Ali Duran Topuz
Ali Duran Topuz

Bekçi Baba 2: Önce sopa vardı!

Pazartesi, 3 Şubat, 2020
Bugün bekçi düdüğüne duyulduğu söylenen hasret, bir zamanlar bekçinin sopasına duyulmuştu. Sopadan silaha geçiş, modernleşmenin bir ürünüydü ve bekçinin geleneksel özelliklerinden modern kolluğa evrilmesini gösteriyordu. Bekçiliğin meşrulaştırılması için başvurulan soyut “mahalle” ise hazırlanan kanunda aslında yok gibi bir şey. Somut mahalleler de iktidarların sevinç değil kaygı kaynağı: 1 Mayıs Mahallesi gibi, Gazi Mahallesi gibi...

“Dağda gezer bekçi baba ninni
Arkasında yeşil aba ninni!”
Ninni, Ahmet Rasim’in “Muharrir Bu Ya” kitabından. “Bekçi Baba”, İstanbul folkloruna girecek kadar eski ve köklü bir figür. Yüzyıllar boyunca değişmiş, dönüşmüş, devletin yazılı, yazısız sayısız müdahalesiyle şekilden şekle girmiş kadim bir kurum. Ahmet Rasim ninniyi aktarırken, bekçilerin gece bağırmalarının ve sopayla (bir yerlere vurarak) ses çıkarmasının yasaklanmasına içerler. Düdük icat olmuş, bekçilik bozulmuştur:
“Şehir Emaaneti; yaramaz, gürültücü çocuk avutur gibi, bekçilerin eline bir düdük verdi, susturdu. Ne o canım “Yangın var”lar, ne de sopa vuruşları kaldı. Köftehorların bazısı da sopa ile saat vurarak, hatta çeyrek geçeyi bile bildirirdi.”
(Ahmed Rasim, Muharrir Bu Ya, haz. Hikmet Dizdaroğlu), Milli Eğitim Bakanlığı Yay. 1990)

Ahmet Rasim’in 1926’da çıkan yazısında küçümseyerek söz ettiği düdük, o tarih için hayli yenidir. Bekçiliği bir düzene kavuşturma çabaları daha 2. Abdülhamit döneminde başlamış, İttihat Terakki iktidarında yoğunlaşmış, cumhuriyet boyunca da sürmüştü. Yaşları, işe giriş koşulları, çalışma biçimleri, görevleri, statüleri, giysileri, aksesuarları filan sürekli elden geçirilmişti. İşte düdük de bu süreçte ortaya çıkmıştı, aynı dönemde ninnideki “yeşil aba” da üstlerinden çıkarılmış, üniforma giydirilmişti, eski Osmanlı sopası da Jön Türk silahına dönüşmüştü. Bugün kimilerinin düdükten aldığı nostalji yüklü anlam ve duygu şelaleleri, Ahmet Rasim döneminde aba, sopa ve avaz için akmıştı. Sopadan düdüğü geçiş, hem güvenlik anlayışında hem de toplumda değişimdi aynı zamanda, sadece bekçide değil.

AH O ESKİ GÜZEL MAHALLELER!

Bekçi denilince çağırışım yapan bir diğer şey de görev sahası, yani mahalledir. Nitekim, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, bekçiliğin ihya müjdesini verdiği konuşmasında, işe, “… en küçük birim olan çarşı ve mahalle”den başlandığını duyuracaktı. Mahalle, Türkiye’deki sağ muhayyilenin önemli bir öğesi ve bekçi-mahalle bağı tıpkı düdük gibi duygu dolu ifadeler getiriyor; önemli bir edebi örnek:
“Bekçilere gelince, poturları, şalvarları, abani sarıkları ile üniformalarının gerçekten ehli olan bu cesur ve mert adamlar, imamla muhtarın olduğu kadar mahallenin de emrinde idi. Hiç kimse bekçi deyip de mühimsemezlik edemezdi. Zira onlar mahallenin asayiş ve inzibatı kadar şeref ve haysiyetinin de canlarıyla başlarıyla hizmetinde idiler. Eski zamanlarda mahalle bekçiliği, bir kariyer meselesi, kapalı sınıf şuurunun memleket sathında en küçük fakat çok ehemmiyetli bir müessesesiydi.”
(Samiha Ayverdi, İbrahim Efendi Konağı, Kubbealtı Yayınları, s. 36-37)

SAHİ NE OLDU BİZİM MAHALLEYE?

Fakat mahalle kelimesi, parlamentodaki kanunun adında ve metnindeki “mahalle bekçileri” tamlaması biçiminde defalarca geçmesine rağmen, bekçinin görev ve işlevi açısından bakıldığında gerçekte hiç yok gibi: Sadece iki yerde, “mahalle sakinleri” var, afetlere karşı uyarma ve gaz, elektrik vs arızalarını haber vermek bahsinde geçiyor. Sekiz yerde “halk” geçiyor ama o da “halkın istirahati” ve “huzur güven” gibi genellemeler içinde. Yani, “mahalle bekçileri”nin kanununda “mahalle” aslında yok. Çıkarılmak istenen kanun, esasen bekçiliğin, Noémi Lévy-Aksu’nun da vurguladığı gibi, genel kolluğun bir tabakası haline getirildiğinin bir daha ilanından ibaret.
Mahalle bahsinde az daha duralım: İktidarın, gökdelenlere ruhsat verirken “yatay mimari”yi lafta savunma, kentsel dönüşümü “mahalle”yi dağıtmak için kullanırken mahalle nostaljilerini meşrulaştırıcı nutuklar içinde kullanmayı sevme huyunu akla getirecek olursak, Bakan Soylu’nun bu nutkunun sadece girişimi meşrulaştırmaya yönelik söz üretme mecburiyetinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Fakat, yeni bekçiliğin yine de büyük ölçüde “mahalle” esaslı çalışacağını söylemek mümkün. Büyük şehirlerdeki ana caddelerin, plazaların, yüksek katlı rezidansların, kendi güvenliğine sahip getto benzeri sitelerin yoğunlaştığı yerlerde bekçilik ister düdüklü olsun ister düdüksüz işlevsiz kalacak. Bekçinin hâlâ işe yarayacağı yeterince “mahalle” bulunabilir elbette ama ne eski “mahalle baskısı”nın ve dahi imam ve muhtarla icra ettiği “mahalle baskın”larının aktörü haline gelme ihtimali yok; Ramazan davulu çalması ya da geceleri maniler söylemesinin mümkün olmadığı gibi. Çünkü sağ muhayyiledeki mahalle ile mevcut mahallelerin birbirini tutması mümkün değil. Büyükşehirlerde bugünlerde soyut değil de somut mahalleler söz konusu olduğunda, iktidarlar açısından sevinç değil de kaygı kaynağı olan yerler akla geliyor ilk: Gazi Mahallesi gibi, 1 Mayıs Mahallesi gibi, Nurtepe, Gültepe, Tuzluçayır gibi…

POLİSE BENZİYORDU, GENE POLİSE BENZİYOR

Hasılı, yüz yıl önce de bekçiliğin statüsü, yetkileri ve işlevi bugünkü gibi tartışılıyordu; yine bugünlerdeki gibi nostaljik savunmalara rastlansa güvenlik açısından bir sorun olarak görüldüğü de vakiydi. Çare, modernizasyon çabalarının başından beri statü, yetki ve işlev olarak genel kolluğa yani polis ve jandarmaya benzetmede bulundu hep.
Bu girişimler daha ilk kanunda statüsünü polise yaklaştırmakla ana doğrultuyu belirginleştirmişti. Nitekim Noémi Lévy-Aksu “Osmanlı İstanbulu’nda Asayiş 1879-1909” (İletişim Yayınları, çeviri Serra Akyüz, İstanbul 2017) daha 1914’teki geçici kanunla bekçiliğin “bir tür polis” haline getirildiğini, şimdiki düzenlemelerin de bundan pek farklı bir şey yapmadığını dile getiriyor. Elbette yerden göğe haklı, tartışmamız gereken şeyin polisin ya da genel kolluğun statü, yetki ve işlevi olduğu da aynı şekilde yerden göğe haklı; fakat bir sorunun cevabını aramaya devam etmek yine de meşruiyetini koruyor: Niçin polis ve jandarma teşkilatını, o teşkilatın giriş ve eğitim koşullarına uygun biçimde güçlendirmeye devam etmek varken, ara statüde bir silahlı güç tabakası oluşturmaya bu kadar heves ediliyor? Çünkü muhtemelen cevap, Noémi Lévy-Aksu’nun İrfan Aktan ile söyleşisinde kuvvetle vurguladığı gibi asıl tartışmamız gereken şeyi, yani polisin iktidar tarafından nasıl görüldüğü, nasıl şekillendirilmek istendiği, nasıl kullanılmak istediğini daha iyi anlamaya yarayabilir.
Buradan devam edeceğim, kanundaki yeni yetkiler meselesine biraz daha yakından bakarak.
NOTLAR
1
Noémi Lévy-Aksu’nun İrfan Aktan söyleşisi ve İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabı bu meseleyi anlamak için bulunmaz nitelikte. Söyleşinin başlığına ilişkin eleştiriler, gazetenin editörü olarak, bana da yerinde göründü. Eleştirenlere müteşekkirim. Umarım, başlığın konuşulanların sadece küçük bir kısmıyla ilgili olması, yani yeterince kapsayıcı görünmemesi söyleşinin hak ettiği kıymeti görmesini engellememiştir; İrfan Aktan’a ve Noémi Lévy -Aksu’ya da teşekkür ederim.
1
Konuyu çalışırken yararlandığım kapsamlı ve yeni bir kaynak da internet üzerinden bulunabiliyor.
http://acikerisimarsiv.selcuk.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/123456789/14260/501983.pdf?sequence=1&isAllowed=y

3
Yine internetten bulunabilen iki kaynak:
http://www.millifolklor.com/PdfViewer.aspx?Sayi=117&Sayfa=19
http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/TEZ/46476.pdf

4
Samiha Ayverdi, okumaktan her zaman zevk aldığım ve çok önemsediğim bir yazar, bu yazıda “eleştirel” bakıyor görünsem de. Ahmet Rasim de öyle.

YAZARIN DİĞER YAZILARI