Eroğlu’ndan bir tür ustalık gösterisi

Salı, 4 Şubat, 2020
Mehmet Eroğlu arka arkaya iki başarılı polisiye roman yayımladı. Yılların yazarı Eroğlu sanki polisiye romanın belli bir formülü olduğu, o formüle göre yazılırsa çok da lezzetli olacağını ispat etmek için masanın başına oturmuş gibi.

Türk edebiyatında kendini ispat etmiş, önemsenen politik romanların yazarı Mehmet Eroğlu bir yıl arayla iki güzel polisiye roman yayımladı: ‘İyi Adamın On Günü’ ve ‘Kötü Adamın On Günü’. Zevkle okunan bu iki kitabın, edebiyat dünyamıza dönük bir meydan okuma içerdiğini de düşünüyorum.
Her iki kitabın da kahramanı aynı: barodan atılmış, hapis yatmış, ihanete uğramış ve hayata inanıcını kaybetmiş eski avukat Sadık. Çocukluğundan itibaren maruz kaldığı haksızlıklara rağmen iyi bir adam olmayı başaran ve bir süre sonra iyiliği nedeniyle aslında istismar edildiğini fark eden Sadık ikinci kitapta ‘kötü adam’ olmaya gayret edecek bunun için adını önce Adil sonra Öcal yapacaktır. Ama aslında insan değişmez. Sadık da onca suç ve suçlunun arasından keskin zekasıyla sıyrılıp vicdanının terazisiyle adeta adalet dağıtırken sonunda hep yufka yüreğine teslim olmuş şefkatli bir insan olarak kalacaktır.

2019’da yayımlanan ilk romanda Sadık’ı berbat bir bodrum katında sıcak hayaller kurarken tanımıştık. (Bu kitapta kahramanın hep üşümesi ve tropik seyahatler hayal ederek ısınması çok güzel bir buluştu) Sadık’a küçük araştırma işleri paslayarak onu kollayan, fakülteden arkadaşı Maide yine ona bir iş veriyor ve annesinden başka kimsenin kaybolmasını umursamadığı Tevfik’i aramasını istiyor. Sadece araması herkes için yeterlidir ama Sadık aramakla kalmaz Tevfik’i bulur… Bu arada işin içine bin bir çeşit cinsel kabahat ve tutku, irili ufaklı mafyatik adamlar, garip ve gizemli zenginler ya da hayata tutunmaya çalışan yoksul genç kadınlar da dahil olur. Hem karakter ve tiplerin zenginliği, hem olayların akışı ve hızıyla okurunu kendine bağlayan bir kitap ‘İyi Adamın On Günü’. Sadık güçlü olanların bir kaybeden olarak küçümsediği bir karakter ve tam da bu küçümsenmenin acısını çıkartırcasına müthiş zekası ve cesaretiyle olayları çözüyor. Çözülen düğüm yasaların değil ama vicdanların harekete geçmesi, suçluların cezalandırılması, suçsuzların kollanıp korunmasıyla sonuçlanıyor. Tıpkı bir sonraki roman ‘Kötü Adamın On Günü’nde olduğu gibi. Bu kez intiharın eşiğinde, adeta hurdaya dönmüş bir kişilik olarak karşımıza çıkıyor Sadık. İlk kitabın kötüleri tekrar kendini gösteriyor ve Sadık’tan yine birilerini bulmasını istiyorlar. Adını Adil olarak değiştiren Sadık bu kez bir ekip kuruyor. Çok akıllı ve hayatta kalma içgüdüsü yüksek liseli yoksul mahalle kızı Pınar ve iki mafya tetikçisi Zeynel ile Hüso… Ekibiyle birlikte olayları çözmekle kalmaz kendisine kurulan tuzağı da boşa çıkartır. Kötüleri cezalandırırken iyilerin de işlemek zorunda kaldıkları suçlara gözünü yumarak bir tür adalet dağıtıcısına dönüşür. Bütün anti kahramanların olduğu gibi.

YAZARIN MEYDAN OKUMASI

Mehmet Eroğlu’nun kariyerinin bu aşamasında tutup da iki polisiye roman birden yazmasında benim için şaşırtıcı bir şeyler var. Ama mesela Ömer Türkeş böyle düşünmüyor. Hürriyet’teki yazısında Mehmet Eroğlu’nun politik romanlarında da polisiye unsurlar bulunduğunu daha 90’lı yıllarda yazdığını hatırlatıyor. Mehmet Eroğlu’nun polisiye kurgudan daha önce hikâyeyi çekici kılan bir araç olarak yararlandığını anlattığı yazasında yeni kitaplarında “araçla amaç arasındaki mesafenin azaldığı” tespitini yapmakla yetiniyor. Evet Ömer Türkeş benim kadar şaşırmıyor bu polisiye romanlara ama bu kitapların önceki romanlardan farklı bir yerde durduğunu da teslim ediyor.
Benim ilk izlenimim bu iki romanın bir maharet gösterisi olarak kaleme alındığı yönünde. Yani Mehmet Eroğlu adeta, polisiye romanın belli bir formülü olduğu, o formüle göre yazılırsa çok da lezzetli olacağını ispat etmek için masanın başına oturmuş gibi. Edebiyat dünyasındaki söylentilere göre yaratıcı yazarlık dersleri veren Mehmet Eroğlu, buradaki bir iddia üstüne birkaç ayda ilk kitabı yazmış. Eroğlu’nun Habertürk’te Kürşat Oğuz’a söyledikleri de anlatılanları doğrular gibi: “Küçük bir itiraf: Bu romanı Umag Vakfı’ndaki Yazma Seminerleri kapsamında verdiğim kurgu dersi için, örnek olarak aşağı yukarı 10 dakikada tasarladım. Dersin konusu tema ve önerme ile kurgunun ilintisi aksiyon çizgisinin nasıl canlı tutulacağı ve romanın iç örgüsünün nasıl sıkılaştırılacağı idi. (…) Sınıfa girdiğimde bunu yazmayı kararlaştırmıştım. Öyle de oldu, kısa sayılabilecek bir sürede kağıda geçirdim.”
Neticede ben büyük zevk alarak okuduğum için Eroğlu eğer böyle bir iddiaya giriştiyse onu kanıtladığını düşünüyor, kendisini tebrik ediyorum. Ama bu tavrın, polisiye romana karşı bir küçümseme demeyelim ama kolaya indirgeme içerdiği fikrini de yok sayamıyorum. Kitabı elimize alır almaz Amerikalı ya da Türkiyeli pek çok polisiye romanın bolca kullandığı her şeyin burada da olduğunu görüyoruz. Hayatın sillesini yemiş ama aslında çok akıllı, kadınların bayıldığı hepimize de kendini sevdire şahane serseri romanın en büyük kozu. Dağıttığı adalet ise kanunlara değilse bile kolektif vicdana uygun. Dolayısıyla hepimiz içimiz rahat çeviriyoruz son sayfayı. Mehmet Eroğlu ilk romanda Dostoyevski, ikincisinde Shakespeare’i bol bol referans verdiği entelektüel bir katman da kuruyor. Ama bu romanın sıradan okur için olduğunu her sayfada hatırlatmaya kararlı, her tür göndermeyi mutlaka dip notla belirtiyor. Manayı tesadüfe bırakmıyor.
Bu iki kitap Amerikan polisiye yazarı Dashiell Hammett’ı kendine referans ediniyor. Ama bir yandan da sanki Türkiye’de son yirmi yılda yazılmış sevilen pek çok polisiye roman ve kahramanla bir ilişki kuruyor. Mehmet Eroğlu’nun hikayesini okurken Emrah Serbes’ten Celil Oker’e, Derviş Şentekin’den Armağan Tunaboylu’ya sevdiğimiz çoğu polisiye yazarımızı hatırladım…

YAZARIN DİĞER YAZILARI