Ahmet Haşim Köse
Ahmet Haşim Köse

Bir finans cenneti olsak, fena mı?

Çarşamba, 12 Şubat, 2020
Bir sabah kalktık ki TCMB bağımsızlığına kavuşmuş ve temel amacının fiyat istikrarını sağlamak olduğu ve uygulayacağı para politikasını ve kullanacağı para politikası araçlarını doğrudan kendisinin belirleyeceğini yasasına açıkça eklenmiş. Bankanın büyüme ve istihdam politikalarını ancak fiyat istikrarıyla çelişmediği taktirde destekleyebileceği ayrıca belirtilmiş. Yani banka bir devlet otonomisinin ikili karakteri olan Hazine ve Merkez Bankası arasındaki tamamlayıcı ilişkiyi terk etmiş. Peki bu ne demek?

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası A.Ş sesiz sedasız İstanbul’a taşınmaya başladı. Muhalefet partilerinin içerik yoksunu kimi “olmaz, yapamazsınız” çıkışlarını bir yana bırakalım, tık yok. Bu taşınma öyküsü aslında yeni bir şey değil; AKP’nin bir eli dolarda bir eli Euro’da olduğu iktidar dönemine, 2006’ya uzanıyor. Dönemin Devlet Bakanı Ali Babacan İstanbul’un 2014’de bir finans merkezi olacağını duyuruyor ve Halk Bankası, Ziraat Bankası, BDDK, TMSF, SPK ile Merkez Bankası’nın merkez ve temel birimlerinin zamanla İstanbul’a taşınacağını müjdeliyordu. Köprünün altından çok su geçti, kendisi göremedi; ne demeli “nasip” damat Berat Albayrak’a imiş. 7 Aralık 2019’da TCMB’nin taşınma kararı alındı ve iki gün önce bu süreç başladı.

Bir kurumun mekânsal yer değişiminin iktidar oluşumu için özel bir anlamı var mı? Bunun cevabını muhalefet partilerinin mevcut iktidara yönelttikleri “Ankara alerjisi” tanısıyla vermek elbette çok yetersiz. İktidarın bürokratik örgütlenmesi ve onun mekânın yeniden yapılandırılması yalnızca sembolik, ideolojik bir dönüşümü değildir; iktidar yapılanmasının içeriksel dönüşümünü de yansıtır. Bu özellikle iki kurum için, Hazine ve Merkez Bankası için öyledir. Tarihsel olarak devlet örgütlenmelerinin iki temel hakkını, vergi toplama ve para basma (senyoraj) hakkını düzenleyen bu iki kurumun dönüşümü söz konusu devlet örgütlenmesinin yapısındaki dönüşümü anlamamız için vazgeçilmezdir. Hazine konusunu bir başka yazımda tartışamaya bırakıyorum; ama şunları hatırlatarak: Vergi yapısındaki dönüşüm kapitalist devletin sınıfsal niteliğini yansıtır. Neoliberalizmin küresel genel seyrinde ve Türkiye’de olduğu gibi vergilerin sermaye çevrelerinin varlık ve gelirden değil de tüketim kanallı dolaylı vergiler ile toplanması emekçi sınıfların vergi yükümlülüğünü artırmıştır. Bu yük ne kadar artarsa iktidarın burjuva sınıfları lehine konumlanışı da o kadar belirginleşir. Bu ilişki kamu borçlanması için de bir o kadar geçerlidir. Sonuçta borçlanma yerli ya da yabancı finans burjuvaziye kaynak aktarımıdır ve kamu maliyesinin sınıfsal içeriğini yansıtır. Elbette kamu harcamalarının yapısı da aynı özellikleri taşımaktadır. Eğitim ve sağlık harcamaları yerine mega projelere ya da savaş bütçesine kaynak aktarımının devlet örgütlenmesinin dönüşümü ve içeriğine yönelik bir anlamı vardır. Bu tespitleri zamanın döngüsü içinde inceltmek ve kamu maliyesinin bileşenleriyle toplumsal sınıflar arasındaki ilişkiyi sorgulamak somut bir devlet örgütlenmesinin dönüşümünü anlamak için vazgeçilmezdir. Ne yazık ki, Türkiye’de olduğu gibi ekonomi politikle pek de ilgilenmeyen eleştirel siyaset çözümlemeleri, bu konuları ilgi alanları dışında bırakıp, iktisat ve siyaset alanlarını ayrıymış gibi düşünen liberal bir hataya düşerler.

Bu yazı için ilgimizi Merkez Bankası’yla sınırlayalım ve yazının başındaki sorumuzu tekrarlayalım: TCMB’nin Ankara’dan İstanbul’a taşınması yalnızca sembolik, ideolojik bir anlam mı taşımaktadır, yoksa ulusal para hakkını (senyoraj) “yöneten” bu kurumdaki daha köklü bir dönüşümün bir ifadesi midir? Aslında bu soru bizi doğrudan iktisatta çokça tartışılan “Para nedir ve tarihsel olarak nasıl bir örgütlenme sergilemiştir?” sorusuna taşımaktadır. Şunu söylemekte yarar var: Bu sorunun yanıtı, parayı araçsal nötr bir nesne olarak gören klasik düşünceden, onu finansal bir varlık olarak gören Keynesyen iktisada ve tabii onu sermayenin soyut biçimi olarak tanımlayan Marksist iktisada uzanan çok farklı değerlendirmelere sahip. Doğal olarak ben bizim geleneğin izinde metaların değerinin “genel eşdeğeri” ve onun örgütlenme biçimi olarak para tanımlanışından hareketle, kapitalizmde paranın iki karakteri üzerinde durmaya çalışacağım. Bu ikili ilişkiyi şöyle özetlemek mümkün: Para iktisadi bir ilişkidir ama bir o kadar da siyasal bir ilişkidir. İktisadi bir nesne ve ilişki olarak paranın kapitalizmdeki temel rolü onun sermaye işleviyle belirlenir. Marx’ın sermayenin soyut hali olarak tanımladığı para sahibinin elinde iktisadi güç ve iktidar nesnesidir. Marx, ekonomi politik için henüz yolun başındayken, 1844’ün İktisadi ve Felsefi Yazılarında Goethe’nin Faust’undan aldığı bir bölümü “paranın nitelikleri para sahibi olarak benim niteliklerim ve potansiyelimdir. Ne olduğum ve ne yapabileceğim, bu durumda, benim bireyselliğim tarafından belirlenmiş oluyor… ben kötü, namussuz, her türlü alçaklığı yapabilecek, kafasız bir adamım, ama saygı gösterilir paraya – dolaysıyla sahibine de” diye çözümlüyor. Marx’ın, Kapital’e uzanan yolculuğunda hiç terk etmediği sorunu para olarak çoğalan sermayenin emek değer birikimiyle bağı ve ritmidir. Paranın sermaye olarak rolünün Marksistler arasında halen tartışmalı olduğunu belirterek paranın ve para örgütlenmesinin ikinci karakterine geçelim: Para ilişkisi tarihsel olarak her zaman siyasal bir örgütlenme biçimi sergilemiştir. Mezopotamya’nın şehir devletlerinden, Antik Yunan’a; Roma’dan Rönesans’ın İtalya’sına para tacirlerinin ya da ilkel banka örgütlenmelerinin arkasında hep bir iktidar gücü olmuştur. Bu durum, paranın iktisadi gücünün ancak siyasal bir güçle eşleştiği taktirde yasal genel kabul nesnesine dönüşebilmesi için olmazsa olmaz bir durumdur. Siyasal olarak para örgütlenmelerinin günümüze uzanan en temel kurumları hiç kuşkusuz merkez bankalarıdır. İlk örneğini 1609’da Hollanda’da görüyoruz. Merkantilizmin lider devleti kendi ulusal bankaları ve tüccarlarının oluşturduğu bir anonim şirket ile ulusal çapta bir mali sermaye örgütlenmesi geliştirerek para örgütlenmesine devlet gücü ve iktidar ağını doğrudan dahil ediyor. Benzer şekilde İngiltere Merkez Bankası 1688-97 arasında süren Dokuz Yıl Savaşlarının bir ürünü olup; devlet örgütlenmesiyle burjuva ittifakının zorunlu bir tamamlayıcısı olarak kuruluyor. Avrupa’da ulus devletlerin inşa süreci yeni merkez bankalarıyla ulusal burjuvazinin para ve sermaye örgütlenmelerinin kurumları olarak hayata geçiyorlar. Toplayalım ve şunu belirtelim: Bir ulus devlet ancak Marx’ın sermayenin soyut biçimi olarak tanımladığı ulusal para ve yönetimi üzerinde düzenleyici güce sahip olabildiğinde, kendi sermaye sınıfları üzerinde düzenleyici bir bağ kurabiliyor ve yönetim otonomisine sahip olabiliyor: Devlet ve egemen sınıflar arasındaki hazine dışındaki ikinci zorunlu bağ bu.

Bizim Osmanlı’dan devraldığımız öykü çok farklı; bir sonraki yazımda bu öyküyü açmaya çalışacağım. Ne de olsa benim ODTÜ’de hazırladığım yüksek lisans tezimin konusu: Türkiye’de Bankacılık Sisteminin Gelişimi. Eski bir hafızaya dönmek, okuyucuyu sıkmazsa benim için hatırlatıcı ve keyifli olacaktır. Şunları belirterek yolu açalım: Bu Cumhuriyet 29 Ekim 1923’te kuruldu ancak iktisadi olarak bakıldığında 3 Ekim 1931 tarihine değin bir ayağı topaldı. Topaldı çünkü o tarihe değin fiilen bir Merkez Bankası yoktu. Merak edenlere İlhan Tekeli ve Selim İlkin’in Para ve Kredi Sisteminin Oluşumunda Bir Aşama: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kitabını okumalarını tavsiye ederim. Yeni Cumhuriyetin Lozan koşullarında, Osmanlı Bankası’nın borç yaptırımlarında, yeni kurulan İş Bankası ve sandıklardan bankaya dönüşmüş Ziraat Bankası’yla ulusal bir para sistemi yönetmesi neredeyse mümkün değildi. Ulusal bankası olmayan ve vergi toplama sistemi (Hazinesi) çökmüş olan bir ulus devlet, ekonomi politik açıdan elbette topal bir ulus devlettir.

Uzun bir tarih geride kaldı; gel zaman git zaman köprünün altından yine sular aktı ve tarih 25 Nisan 2001’e ulaştı. Bir sabah kalktık ki TCMB bağımsızlığına kavuşmuş ve temel amacının fiyat istikrarını sağlamak olduğu ve uygulayacağı para politikasını ve kullanacağı para politikası araçlarını doğrudan kendisinin belirleyeceğini yasasına açıkça eklenmiş. Bankanın büyüme ve istihdam politikalarını ancak fiyat istikrarıyla çelişmediği taktirde destekleyebileceği ayrıca belirtilmiş. Yani banka bir devlet otonomisinin ikili karakteri olan Hazine ve Merkez Bankası arasındaki tamamlayıcı ilişkiyi terk etmiş. Peki bu ne demek? Bu aslında tüm AKP iktidarları sürecinde devam eden sürecin, iktisadi ve siyasi alandaki dönüşümlerin “kendisi” demek. Sosyal bilimlerle biraz olsun uğraşanlar bilirler. Toplumsal ilişkiler sisteminde hiçbir kurum her şeyden bağımsız olamaz. Çünkü kurumlar boşlukta yaşamazlar. Bir şeyden bağımsızsanız bir başka şeyle bağımlılığınız güçleniyor demektir. Eğer öyleyse Merkez Bankası’nın bağımsızlığı nedir? Totoloji mi? Yo değil. Bu doğrudan küresel finans kapitale bağımlılığınızın teknik anlamda dile getirilmesi ve yasal olarak banka kanununa eklenmesidir. Her şey güzelken sermaye köprünün altından akıp kovalara dolarken, şimdinin hükümet erkanı Merkez Bankası’nın bağımsızlığını her fırsatta kutsadıklarını hatırlıyoruz. Lakin köprünün altındaki su da hep aynı devinimle akmaz ve iktidar dün kutsadığından bugün vazgeçebilir. İşler 2018’in Eylül’ünde bozulur ve ülkenin Cumhurbaşkanının yüksek faiz konusunda direten Merkez Bankası’nın bağımsızlığına artık tahammülü kalmaz ve ekler: “Şu an şahsen benim sabır safhamdır. Bu sabır bir yere kadar.” Sabır tükenir ismini hatırlamadığımız başkan gider ve ismini hatırlamayacağımız bir başkası gelir.

İşte tüm bunlar değişirken aslında devlet örgütlenmesinin içeriğinde önemli şeyler olmaktadır. İstanbul’a taşınan bu değişen, dönüşen devlet örgütlenme biçimi ve onun yeni ittifak arayışlarıdır. Bir “finans cenneti” olsak fena mı? Düşünelim.


Ahmet Haşim Köse kimdir?

1960 Samsun doğumlu. Lisans ve yüksek lisans eğitimini ODTÜ İktisat bölümünde, doktorasını Hacettepe Üniversitesi İktisat bölümünde tamamladı. 2000 yılında A.Ü Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Uluslararası Ticaret ve Kalkınma kürsüsünde yardımcı doçent oldu. Bu kürsüde sırasıyla doçent ve profesör olarak görev yaptı. 7 Şubat 2017’de bu kürsünün başkanıyken 686 sayılı KHK ile görevinden atıldı. İlgi alanı politik iktisat üzerine yoğunlaştı. Türkiye’de toplumsal sınıf haritaları, gelir bölüşümü, kalkınma alanlarında çok sayıda ortak ve kişisel çalışmalar yaptı. Evrensel ve Sol gazetelerinde dönemsel olarak yazıları yayınlandı. Karaburun Kongresi’nin düzenleyicilerinden biridir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI