Erdoğan, Başbuğ’un çıkışından memnun

Pazar, 9 Şubat, 2020
Askeri vesayet, yargı vesayeti her biri eskiden olduğu gibi iktidarı, sivil siyaseti baskılamak için kullanılabilecek durumda değil uzun yıllardır. Fakat kesinlikle yok olmadı. Çünkü kesinlikle demokratikleşmedik. O birbirinden güç alan, diğerinin varlığından beslenen vesayet halkaları artık Erdoğan’ın elinde ve siyasetin iktidar kanadını değil artık muhalefet kanalını baskı altında tutmak için kullanılabilir. Yani İlker Başbuğ’un Abdullah Gül’ü işaret edişini kimse tesadüfi görmez sanırım.

Yüce Divanda yargılanmasına Erdoğan’ın izin vermeyişi üzerinden henüz dört ay bile geçmedi. Suçlanma ya da aklanma ihtimalini ortadan kaldıran yargılanamazlık halini memnuniyetle alıp kabul eden İlker Başbuğ’un, siyasi ayak tartışmasını gündeme getirmesinin nedenleri ve sonuçları üzerine fikir yürüteceğim bu yazıda ama gelin önce sondan başa doğru gelişmeleri hatırlayalım.

31 Ekim 2019 tarihinin gündemi yine İlker Başbuğ ve Yüce Divandı. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, Yüce Divan sıfatıyla hükümlü eski genelkurmay başkanı hakkında soruşturma izni istemişti. Ancak Cumhurbaşkanının istemi işleme koymama kararı, yeniden yargılamayı önledi:

“Cumhurbaşkanı Erdoğan AYM’den gelen soruşturma izni istenmesine ilişkin başvurunun ‘işleme konulmamasına’ karar verdi. Bu kararla Başbuğ yargılanmayacak.

Bir gün önceki haberler de yeniden yargılamanın nedeni ve Yüce Divandaki yargılama gerekçesi hakkındaki bilgileri tazeliyordu. İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi, 2014 tarihli yasa değişikliğine dayandırdığı kararının gerekçesinde, yargılamanın anlam ve önemine de işaret ediyor:

“…beraat kararı verilip verilmeyeceği değerlendirmesinin dahi yüksek görevli mahkemece yapılmasının yerinde olacağı…” Mahkeme, karar gerekçesinde yetki tartışmasını da şöyle ifade ediyordu: “…görev hususunun öncelikle değerlendirilmesi zorunlu hususlardan olduğu, görevli olmayan mahkemece yapılan işlemlerin hükümsüz olduğu, bu nedenle olası bir beraat kararının da yüksek görevli mahkemece verilmesinin en doğru olacağı sonucuna varılmıştır.

Söz konusu mahkeme kararının temel dayanağı ise 2014 tarihli bir yasa değişikliği olarak belirtilmişti, gerekçede:

“11 Şubat 2014 tarihinde kabul edilen kanun maddesi gereğince Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet komutanları hakkında soruşturma açılması Başbakan’ın iznine tabi tutulmuş, başbakan tarafından kamu davasının açılmasına gerek görülürse soruşturma dosyasının yüce divan sıfatıyla yargılama yapılmak üzere anayasa mahkemesine gönderileceği kuralı getirilmiştir. Bu soruşturma yöntemine ilişkin düzenlemenin davanın açılmasından sonra, ancak hükmün kesinleşmesinden önce yürürlüğe girmesi nedeniyle sanık hakkında uygulanıp yasanın öngördüğü şekilde izin alınması davanın devamı için şart olacaktır.

İlker Başbuğ ve Dursun Çiçek dahil toplam 19 sanığın dosyası, ana davadan ayrıldı. Mahkeme, tefrik gerekçesini de şöyle belirtiyor: “…genelkurmay başkanı olan Başbuğ dışındaki 18 sanığın Başbuğ’a bağlı olarak suç işledikleri iddia edilmesi nedeniyle bir arada yargılanması gerektiği sonucuna varıldığı…”

İnternet Andıcı nedeniyle müebbet hapis cezası almış olan İlker Başbuğ’un sadece iki yıl hapis yattıktan sonra tahliye edildiğini hatırlatmak bile gerekmez sanırım. Tahliye edildi çünkü müebbet hapis cezası veren mahkeme kararının gerekçesini yazmadı. Gerekçe yazılmadığı için temyiz yoluna başvurulamayışı hak ihlali kabul edildi ve tahliyesine karar verildi AYM tarafından. Mahkemeden gelen dosya için de AYM soruşturma izin talebinde bulunmuştu.

2017’den 2019 Ekimine kadar sessiz kaldı iktidar. 31 Ekim 2019’da AYM tarafından gönderilen soruşturma izin talebinin gündeme alınmaması kararı ile bozuldu sessizlik. Yüce Divanda yargılama böylece gerçekleşmedi. Yargılanamaz kılındı İlker Başbuğ ve yasa hilafına olmasına rağmen “maiyeti” de. Özcesi beraat etmedi, hala hakkında müebbet hapis cezasına hükmedilmiş bir eski asker, İlker Başbuğ. Aklanmak isteğiyle kıyameti koparması, saygıdeğer bulunabilirdi. Ancak bu yönde güçlü bir ses duymadı, kamuoyu.

 

Komutası altındaki ordudan temizleyemediği FETÖ mensuplarının siyasi ayağını işaret edişi, kesinlikle saygınlık kazandırmıyor benim gözümde. Çünkü FETÖ ile benzer arka yollardan geçerek, hukuki yargılamanın dışına kaçırılmış kişilerden. Üstelik yasa Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarını kapsadığı halde, mahkeme, parmak şıklatırcasına kalem oynatma kıvraklığıyla maiyetindeki 18 kişiyi de bu yasa çerçevesine alıverdi.

2009’a kadar siyaset, yargı ve TSK içindeki FETÖ ile işbirliği içinde siyaseti şekillendiriyordu. İlker Başbuğ da bunun dışında değildi. 17-25 Aralık 2013 sonrası TSK ve hükümlü olmasına rağmen İlker Başbuğ da Fethullah Gülen ve çetesiyle işbirliğinden vaz geçip AKP ile işbirliğine yöneldi.

Durum bundan ibaret… Tabiri caizse TSK ve İlker Başbuğ çeteyle iş akdini feshedip seçilmişlerle yeni ortaklık kurduğu için kendilerinin kusursuz, mağdur hatta toplumdan ve siyasetten alacaklı bulunmak istiyorlar. İşin tuhafı haklı bulanlar da çıkıyor. Ki anlaşılan oyun da haklı bulanlar üzerine kurulmuş.

Oyun ne, haklı bulanlar kim?

FETÖ’nün siyasi ayağının tespiti için 2009 tarihli yasal düzenleme sırasında verilen iki önergeyi işaret eden İlker Başbuğ, görünüşte haklı. Fethullah Gülen ve çetesinin bu yasadan yararlanmasını öne çıkararak gizlediği şeyse anılan yasanın demokrasinin gereği oluşu. Askeri yargı yetki alanının sivilleri kapsaması demokrasiyle bağdaşmıyordu. Ve asker kişilerin de askeri mahalde işlenmiş olsa bile askerlik meslek ve görevi dışındaki suç teşkil eden fiilleri nedeniyle sivil mahkemelerce yargılanması usulü, demokratikleşmenin gereğiydi. Başbuğ son çıkışıyla demokratikleşme çabasını -velev ki AB rüzgarıyla olsun- karalamış oluyor, Yoksa FETÖ’nün siyasi ayağının tüm partilere uzandığını, geçmişte ve günümüzde Atlantik ötesinden beslendiğini şüphesiz kendisi de biliyor. TSK’nın Amerika ile ilişkileri yüzünden Fethullah Gülen ve çetesi, Amerika kontrolünde TSK’ya çöreklendiği için ordudaki unsurlarını ayıklayamamışlardı. Ayıklama niyeti var mıydı tartışılır. 28 Şubattaki işbirliğini bilenler için tartışılır demek haddinden fazla nezaket ifadesi sayılır ya neyse.

2009’daki yasa değişikliği olmasaydı Kayseri ve Erzincan’da yürütülen soruşturma sonuçlandırılabilseydi, FETÖ’nün 15 Temmuzdan önce gücü kırılabilirdi minvalindeki sözleri, ciddiye alınabilecek iddialar değil. FETÖ, biliyoruz ki, herkes bal gibi biliyor ki, 2009’da girmedi TSK’ye. Bu yasa değişikliği gerçekleşmeden önce TSK içindeki Amerika güdümlü Fethullah Gülen ve çetesi, elverişli bir araç olarak kullanıldı yıllarca. Zorunlu ya da gönüllü ama kimi zaman göz yumuldu kimi zaman kullanıldı. Demokratik bir yasal düzenlemeden faydalanmış olmaları gerçeği, asker kişilerin görev başındayken kendi kurumlarında yapamadıkları işi bugün topluma dayatmalarını haklı çıkarmaz. Evet siyasi ayak meselesi de bir demokrasi sorunu. Hukukun üstünlüğü ilkesinin çiğnenmesiyle de beslenen bir demokrasi sorunu. Nasıl mı, buyurun 2014 tarihli yasanın sonuçlarına.

Yeniden yargılama kararını işlevsiz kılan demokrasiyle zerrece bağdaşmayan 2014 tarihli yasaydı. Evrensel hukuk ilkelerine ve anayasaya aykırı olarak askeri bürokrasinin üst makamlarında görev almış kişilerin yargılanamaz, seçkinler sayılmasıydı, söz konusu yasanın ruhu. Üst düzey askeri personelin yani Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının hukuken yargılanması engellendi. İlker Başbuğ şimdi FETÖ’nün siyasi ayağını işaret için 2009 tarihli demokratikleşmenin gereği olan yasayı işaret ediyor. Ve bu gücü de kendisini hukukun üstüne taşıyan bu anti-demokratik yasadan alıyor.

Peki, ona bu gücü veren Erdoğan, yargılanmasını önleyen Erdoğan, dört ay bile dolmadığı halde milletvekillerini suç duyurusunda bulunmakla neden görevlendirdi? Tartışma ve gerilimin sürmesi için. Çok mu inciticiydi siyasi ayak meselesi? Bence hayır. Yıllardır yöneltilen, dört bir yandan neredeyse her kafadan çıkan sesle yöneltilen en belirgin eleştiri, siyasi ayak meselesiydi. Peki, şimdiye kadar çok defa dile getirildiği halde neden İlker Başbuğ söyleyince olay oldu? El cevap, siyasetin yeniden asker-sivil çatışması eksenine oturtulması ihtiyacı hasıl oldu. Yeni siyasetin dizaynı için elverişli bulundu anlaşılan. Seçim hazırlığı kapsamında bir taktik değişikliği için elverişli fırsat bulundu Başbuğ’un sözleriyle. Kutuplaşma siyasetinin AKP tabanı üzerindeki etki gücü azaldığı için oyun yeniden kurulmalıydı. Dindar-seküler karşıtlığı eskisi kadar işlevsel değildi artık. Keza AKP-CHP karşıtlığı da artık ihtiyacı karşılayacak ölçüde güçlü bir oy potansiyeli vaat etmiyor. Asker-sivil karşıtlığını yeniden canlandırmak istemiş gibi görünüyor.

Askeri vesayet, yargı vesayeti her biri eskiden olduğu gibi iktidarı, sivil siyaseti baskılamak için kullanılabilecek durumda değil uzun yıllardır. Fakat kesinlikle yok olmadı. Çünkü kesinlikle demokratikleşmedik. O birbirinden güç alan, diğerinin varlığından beslenen vesayet halkaları artık Erdoğan’ın elinde ve siyasetin iktidar kanadını değil artık muhalefet kanalını baskı altında tutmak için kullanılabilir. Yani İlker Başbuğ’un Abdullah Gül’ü işaret edişini kimse tesadüfi görmez sanırım. İktidar partisinin iç muhalefeti de, yeni kurulan ve kurulacak partileri de bu vesayet gücüyle kontrol altına alınmak istenmiş olabilir. Ancak eski vesayetin parti içine dönük olarak işletilmesi için İlker Başbuğ’a ihtiyaç yoktu.

Eski Genelkurmay Başkanının planlı ya da tesadüfi devreye girişi en çok sol muhalefet için yapılan hazırlıkları kolaylaştırır. Başta ulusalcı kanat olmak üzere CHP’nin sağ partilerle yakınlaşmasını önleyecektir böyle bir asker sivil karşıtlığı ekseninin yeniden siyasi hayata egemen olması. Yanı sıra Türkiye solunun her zaman çok belirgin ve etkili olan o “postallı demokrat” damarı üzerine kurulu bir oyundan bahsettiğimiz söylenebilir. Partisi ve kitlesindeki ayrışmaları, kopuşları önleyemeyen Erdoğan, karşısındaki muhalefetin giderek bütünleşmesini engelleyecek bir hamle olarak kullanıyor Başbuğ’un çıkışını.

Kitlesel muhalefet içindeki o postallı demokrat sol, bu çerçevede kampanyanın hedef kitlesi olarak seçilmiş gibi. Lafta askeri darbelerin en çok kendilerini hedef aldığını ileri süren bu postallı demokrat damar, asker sivil aksına oturan siyasi çatışma süreçlerinde daima askerle uygun adım yürümüştü. Günümüzde kitlesel muhalefetin can suyu sayılabilecek şekilde etkili olan sağ muhalefet ise ezilmişlik içeren hatıralara sahip asker konusunda. Kitlesel muhalefet, sağ ve sol cenahın uyum içinde ortaklaşması yönünden ciddi bir sınava tabi tutulacak yeni oyunla. En büyük engel askeri cenahla ilgili siyasi tecrübelerin, birbirine taban tabana zıt oluşu… Siyasi kutuplaşmayı ortadan kaldırma yönünde atılan adımların, ortaya çıkan yeni sınavı, asker- sivil karşıtlığı oyununu bozabilmek üzerine olacak. Bu çerçevede sol blokun postallı demokrat damarının takınacağı tutum belirleyici olacak. Postal sevdası mı “tam demokrasi” mi seçilecek sol tarafından. Sol cenahta orduyla ilişkiler konusunda bir şeylerin değişip değişmediğini zaman gösterecek. Değişmişse Erdoğan’ın taktiğini boşa çıkaracak ortaklaşma güçlenerek, yaygınlaşarak siyasetin belirleyeni haline gelebilir.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI