösterebilmektir. Üstelik “Ben olsaydım öyle yapmazdım”, bir bakıma, “Bunu ben de yaparım”ın akrabasıdır. Oysa bir performans sanat tarihine dâhil olduktan sonra onu tekrar etmek artık sanat değildir, taklittir. Taklit ise en azından iki yüzyıldır artık sanat değildir, zanaattır.

Bugün cari çağdaş sanat performanslarını böylesi bir “istemezzük” tavrıyla eleştirenlerin dünkü Malevich’i, Duchamp’ı, Kandinsky’yi alkışlamasının içerdiği tutarsızlık aslında sanat eleştirisinin sırtındaki bir küfeydi her zaman. Ve sanat eleştirisi sırtında bu küfeyi taşımaya devam edecektir çünkü Romantikler de, Modernistler de yaşadıkları zamanın ve mekânın performansçılarıydılar. Sanat eleştirisinin sırtındaki küfe eninde sonunda sanatın tarihini yazamayacak olmaktan kaynaklanır. Sanatın tarihi sanatçının ethos’unun tarihidir.


Besim F. Dellaloğlu kimdir?

1965’de İstanbul’da doğdu. 1984’de Galatasaray Lisesi’ni, 1990’da Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Yüksek Lisans ve Doktorasını Mimar Sinan Üniversitesi’nde Sosyoloji alanında hocası felsefeci Ömer Naci Soykan danışmanlığında yaptı. Lisans ve lisansüstü eğitimi esnasında uzun süre Fransızca turist rehberliği yaptı. Memleketin büyük bir bölümünü gezdi. Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde (1998), Paris VIII Üniversitesi’nde (2002), Lizbon Üniversitesi’nde (2014), Strasbourg Üniversitesi’nde (2017-2018), Mainz Gutenberg Üniversitesi’nde (2018-2019) doktora sonrası araştırmalarda bulundu ve dersler verdi. Bu vesileler sayesinde dönem dönem Frankfurt, Paris, Lizbon, Strasbourg ve Mainz’da yaşadı. Türkiye’de Mimar Sinan, Marmara, İstanbul Bilgi, Yıldız Teknik, Galatasaray, Kırklareli, İstanbul ve Sakarya Üniversitelerinde dersler verdi. 2019’da üniversiteden emekli oldu. Okuryazarlığa devam ediyor. Mevcudu bulunan kitapları şöyledir: Frankfurt Okulu’nda Sanat ve Toplum (Say), Romantik Muamma (Ayrıntı), Benjamin (Derleme-Say), Benjaminia: Dil, Tarih ve Coğrafya (Ayrıntı), Modernleşmenin Zihniyet Dünyası: Bir Tanpınar Fetişizmi (Kadim), Zamanın İçinden Zamanın Dışından (Heretik).

YAZARIN DİĞER YAZILARI