Güvenlikçilerin yarattığı güvenlik sorunu

Cumartesi, 1 Şubat, 2020
Sayısı iyice artırılmış olan mevcut kolluk gücüne, 1,5 milyon sınırına yaklaşan özel güvenlikçileri ve giderek büyüyen elektronik takip sistemlerini ekleyince, “güvenlik cenderesinin” -özgürlük sorunu olmanın yanında- kendisinin bir güvenlik sorunu haline dönüştüğü görülüyor.

Polisiye, sinema ve televizyonda hayli eski, müşterisi kalabalık bir tür. Alanın aşırı genişlemesi ve giderek çeşitlenen yüksek talep nedeniyle, bir sürü alt kategorisi de çıkmaya başladı. Bu türün popüler ürünleri öyle bir kitleselliğe ulaştı ki, çoğu hikayenin geçtiği ABD’nin hukuk -hatta teknik işleyiş- mevzuatı, bütün dünyadaki insanlar tarafından kendi ülkelerinden daha ayrıntılı biliniyor. Tersi örnekler (yolsuzluk hikayeleri) çoğalsa da, ağırlık hâlâ suçluların peşindeki özel kahramanlarda. Kaba popüler örneklerin büyük çoğunluğunda, güvenlik görevlilerinin bürokratik veya yasal engellerle karşılaşması da, çok başvurulan klişe olmaya devam ediyor. Seyircinin dizinin yıldızıyla kurduğu duygusal özdeşlik, suçluları yakalamak veya ortadan kaldırmak konusunda kahramanın ayağına dolanan engellerden hoşnut olmamasına neden oluyor. Bu engellerin bir kısmı politik etkilerle kirlenmiş amirler, organize olmuş karanlık güçler olarak gösterilse de “hukuk” engeli azımsanmayacak bir yoğunlukta. “Suçlulara” saklanacak delikler yaratan “haklar” ve onları temsil eden “güvenilmez” avukatlar sık başvurulan negatif örnekler olarak çiziliyor.

Dizi ve filmlerdeki -polis- güvenlik güçleri için istenen (göz yumulan) “yetki aşımının”, zaman zaman şiddet kullanımının, haklar ve yasalarla sınırlanmamış “cezalandırma” fütursuzluğunun gerçek hayattaki karşılığı, bu kurgu hikayelerdeki gibi değil. Kurgu hikayelerde polisin suçluyu hemencecik derdest etmesini engellediği için gıcık kapılan yasal sınırlar, aslında günün birinde herkesin başına gelebilecek korkunç şeyleri önlemek için. Yıllar süren mücadelelerle geri kazanılmış haklar. “Güvenliğinin sağlaması” için güç ve şiddet tekelini devlete devreden vatandaşın, bu güç karşısındaki yalnızlığını ve savunmasızlığını çözme çabası, insan hakları mücadelesinin özünü oluşturuyor. Güvende hissetmek için verilen yetkilerin, zaman içinde en büyük güvenlik tehdidine dönüşmesi ihtimali, güvenlik güçleri ile vatandaşlar ilişkisindeki yasal sınırları çiziyor. Bu, süreklilik kazanmış ve kolay bitmeyecek bir kavga aslında. Türkiye’de bir kesimin çok uzun süredir bildiği ama son beş yılda daha geniş bir kesimin yaşayarak öğrenmeye başladığı bir süreç işliyor: İktidar sahipleri neyin –veya kimlerin- güvenlik sorunu olduğuna karar veriyor, bu çerçeveyi dayatarak (köpürterek) güvenlik aygıtını nitelik ve nicelik olarak büyütüyor, daha baskın hale getiriyor. Güvenlik aygıtı etrafındaki tartışma da, güvenliği sağlama yeterliliğinden çok güvenlik gerekliliği üzerine inşa ediliyor.

Dünyada (özellikle Batı’da) 11 Eylül sonrası oluşan -biraz da pompalanan- “güvenlik kaygısı” eşliğinde, büyük kalabalıklar güvenlik güçleri karşısında birçok haklarından epey geriye çekilmeye ikna edilmişti. Örneğin, bütün kamusal alanların kameralarla gözetlenmesi konusundaki güçlü itirazlar artık neredeyse hiç duyulmaz oldu. Hatta özel hayatın korunması isteğinin yerini, yeterli ve etkili gözetleme yapılması talepleri aldı. Türkiye, demokratik deneyimindeki zayıflık dolayısıyla, her zaman “güvenlik devleti” olmaya daha yakın olarak tanımlanabilir. Bütün tersi iddialara rağmen, milletinin hizmetinde bir devlet yerine, devletine sadık vatandaş (bunu sıkı denetlemesi gereken kolluk) bu memleketin daha güncel meselesi oldu. Bu yüzden, ister devletin en tepesindekiler ister sokaktaki adam, hoşuna gitmeyen bir durumla karşılaştığında basıyor “vatan haini bunlar” etiketini. Bunun devamı özgürlük-güvenlik dengesinin bozulması ve herkesin daha çok gözetim altına alınması, çoğunluğun da buna razı olması. “Allah’ın lütfu darbe girişimleri” de yüksek bahane ifrazatına neden oluyor. Memleketin en az yarısının hain, terörist, suçlu görüldüğü, gösterildiği bir zeminde, sürekli ve büyüyen güvenlik ihtiyacını öne sürmek için fazla uğraşmak gerekmiyor.

Yapılan araştırmalarda insanların kaygı duydukları konular arasında “güvenlik” meselesi hızla irtifa kaybediyor görünse de, iktidar sahipleri açısından durumun ehemmiyeti azalmıyor. Beş yıl önce yasalaşan iç güvenlik paketiyle polisin yetkileri aşırı genişletilmişti. Mevzuat düzenlemeleri yanında, dev bir sektöre dönüşen “özel güvenlik” personeli de, giderek gündelik hayatın önemli bir parçası haline geldi. İnsanları coplayan, kelepçe takan, polisçilik oynamaya kalkan hatta otobüslerde şortlu kadın tekmeleyen özel güvenlikçiler görmeye başladık. Erdoğan yıl başında Şehir ve Güvenlik Sempozyumu’nda şunları söylemişti: “Artık şehirlerimizin güvenliğini sadece kolluk gücü ile sağlayamayacağımız bir duruma gelmiş durumdayız. Her ülke ve toplum kendi ihtiyaçlarına uygun çözümleri kendi üretmelidir.” Anlaşılan bu ülkenin bulduğu çözümlerden biri de, nostaljik bekçilik müessesesi. Bekçiler son derece muğlak yetkilerle daha korunaklı yasal çerçeveye alınırken, karşısındaki vatandaş bir adım daha geriye çekilmeye zorlanıyor. Kılcallara doğru yayılan “devlet gözü” büyüyor. Üç aylık kurslarla müdahale imkanı da alan bekçiler, canlı kameralar halinde ortalığa salınacak.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Anadolu Medya Ödülleri Töreni’nde, “Ülkemizin ve milletimizin birlik, beraberlik, kardeşlik ve dayanışma içinde olması gereken dönemde içindeki nefreti kusanlar mı var? Hemen bunları belirleyip sokağa çıkmaz hale getirmeliyiz” diyor. Bu sözler, resmi, gayriresmî güvenlik aygıtının yasal ve fiili olarak genişletilmesiyle beraber düşünülünce endişe artıyor. Mevcut kolluk ve hatta yargı karşısında zaten iyice çaresiz ve savunmasız bir alana kıstırılmış olan vatandaşlar, hizmet kılığında yeni güvenlik çemberleriyle kuşatılıyor. En önemli özgürlük kısıtlamaları “sizin güvenliğiniz için” yalanıyla kabul ettiriliyor. Mahkemenin avukatları sanık için tehdit gördüğü, Cumartesi Anneleri’nin turistleri rahatsız ettiği gibi iddiaların kolayca dile getirilebildiği günlerden geçiyoruz. Şimdi güvenlik aygıtını bekçilerle genişleten iktidarın, kendisi için bir savunma gücü yaratmaya çalışıp çalışmadığı tartışılıyor. Elbette meseleye bu açıdan da bakılabilir. Ancak 260 bin polis, 180 bin jandarma, 50 bin korucu, 500 bin askerin güvenlik açığının, 30 bin bekçi ile nasıl kapatılacağı çok tartışmalı. Bu, kamu güvenliği için de iktidarın kendi güvenliği için de böyle. Sayısı iyice artırılmış olan mevcut kolluk gücüne, 1,5 milyon sınırına yaklaşan özel güvenlikçileri ve giderek büyüyen elektronik takip sistemlerini ekleyince, “güvenlik cenderesinin” -özgürlük sorunu olmanın yanında- kendisinin bir güvenlik sorunu haline dönüştüğü görülüyor.

 


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI