Uncut Gems: O da bize karşı boş değil!

Salı, 4 Şubat, 2020
“Uncut Gems” oldukça iyi bir film kuşkusuz. Ödül sezonunda hakkı yendi mi, belli ki öyle? Ama “hani biraz daha sürse neredeyse neden yaşadığımızı anlayacağımız” bir film de değil tabii ki...

Yıllar önce bir arkadaşım dolandırıcılık tezgahı olduğu açıkça belli olan Çiftlik Bank’a para yatırmıştı. Ortada bir balon olduğunu bildiğini, patlamadan önce parasını katlayıp orayı terk etmeyi planladığını anlattı. Dediğine göre fazla kar edememiş olsa da parasını kurtarmıştı. Bir sonraki muhabbetimizde gündem bitcoin ve diğer sanal paralardı. Rasyonel insanlar olarak parasını altına, dolara yatırması gerektiğini söylediğimizde hak verse de gözlerindeki heyecan başka bir şey söylüyordu. Nihayetinde onu kazanmayı planladığından/ kazandığından daha çok ilgilendiren bir şey olduğunu anlamak zaman aldı: Adrenalin!

Kumar oynamanın, para ile risk almanın tuhaf bir adrenalin etkisi yarattığı yadsınamaz. Kimi her hafta bir iddia kuponu doldurur, kimi arada bir Kıbrıs’a gidip 3-5 bin lira harcayıp döner, kimi de riskleri bile bile gidip Çiftlik Bank’a yatırır parayı. Kuşkusuz eylemlerin bir amacı ‘kısa yoldan voliyi vurmak’ ise, kimileri için alınan riskin yarattığı adrenalinin verdiği yaşama coşkusu başka türlü bir şey. İlk gösterimini gerçekleştirdiği Toronto Film Festival’nden itibaren büyük övgüler alan Benny ve Josh Safdie kardeşler imzalı “Uncut Gems”in karakteri Howard Ratner da böyle birisi.

Hayranlarının festivaller ve Altın Küre, Oscar gibi ödüller tarafından yeterince taltif edilmediğini düşündükleri Safdie kardeşler, 2017 tarihli “Soygun” (Good Time) ile akraba bir yapımla karşımızdalar yine. “Soygun” adından da anlaşılacağı üzere başarısız bir soygun girişiminin ardından giderek dibe doğru çekilen ama hızlı hareket ettiği için battığını bir türlü anlamayan bir adamın soluksuz hikayesiydi. “Uncut Gems”, bir adam hikayesi olması, benzer temposu ve yukarı çıktığını sanırken aşağıya doğru batan bir adama dair oluşuyla akraba sayılır bir önceki filmle. Ancak iki karakter arasındaki açık fark, filmler arasındaki farkı da ortaya koyuyor.

“Soygun”daki karakter samimi bir şekilde içine düştüğü durumdan kurtulmak, feraha çıkmak istiyorsa da beceremiyor. Filmle ilgili kimi değerlendirmelerde belirtilenlerin aksine Howard’ın böyle bir derdi yok. Onun yırtmak, düze çıkmaktan çok adrenalin bağımlısı olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Evet, uçan kuşa borcu varmış gibi görünüyorsa da yaşadığı hayattan ve sahip olduğu işten çok rahatça anlayabiliyoruz ki bu borçlar onun için büyük paralar değil aslında. Banliyöde lüks bir evi, merkezde rezidans dairesi var. Milyon dolarlık isimlerin gelip gittiği bir mücevher dükkanı işletiyor. Ama Howard yaptığı her şeyi bir bahse, kumara dönüştürerek hayatta kalma ritmini diri tutmaya çalışıyor adeta.

Karısının onu terk edip etmeyeceğini bile kendince bir bahis meselesi haline getiriyor. Eve erken gidip sevgilisinden gizlendiği sahne örneğin. Sevgilisine dışarıda olduğunu söylüyor, kadın eve geldikten sonra onunla telefonda yazışıyor. Bir yandan dolaptan onu gözlerken, bir yandan da kadının yalan söyleyip söylemediği üzerine bahse giriyor kendisiyle adeta. Ya da kızının tiyatro temsilinde koltuğunda oturup oyunu izlemek yerine kendisini takip eden tahsilatçılarla yüzleşmeyi ve şiddet görmeyi tercih ediyor, çünkü bu onun için hayatta kalıp kalamayacağına dair bir kumar aynı zamanda.

Tam da bu noktada ünlü NBA oyuncusu Kevin Garnett’ın kendisi olarak hikayede var olmasının önemi ortaya çıkıyor kanımca. Howard ile Garnett’in (Uncut Gems’i Türkçeye uyarlayarak söylersek) “işlenmemiş mücevher” ile nasıl temas kurdukları hikayenin önemli duraklarından bence. Howard, işlenmemiş olsa bile bu mücevheri satıp kendini temize çıkarma şansı varken daha büyük heyecanlar peşinde koşuyor. Garnett ise bir biçimde kendisine şans getirdiğini düşündüğü bu taşı almak istiyor. Ancak, Garnett ile Howard adasındaki en büyük fark, NBA yıldızının işi yalnızca şansa bırakmaması. İlerleyen yaşına rağmen yoğun bir çaba harcayarak mesleğinde tutunmaya çalışması. Howard ise mesleği sayesinde kurduğu bütün ilişkileri bir başka gerilimin vesilesi haline getirmeyi başarıyor. Finaldeki riski de alıyor o yüzden. Yalnızca kazanabileceğini göstermek için değil, kazandığında ne olacağını görmek için de…

Öte yandan yönetmenlerin sinemasından aşina olduğumuz yakın plan, zoom ve hareketli kamera kullanımı filmde bolca mevcut. Safdie kardeşler arada bir ‘bu bir filmdir’ hatırlatması yapan sahne ve görsel tercihlerinde bulunmayı da ihmal etmiyorlar her zamanki gibi. Ve tabii içinde bulunduğumuz ödül sezonunda görmezden gelinen Adam Sandler’in performansını da not edelim. Filmin yüceliğine dair çok şey söylense de hepsi tartışmaya açık. Açık olmayan tek şey Sandler’ın performansı gerçekten de. Usta oyuncu yalnızca yılın değil, muhtemelen kariyerinin de en iyi performanslarından birisini ortaya koyuyor. Kendi adıma “Joker”deki aşırı gösteriştense buradaki sadeliği tercih ederim.

Bitirirken bir not daha düşmekte yarar var. “Uncut Gems” kuşkusuz iyi bir film ama yakın dönemde örneklerini sıkça görmeye başladığımız “abartılı övgülere boğulan film” olmaktan kaçamadı maalesef. Bazı filmlerin gösterildiği festivallerde başlayan, sonra dijital platform ya da online olanaklarla izleyenler tarafından büyütülen ve giderek bir histeriye dönüşen bir eğilim bu. Üstelik bu filmlerin ne kadar mükemmel olduklarına dair yargı, onlar geniş seyirci kitleleri tarafından seyredilmeden oluşturuluyor. Yani işin ‘profesyonelleri’ tarafından çoğunlukla… Bu tür filmler üzerine görüş bildirirken “deneyim” kelimesi sıkça kullanılmaya başladı örneğin. Filmler hangi ara ‘deneyim’ alanı oldu acaba? Bu da bir filme karşı ‘fikir’den önce ‘duygu’ geliştirilmesi gibi çok sakat bir sonuç doğuruyor. “Filme aşık oldum” diyen birisiyle de makul bir tartışmanın zemini kalmıyor haliyle… “O da sana karşı boş değil” deyip geçmek gerekiyor belli ki…

Filme dönersek “Uncut Gems” oldukça iyi bir film kuşkusuz. Ödül sezonunda hakkı yendi mi, belli ki öyle? Ama “hani biraz daha sürse neredeyse neden yaşadığımızı anlayacağımız” bir film de değil tabii ki…

YAZARIN DİĞER YAZILARI