Öncesiz ve sonrasız yaşamak

Çarşamba, 5 Şubat, 2020
İnsanların kendileri ve karşılaştıkları her şey hakkında “şimdiki zaman” merkezli düşünmeye yatkınlığı iktidarların öncesiz-sonrasız idare düzenini fazlasıyla kolaylaştırıyor. Ancak sorunların sorumluluğundan kaçmak için başvurulan bu yol, köksüz ve geleceksiz olmaya da razı olmak demek. Hakim muhalefet tavrı bu genel dalganın dışına fazla çıkamadığı için, bu geleceksizliği siyasi bir sonuca çeviremiyor.

“Carpe diem”, Ölü Ozanlar Derneği (1989) filminde defalarca tekrarlandığı için hatırlanan Latince bir söz: “Anı yaşamak”, “bugünün hakkını vermek”, “günü yakalamak”, biraz abartılırsa “gününü gün etmek” ya da daha sakin yorumla “hakkını vererek yaşamak” diye genişleyen bir yelpazedeki kullanımlara açık. Sözün ortaya çıkışındaki anlam niyetinden daha geniş kullanıldığı düşünülebilir. Uzunca bir süredir yürürlükte olan “yüksek bireysellik” ve onun mühendisliği olarak ortaya çıkan kişisel gelişim, zamanla –aslında her şeyle- ilişkiyi, performans ya da haz üzerinden kuruyor. İnsanların zihinlerini, dünyayı -içindeki kendisini- “anlık” görmeye, öncesiz ve sonrasız davranmaya doğru büküyor. Yüksek performansı sağlayacak pozitif enerjiyi “andan” temin etmek için, dünden gelen ve geleceğe uzanacak bütün meseleleri silikleştirmek, geçici olarak görünmez kılmak öneriliyor.

“Andan” maksimum fayda temini, gelecekteki performans için bir plan olarak sunuluyor. Açık ve yakın bir fayda, rahatlatıcı bir duygu –bu elverişli düşmana yönelen öfke de olabilir- sağlanamayacak düşünceler için “derinleşme” ve “vakit kaybı” hiç önerilmiyor. Hıza bağımlı sürekli tatminsizlik ve daimi yetersizlik garantili performans mecburiyeti pompalanıyor, şimdiki zamanın kutsanması isteniyor. Giderek daha güvencesiz olmalarına rağmen borç ve tüketim –anın hakkını vermeye- iştahı böyle sürdürülüyor. Süreklilik gösteren dayanışma ve mücadele gerilerken, zayıf kimlik alanları, öncesiz-sonrasız anlık patlamalar ve kolay hedefler siyasi zemini şekillendiriyor. Bu fikri baskı, insanları yalnız ve çaresiz yaparken, güç sahiplerini rahatlatan bir işlev kazanıyor.

Bugünün ekonomik, toplumsal, siyasi, kültürel ikliminde, son kırk yılda yaratılan –üretilen- fikri biçimlenişin payı büyük. Tarihin sonuna gelindiği, artık “başka” zamanların başladığı iddia edilen, her şeyin önüne “post” eklendiği düşünme biçimi, öncesiz ve sonrasız bir dünya kuruyor. Bu ülkede yaşadığımız her olayda ve o olayların siyasi-toplumsal alana taşınma biçiminde de bunu görüyoruz. Elazığ’daki deprem, İdlib’de ölen askerler, ekonomik kriz gibi her türlü meselede, öncesizlik-sonrasızlık karşımıza çıkıyor. Yaşanan hiçbir meselenin sanki ne öncesi var, ne de sonrası olacak. Burak Kut’un 90’lardaki şarkısı “Yaşandı bitti saygısızca” akla geliyor. İktidar sorunları şimdiki zamana sıkıştırarak, geniş bir süreye yayılan neden-sonuç bütününden kopartarak karşılıyor: “Deprem oldu ve felakete başarıyla müdahale ettik, geçmişin hesabını vermeye vaktimiz yok”’. “İdlib’de askerlerimize saldırı oldu, misliyle cevabımızı veriyoruz”.

Öncesizlik ve sonrasızlık meselesini en çarpıcı örneklerinden biri 15 Temmuz. İktidar dahil hemen herkesin eski defterleri defalarca karıştırmasına rağmen, “oynak milatlar” sayesinde olay güncel kullanım dışına pek çıkamadı. Benzer yaklaşımı anlık verilerle konuşulan ekonomik krizde de görüyoruz. “Niye böyle oldu” sorusu da, “nasıl başka türlü olacak” sorusu da cevaplanması gerekmeyen ayrıntılar haline getiriliyor. Şimdiki zamanı kontrol edebildiği, meseleleri öncesiz ve sonrasız hale getirebildiği için, kolay “idare edebilen” ve böylece -yapabilirlik açısından- “anın hakkını veren”, “gününü gün edebilen” bir iktidarı seyrediyoruz.

Meselelerin öncesiz ve sonrasız hale getirilmesi, sadece bugünü konuşarak yapılmıyor. İdeolojik dayanakları itibarıyla sık sık geçmişe referanslar verenler, hafızayı bugünün malzemesine dönüştürmeyi de başarıyorlar. Bazen 200 yıl geriye giden örnekler, tarihsel bir sürekliliği işaret etmekten çok bugünün karşıtlıklarını ifade etmek için kullanılıyor. Bu yüzden sahiden doğru olup olmadıkları, sahiden öyle yaşanıp yaşanmadıkları veya hangi bağlama oturdukları önemsiz hale geliyor. 25 yaşında biri Kılıçdaroğlu döneminde hastane kuyruğuna girdiğini, 70 yaşında biri de CHP tek parti dönemini berrak biçimde hatırladığını iddia edebiliyor. Elinde benzin bidonuyla insan yakmaya gidenler, hasretle beklenen “dede” oluveriyor. Gerçeğe, akla, mantığa ve vicdana aykırı “bilgileri”, doğru olması mümkün olmayan biçimde kullanma lüksü, sokaktaki adamdan devletin en üst yöneticilerine kadar genişliyor.

Geçmişi ve geleceği bugüne sıkıştırmak, şimdiki zamanı anlamayı ve tartışabilmeyi de zorlaştırıyor. Mesela Suriye’de yaşananlara, “İdlib’deki askerlerimizin güvenliği” diye bir üst başlık açıldığında, o askerlerin orada neden bulunduğu, onları oraya gönderenler, sonra ne olacakları gibi sorular boşa düşüyor veya çok zayıflıyor. Bu durum, deprem veya ekonomik kriz gibi bir meselede de aynı şekilde işliyor. Sorumluluk makamındakiler, sorumluluklarını şimdiki zamana daralttıklarında kendileri için hasarı küçültebiliyorlar. Ekonomik kriz tartışmalarını –bazen aleyhlerine olsa bile- ısrarla “güncel veriler” çerçevesinde tutma gayreti bu yüzden. Herkesin gözü önünde yapılmış, kayıt altında alınmış ve üzerinden unutulacak bir süre geçmemiş açık bir siyasi ittifaka rağmen, hala “darbenin siyasi ayağı nerede” diye sorulabilmesi de.

İnsanların kendileri ve karşılaştıkları her şey hakkında “şimdiki zaman” merkezli düşünmeye yatkınlığı iktidarların öncesiz-sonrasız idare düzenini fazlasıyla kolaylaştırıyor. Ancak sorunların sorumluluğundan kaçmak için başvurulan bu yol, köksüz ve geleceksiz olmaya da razı olmak demek. Hakim muhalefet tavrı bu genel dalganın dışına fazla çıkamadığı için, bu geleceksizliği siyasi bir sonuca çeviremiyor. Muhalefetin iktidar karşısındaki dili ve kendi iç ilişkilerindeki tutumu, hakim iklime uyumlu seyrediyor. Örneğin çok sert muhalefet yaptığını düşünen biri, İdlib vesilesiyle “bir subayı için Menemen’i yakan Mustafa Kemal’i özlüyorum” paylaşımı yapabiliyor. CHP lideri hala “haftaya siyasi ayağı açıklayacağım” diyor. İyi Parti Genel Başkanı gök kubbeyi Suriye’nin başına yıkmaya çağırıyor. Muhalefetin lider aktörleri yanında geniş tabanı da siyasi değişiklik konusunda şimdiki zamanın baskısından bir türlü kopamıyor. Hafızasını da bugünün etiketleri için kullanmayı sürdürüyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI