Rıza Oylum
Rıza Oylum

Sinemada Alevi görünürlüğü

Cumartesi, 25 Ocak, 2020
Alevilerin kendilerini ve ibadet biçimlerini tanımlamayla ilgili devlet erkleriyle aralarında önemli bir fark söz konusu. Bu tartışmaların yeniden Türkiye gündemine oturması vesilesiyle Alevilerin Türkiye’de sinemaya nasıl yansıdığının köşelerini filmlerden örneklerle derledik.

Geçtiğimiz haftalarda İzmir Büyükşehir Belediyesi il genelindeki 7 cemevinin imar planlarına ibadet alanı olarak işlenmesine yönelik karar almıştı. Geçen hafta da İstanbul Büyükşehir Belediyesi İl Genel Meclisi’nde İstanbul’daki 93 cemevinin ibadethane statüsünün tanınmasına yönelik önerge verilmiş ama meclisten, iktidar ve onu destekleyen partinin üyelerinin muhalefet oylarından ötürü olumlu karar çıkmamıştı. Alevilerin kendilerini ve ibadet biçimlerini tanımlamayla ilgili devlet erkleriyle aralarında önemli bir fark söz konusu. İnanç özgürlüğünün en temel dayanağı olan ibadethanelerinin kurumsal temsili yok sayılıyor. Bu geleneksel açmaz ve sorun yumağı yakın zamanda çözüleceğe benzemiyor. Bu mayınlı alanın tartışmaları yeniden ülke gündemine oturması vesilesiyle bu hafta Alevilerin Türkiye’de sinemaya nasıl yansıdığının köşelerini çizmeye çalışacağım.

EDEBİYATTAN SİNEMAYA: NUR BABA

Yakup Kadri’nin 1921’de gazetede tefrika edilen, ancak gelen tepkilerden ötürü yarım kalıp 1922’de doğrudan kitap olarak basılan Nur Baba romanı, dejenere bir Bektaşi babasını anlatıyordu. Yakup Kadri’nin kişisel ilişkilerinden hareketle kötüleyerek anlattığı Bektaşi şeyhinin hikayesi aynı yıl Muhsin Ertuğrul tarafından sinemaya uyarlanmaya başlandı. Filmin çekimleri, o dönem canlı bir Bektaşi tekkesinin de bulunduğu Eyüp’te yapılıyordu. Çekimlerden haberdar olan Bektaşiler sete gelip tepki göstermiş, malzemelere zarar verip filmin çekimini durdurmuşlardı. Ancak aynı yıl Muhsin Ertuğrul bu hikayeyi Boğaziçi’nin Esrarı ismiyle değişmiş, oyuncularla filme çekmişti. Film günümüze ulaşamadı. Zira film, 1959’da İstanbul Belediyesi Film Deposu’nda çıkan yangında yok olan yüzlerce filmden biriydi. Bu Alevi ve Bektaşi ruhun yansıtmaktan ziyade Yakup Kadri’nin -iddialara göre- kişisel hırsından ötürü olumsuz bir tablo içinde anlattığı dejenere Bektaşi şeyhiyle başlayan ilişki, uzun yıllar Türk sinemasının tek örneği olarak varlığını devam ettirdi.

DAR-I MANSUR SAHNESİYLE KIZILIRMAK-KARAKOYUN

Kızılırmak Karakoyun ismiyle Türk sinemasında üç film yapıldı. İlk film Nazım Hikmet’in senaryosunu yazıp Muhsin Ertuğrul’un 1947’de çektiği versiyondu. İkinci versiyon ise Ömer Lütfi Akad’ın 1967’de kendi senaryosundan çektiği versiyon olmuştu. Bu filmde Yılmaz Güney başrolde oynamıştı. Yıllar sonra 1993’te de yeniden uyarlandı Ömer Lütfi Akad’ın çektiği 1967 yapımı filmde, ilk defa bir Dar-ı Mansur mahkemesi kurulmasıyla Alevilik inancının temel dayanaklarından biri sinemaya taşınmış oldu. Adalet kavramını kendi mahkemelerinde kendi din önderleriyle sağlayan bu kapalı inanç, ilk defa bu filmde kendini dışı vurur. Göçebe bir grup içinde geçen hikâyede, oba beyinin, kızına sevdalanan çobana kızını vermek istemeyerek oba beyi ile çoban arasında Dar-ı Mansur mahkemesi kurulur. Taraflar dinlenilir ve zor bir şartla çobanın oba beyinin kızıyla evlenmesine müsaade verilir. Filmin sonunda mahkemenin hükmünün bağlayıcılığı da ortaya koyulur. Oba beyi sözünde durmadığında oba halkı ayaklanıp çobanın yanında yer alır. Filmde isimler de Alevilik terminolojisine uygundur. Çobanın adı Ali Haydar, Oba beyinin adı Hüseyin’dir. Müziklerse o dönem henüz bağlamayı elinden bırakmamış olan Orhan Gencebay’ın eseriydi.

1973: PİR SULTAN’DAN NESİMİ’YE ALEVİ OZANLARI SİNEMADA

1973 yılı sinemada Alevi görünürlüğü için özel bir yıl. Hem Türkiye’de hem de o dönemki Adıyla Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde yedi Alevi ozandan ikisi sinemaya taşındı. Türkiye’de Pir Sultan Abdal, Azerbaycan’da ise Nesimi beyazperdeyle buluştu. Remzi Jöntürk’ün çektiği Pir Sultan filmi Ali Ekber Çiçek’in deyişleriyle ve Fikret Hakan’ın oyunculuğuyla birlikte verilmişti. İyi niyetli bir çabanın görsel halidir Pir Sultan filmi. Memleketin televizyonları sınıflandırırken “dini film” diye sınıflandırdıklarından yıllarca Ramazan ayında sahur vakti yayınlandı bu film. Ailecek gece vakti uyanıp çölde vaha bulmuşçasına Pir Sultan filmi izlemişliğimiz çoktur. Pir Sultan’ın hoşgörüsü, Hızır Paşa’ın aymazlığı, aç gözlülüğü, hırsı, koparamadığı gülü, Pir’in kızı Sanem’a talip olan gence verdiği öğüt olan dünya gözüyle sevdiği Sanem’i gönül gözüyle sevmeyi öğrenip gene gelmesini istemesi… İçi dolu şekli zayıf bir filmdi.

Aynı yıl Azerbaycan’da da hem Türk şiiri için hem de Alevilik ve Hurufilik namına en güçlü şairlerden biri sayılan Nesimi’nin hayatını Hasan Seyidbenli beyaz perdeye taşıdı. Nesimi isimli filmde; Hurufilik, Şirvanşah ve Fazlulllah Esterebadi’nin mücadelesi, Nesimi’nin şiirleri görselliğin dünyasına taşınıyordu. İnternet ortamında bulunması mümkün olan Nesimi filmini izleyenler, Azerbaycan Türkçesinin aslında Türkiye Türkçesine ne kadar yakın olduğunu da görecekler. 2019 yılı Azerbaycan’da Nesimi’nin 650. doğum yılı olmasından ötürü Nesimi Yılı ilan edildi. Bu çerçevede bir dizi etkinlik yapıldı. Adına para basmak, Sami Yusuf’un Nesimi’nin “Sığmazam” şiirini güçlü bir konserle birlikte senfonik olarak okuması ve Nesimi filminin yenilenip dijital ortama aktarılması bunlardan bazıları. Yeri gelmişken bahsetmekte fayda var. Azerbaycan’da Nesimi’ye normalde de çok değer veriliyor. Nesimi’nin heykeli, metro durağı bölge adı, tiyatrosu gibi değerlerin yanında hemen herkes de onun şiirlerini bilir. Ayrıca Fuzuli’nin ve Şah İsmail Hatayi’nin de heykelleri meydanlarda ve köşe başlarında durur. Havalimanından şehre gelirken sizi ilk karşılayan Şah İsmail Hatayi’nin heykelidir. Nesimi’nin mezarı Halep’teydi. Geçmiş zaman kullanıyorum zira Halep İslamcı gruplar tarafından ele geçirilince onun mezarı da yok edildi. Sadece yazdıklarından ötürü işkenceyle derisi yüzülerek öldürülen bu şairin ne dirisine ne ölüsüne tahammül edilmedi. Ben mezarı 2009’da ziyaret etmiştim. Halep Kalesi’nin dibinde küçük bir caminin dibinde yatıyordu bu gür kartal dilli şair.

HASAN BOĞULDU

1973’teki Pir Sultan filminin dışında yetmişlerde bu çerçeveye sokabileceğimiz bir filmle karşılaşmıyoruz. Seksenlerde Türk sineması daha bireysel konulara eğilmişti. Aleviliğin odak ya da yan bir unsur olarak yer aldığı bir filmi bu dönemde de göremiyoruz. 1990’da Orhan Aksoy, Sabahattin Ali’nin Hasan Boğuldu öyküsünü aynı isimle sinemaya taşıdı. Tahtacı köylülerinden bir kızla evlenmek isteyen kasabalı bir gencin yaşadıklarını beyaz perdeyle buluşturmuştu. Obanın en güzel kızı Emine ile evlenmesi için töreler gereği sırtına 40 okkalık tuzla kasabadan obaya çıkması istenen Hasan bunu başaramayıp yolun orta yerinde nehre düşüp can verir. Kısa bir öyküden uzun metraj bir sinema filmi çıkaran yönetmen, oldukça sade ve abartısız bir uyarlama örneği ortaya koymuştu. Film, öyküye sadık bir uyarlamadır. Öykünün omurgasını oluşturan obalı-kasabalı ayrımı ve Tahtacı(Alevi)-Sünni ayrımı da filmde diyaloglar arasında kendini belli eder.

1990’da çekilen Umuda Yolculuk da Alevi kimliğini içinde taşıyan yapımlardan biriydi. Cem töreniyle başlayan film, Türkiye’de yaşayan Maraşlı Alevi bir ailenin yasadışı yollarla hiç bilmedikleri İsviçre’ye girmeye çalışmasını anlatıyordu. Oscar yarışında İsviçre’yi temsil eden film En İyi Yabancı Film dalında Oscar almıştı. Umuda Yolculuk, Xavier Koller yönetiminde çekilmiş, Film; İngiltere, İsviçre ve Türkiye’nin ortaklığında yapılmıştı. Senaryosunu Feride Çiçekoğlu’nun yazdığı yapım Oscar başarısını bir Anadolu hikâyesiyle Xavier Koller’in kariyerine yazdırmasını sağlamıştı.

2000 SONRASI ALEVİLİK KEŞFEDİLİYOR

2000 sonrasında sinema hem konu hem de yönetmen olarak çeşitlenmeye başlamıştı. 2000’e kadar bir elin parmağı kadar bile yapım ortada yokken bu dönemde Aleviliğin temel alındığı yapımlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. 2001 yapımı Barış Pirhasan’ın O da Beni Seviyor, 2000 sonrasının bu çerçevedeki ilk yapımı. Ailesi tarafından karnesi kötü gelince Malatya’da uzak bir kasabada babasının bir dostunun evine yaz tatilini geçirmeye yollanan Esra’nın burada hem ilk aşkı hem de Alevi kültürünü tanımasının hikâyesi resmedilir. Esra’nın “Onlar da Müslüman değil mi? Allah Allah diye yeri göğü inletiyorlar,” repliği Alevilik ve İslam tartışmaları için fikir verir mi karar vermek zor ama dönemin önemli yapımlarından biri olarak daha fazla ilgiyi hak eden bir yapımdı O da Beni Seviyor.

Aydın Bulut’un 2008 yapımı filmi Başka Semtin Çocukları, İstanbul’da Alevilerin toplu olarak yaşadıkları semtlerden biri olan Gazi Mahallesi’nde geçen bir filmdi. Yönetmen birden çok hikayeyi semt üzerinden birbirine eklemlemeyi seçmişti. Temelde Alevi bir gencin Alevi olmayan bir kızla evlenmesine izin verilmemesi üstünden gelişen olaylar anlatılsa da kentleşme, gelenek-modernizm çatışması, politik dönüşümler, gençlerin dejenere odaklara kapılması, Güneydoğuda askerlik yapanların yaşadıkları tahribat gibi farklı konu ve kavramlar filmin içine yedirilmeye çalışılmıştı.

A.Haluk Ünal’ın 2011 yapımı filmi Saklı Hayatlar ise üstünde çok durulmayan “popüler” olmayan bir katliamı olan Çorum Katliamı’ndan hareketle 1980’de geçen bir çalışmaydı. 1980’de Çorum Katliamı’ndan sağ kalıp İstanbul’a göç eden bir Alevi ailenin hikâyesinin anlatıldığı yapım, hem Alevi bir ailenin kentte tutunma çabasını resmediyorken hem de dönemin politik atmosferinin fotoğrafını çekmeye çalışır. Günümüzde adının dahi anılmadığı 12 Eylül öncesinin kitlesel katliamlarından biri olan Çorum’da Alevilerin kitlesel olarak öldürülmesinden hereketle bir sinema filminin çekilmiş olması filmi türünün ilk örneği haline getiriyor. Ne yazık ki sinemamızın temel problemlerinden biri olan dönem filmi çekerken yaşanılan atmosfer yaratamama problemi bu filmde de karşımıza çıkar.

Ahmet Ümit’in romanından uyarlanan 2012 yapımı Bir Ses Böler Geceyi odağına Alevileri alan filmlerden başka bir örnek. Filmin yönetmeni Ersan Arsever “Bir Ses Böler Geceyi filmini çekmek için maddi olarak zorlandık. Eldeki maddi olanaklar da yetmeyince evimi satıp filme yatırdım” diyerek bireysel çabalarla sinema yapmanın bedelini dile getirmiş. Filmde çevresindeki dedelerin kendisinin derinlikli sorularına cevap veremeyen genç bir Alevinin kafasındaki sorulara cevap bulamayıp intihar etmesinden sonra Alevi ritüelleriyle gömülüp gömülememesinin tartışması yapılırken, tesadüfen arabası bozulan bir üniversite hocasının bu olanları uzaktan izleyip kendi geçmişini sorgulaması çift yönlü kurguyla izleyicilere sunulur. Üniversite hocasının gençliğinin geçtiği sahneler 12 Eylül’ün öncesindeki politik haraketlilik dönemlerini de filme dahil eder. Ne var ki bu bölümlerde dönem filmi çekmenin yarattığı handikaplar karşımızda belirir. Aleviliğin felsefi tartışmalarını görsel dünyaya taşıyan film bu özelliğiyle anılmalı.

2012’de Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan’ın yönetmenliğini üstlendiği Babamın Sesi filmi de çekilmişti. Oldukça orijinal bir çalışma olan Babamın Sesi, yönetmen Zeynel Doğan’ın aile hikayesinden hareketle ortaya çıkan bir çalışma. Maraşlı Base Doğan’ın Kocası Suudi Arabistan’a çalışmaya gitmiş, ailesiyle ses kasetleriyle iletişim kurmuş ancak geri dönemeyip orada ölmüştür. Base Doğan’ın evindeki hayatına odaklanan film, Arka planda Maraş Katliamı’ndan da bahseder. Aile, Alevilerin kitlesel olarak katledildiği bu katliamdan kurtulmuştur. Kurguyla gerçeğin iç içe geçtiği Babamın Sesi, ülkenin toplumsal tarihinin görsel bir hafızaya kavuşması adına oldukça önemli bir örnek.

2017 yapımı Kazım Öz’ün yönettiği Zer filmi Aleviliğin odak olduğu bir yolculuk hikayesi. Babaannesi Dersim Katliamı’na maruz kalmış Amerika’da yaşayan bir gencin kökenlerine, doğru yaptığı yolculuğun filmi. Babaanne Zarife tedavi olmak için geldiği New York’ta hastane odasında torunu Jan için Kürtçe bir türkü mırıldanıp devamını getiremeden hayatını kaybedince müzik öğrencisi Jan bu parçanın peşine düşer. Yolu Dersim’e kadar geldiğinde hem yeni bir doğa hem de yeni insan profilleriyle tanışır. Güçlü bir görselliği olan Zer, yerel hikayelere yaslanan sinema namına önemli bir çalışma.

Şükrü Alaçam’ın 2018 yapımı filmi Locman, Aleviliğin odak olduğu son uzun metraj film. 12 Eylül öncesinde demiryollarında çalışan bir makinistin ailesiyle Samsun’dan Divriği’ne atanmasından sonra buradaki Alevi komşularıyla deneyimlerini bir aile trajedisi ekseninde anlatır. Alevilerin kapalı inançlarından haberdar olmayan geniş toplum kesimlerinin kulaktan dolma bilgilerinin yaşanmış gerçeklerle birlikte tersyüz olmasına odaklanır. Televizyon estetiğinde çekilen Locman, Tren çalışanları ve Divriği’deki yaygın Alevi kültürü üstüne çekilen az sayıdaki yapımdan biriydi.

KISA FİLMLERDE ALEVİ GÖRÜNÜRLÜĞÜ

Alevi karaktere odaklanan kısa filmler de çekilmeye başlandı. Bunların içinde benim görebildiğim iki örnekten bahsedebiliriz. 2016 yılında çekilen ve internet ortamında dolaşıma sokulan Mum Sönmedi bu filmlerden biri. Serdar Yıldırım’ın yönettiği, İlknur Bektaş’ın senaryosunu yazdığı Mum Sönmedi, farklı meşrepten iki ailenin “kız isteme” seremonisi için bir araya geldiğinde yaşananlara odaklanmış. Kız tarafı ailenin Ailevi olduğunu öğrendiklerinde bu durumdan hoşnut olmadıklarını belli ederler. Kız “haberim yoktu”, der. Gençler yıllardır birliktedirler ama bu denli canlılığını koruyan, sürekli ülke gündemini meşgul eden bir ayrımı aralarında hiç mevzu yapmamışlardır. Ta ki aileler tanışana kadar… Kız sevgilisinin Alevi olduğunu o an öğrenmiştir. Bırak kadın-erkek ilişkisini, bu millet birbirine “merhaba” derken bile kimin hangi aidiyetten geldiğini biliyor. Hâlâ insanların isminden sonra sorduğu ilk soru, “Nerelisin?” olmayı sürdürüyor. Bu çerçevede filmdeki bütün dinamikler yanlış oluşturulmuş. Derinlikli bir anlatımdan yoksun bir kısa film Mum Sönmedi. Sinemanın temel dayanakları olan kamera kullanımı, renkler, ışık seçimi ve müzikal altyapının bütünü televizyon projeleri düzeyinde. Öldüren eğlence televizyonun artık uzun metraj filmleri haklayıp gözünü daha estetik bir meşgale olmasını beklediğimiz kısa filmlere de dikmiş olduğunu görüyoruz. Kısa film çekenlerin televizyonun estetik yaklaşımlarını Tv setlerinde bırakıp kısa film çekecekleri zaman yeni beslenme kaynakları edinmelerini temenni ediyorum.

Deniz Telek’in 2018 yapımı Gümüş filmi, son dönemin en çok ödül alan kısa filmlerden biri. Babası ölünce annesini şehre getirmek zorunda kalan ve köpeklerini bir yere bırakmaya çalışan gencin gelenekle çatışmasını oldukça başarılı bir görsellikle sunan Gümüş, kısa filmin olması gereken bütün çerçevesini çizmiş. Ailenin Alevi kökenini mümkün olan en doğal halle gösteren Gümüş, umut veren bir çalışma.

Kurgu projeler için en genel ifadeyle sayıları çoğalsa da hem arşivleme çalışmaları için hem de üretimin niteliği için sistematik olarak bireysel çabalardan ziyade kurumsal bir çalışmaya muhtaç olunduğu söyleyebiliriz. Alevi yapıları bu süreci daha fazla ciddiye almalı. Görselliğin hafızasında kendilerine yer açmalılar. Devlet erkleri onların inançlarını, ibadet biçimlerini tanımlama ve sınırlarını çizme merakını sürdürürken Alevi yapıları görselliğin yaygın ve dönüştürücü etkilerini daha fazla önemsemeli.


Rıza Oylum kimdir?

1984 İstanbul doğumlu. İstanbul Kültür Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans, Trakya Üniversitesi’nde aynı alanda yüksek lisans eğitimi aldı. Varlık, Virgül, Agora, RadikalGenç, Birgün, Cumhuriyet Kitap, Film Arası, Kitapçı, Sendika.org, ve Edebiyathaber.net gibi farklı mecralarda sinema ve edebiyat merkezli metinler yayımladı. Uzakdoğu Sineması, Rus Sineması, Alman Sineması, Ortadoğu Sineması, Dünya Yönetmenlerinden Sinema Dersleri, Doksanlar, Dünya Yazarlarından Yazarlık Dersleri ve İran Sineması kitaplarını yazdı. Ulusal ve uluslararası festivallerde jüri, küratör ve yayın editörü görevlerinde bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında ülke sinemaları üstüne konferanslar verip workshoplar yaptı. Halihâzırda bir vakıf üniversitesinde sinema tarihi dersleri veriyor. Seyyah Kitap’ın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI