Aydın Selcen
Aydın Selcen

Berlin'de olan ve olmayan

Çarşamba, 22 Ocak, 2020
Belki anımsatmamız gereken günün birinde iktidar seçimle el değiştirdiğinde işbaşına geleceklere bunun belediye devralmaktan farklı olduğu. Dışişleri Bakanlığı’nın teşkilat yapısı ve yükselme esaslarından tutun yazışma diline dek altyapı konularından, tüm temel dış politika ve “terörle mücadele” başta tüm ulusal güvenlik dosyalarında somut, radikal yön ve yaklaşım değişikliklerine gereksinim bulunduğu.

Berlin’de ne olduğundan çok, neyin yokluğuna odaklanmak gerektiğini düşünüyorum. Ellibeş maddelik bildiri katılanlardan her birinin kendince önceliklerini belgeye dercettirdiğini gösteriyor. Olmayan ise yaptırım. Yani metnin “dişi” yok. Yaptırım için toplara daha tabanlı girecek, sert şarjlardan kaçınmayacak karakterde oyuncu lazım. O da ABD ve ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun, tıpkı Erdoğan gibi, Berlin’den erken ayrılmasının anlamı herhalde yeterince açık.

Erdoğan’ın darbeci, savaş ağası, gayrımeşru derken, Berlin dönüşü artık kafadan “terörist” diye nitelediği Hafter toplantıda ne Sarraç’la ne hazır bulunan ülke liderleriyle yüz yüze gelmemiş. Yani işin özü, Almanya’nın bir araya getirdiği bu “etki grubunun” asıl işlevi, BM adına Genel Sekreter Gutierres ve onun adına BMGS Özel Temsilcisi Salame’nin Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ve Libya Ulusal Ordusu (LUO) tarafları arasında ateşkes arabuluculuğunu kolaylaştırmak.

“Etki grubu” diye aklım sıra diplomatik zarafet adına türettiğim bu terimin anlamı ise şu: Berlin’de bulunan ülkeler Libya iç savaşının, artık nasıl derseniz, yatırımcıları, paydaşları, sponsorları. Bir “çıkar grubu” da denebilir haziruna. Şimdi bu devletler kendi aralarında Libya’ya silâh ambargosuna uyulmasını, petrol gelirlerinin ulusal şirket “NOC” eliyle toplanmasını, UMH’nın meşru yönetim olarak tanınmasını teyit eden bir metne imza attılar. Zaten var olan bu uzlaşının nasıl uygulatılacağı ise belirsiz.

Hafter, Moskova’da yaptığı gibi, yine metne imza atmadan salondan sıvışmış. Zira sahadaki durumda LUO Trablus’un kapısına dayanmış durumda. Petrol ihracatına koyduğu takozu da henüz kaldıracağa benzemiyor. Ardındaki Mısır ve BAE de Hafter’in bir an önce işi bitirmesine destek veriyor. Erdoğan’a göre TSK yalnızca eğitim amaçlı kısıtlı bir varlık bulunduruyor Libya’da. Ancak bunun ötesinde TSK’nın Trablus’a sağladığı hava savunma desteği Sarraç’ı LUO ve BAE’nin havadan saldırılarına karşı ayakta tutmakta çok daha yaşamsal önemi haiz görünüyor.

Fransa, İtalya’nın karşısında ve AB’nin ortak tutum almasına engel bir konumda duruyor. O arada, Rusya ve Türkiye’nin müdahalesine dikkat çekerek Mısır ve BAE’nin müdahalesini saklıyor. Anlaşıldığı kadarıyla, Macron Berlin’de Türkiye’nin Libya’ya Suriyeli milis sevk etmesini açıkça eleştiren tek lider. Fransa’nın P-5 üyesi olmasının ağırlığını Erdoğan da belirtiyor. Macron’u cepheden karşıya almamak gerektiğini Erdoğan da nadir ılımlı bir saptaması olarak keza paylaşmış.

Fransa, İtalya ve Almanya’yı bağdaştıran Avrupa’ya yasadışı göçün önlenmesi. Fransa’yı İtalya’dan ayrıştıransa petrol ve gaz çıkarları. Fransa’nın, “Sahel*” bölgesindeki IŞİD terörünü yerinde durdurma harekâtı beşbuçuk yılını doldurdu. Kendi topraklarında en fazla sayıda terör eylemine sahne olan ülke de yine Fransa. AB’yi NATO’dan esasen ABD komutasından ayrı ortak askeri güç kurmaya iten de. Berlin’de Almanya’nın BM şemsiyesi olduğu takdirde bir olası barış gücüne katkı vereceğini açıklaması bu bağlamda kayda değer.

Rusya, Suriye’den Libya’ya gidenlerin, Idlip’te tepelerine havadan ölüm yağdırdıkları denli, “terörist” oldukları konusunda Fransa ile hemfikir. Yine Erdoğan’ın kendi bu hususu uçak sohbetinde yakınma kabilinden dışa vurmuş. Hafter ve Esat’a destek konularında Putin’le ayrışmayı zoraki teslim ederken, Rusya’yla ilişkilerin “klasik değil stratejik” düzeyde olduğunu anımsatmayı ihmal etmeden. Bana sorarsanız bunun Türkçesi, en azından şimdilik, “Rusya’ya muhtacız” demek ve yine bence temel sıkıntı da orada.

Putin, zamanında yapılan müdahaleyle Kaddafi’nin önce uluslararası askeri güçle devrilmesinin ve ardından hunharca katledilmesinin acısını çıkarmakta kararlı. Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’e yönelik ABD’nin müdahale iştahsızlığını görüyor ve o boşluğu doldurmakta kullanıyor. Türkiye’yi sürekli Batı’dan ayrıksı, NATO içinde çıbanbaşı konumunda tutmak, tamamlanan 120 adet S-400 füzesinin teslimatından da anlaşıldığı üzere, işine geliyor. Buna karşılık değerli Sinan Ülgen’in altını çizdiği üzere, “dünyada en fazla dış yatırım yapan ilk yüz şirket içinde 58 AB, 21 ABD, iki Çin şirketi var; hiç bir Rus şirketi yok.”

Türkiye’nin kapıyı, kapanmadan arasına ayağını koyup, omuzlaması başarı addediliyor. Ve asıl başarının UMH ile MEB anlaşmasının imzalanması olduğu sürekli vurgulanıyor. Hafter terörist, bizim kitabımızda haşa yok teröristle masaya oturmak. Dolayısıyla Atina’yla iletişime geçmemiz, Miçotakis’in Hafter’le iletişimini kesme ön koşullu. Doğu Akdeniz’de Mısır, İsrail ve Suriye’de büyükelçimiz bulunmuyor. BAE nicedir “Abu Dabi yönetimi” oldu, SA ile Kaşıkçı cinayetinden bu yana ilişkiler limoni. Hafter, Esat, Sisi çok mu matah; Yunanistan ve GKRY’de marazi Türkiye düşmanlığı, koyu milliyetçilik yok mu? Var. Pekiyi bunları tek başına değiştirecek güç bizde var mı?

Kürt dersen sakın ağzına dahi alma, bir kere Kürt meselesi zaten yok. Terörist dersen Edirne’de siyasi tutsak Demirtaş’tan, HDP’li il ve ilçe belediye başkanlarına, onlara “bilerek ve bilmeyerek yardım ve yataklık eden” bizim gibilerden, haydi bizi de geçtim CHP’sinden İYİP’ine, altı milyon Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı HDP seçmeninden PYD’ye dek terörist olmayan yok. Eh terörle mücadelenin yegâne yolu da malûm “son terörist yok edilene kadar…” Bu yaklaşımın tanımlaması ise “süreç yönetimi” yahut “barış diplomasisi” oluyor.

Dış politikada ve ulusal güvenlik konularında muhalif siyasi kişilikler diplomasi yaptıkça, Erdoğan siyaset yapıyor. Muhalefet “pozitiften anlattıkça”, Erdoğan’dan yanıt olarak adeta sürekli azar işitiyor. Güncel küresel taktiklere koşut biçimde, ABD’de Başkan Trump’ın da benimsediği gibi, medyayı karman çorman iletilerle, paylaşımlarla yüklüyor. Zaten “ana akım” medyanın tamamına yakını da denetiminde olduğu için tüm bu mugalatayı ayıklamak mümkün değil, olmuyor ve olamayacak.

Konu Libya, Doğu Akdeniz, Suriye, Rusya veya PKK değil. Değişmeyen tek konu Erdoğan’ın iktidarda kalması. Dolayısıyla, ne benim ne benden çok daha ılımlı söylem benimseyenlerin yazdıklarının, söylediklerinin dış politikanın gidişatı üzerinde hiçbir etkisi yok. Değindiğim akılcı anlatılara nitelikli örnekler olarak Galip Dalay’ın AB’nin çapsızlığını teşhir ettiği makalesi ve yukarıda alıntıladığım Sinan Ülgen’in Taha Akyol’a verdiği söyleşi sayılabilir.

Öyleyse belki anımsatmamız gereken günün birinde iktidar seçimle el değiştirdiğinde işbaşına geleceklere bunun belediye devralmaktan farklı olduğu. Dışişleri Bakanlığı’nın teşkilat yapısı ve yükselme esaslarından tutun yazışma diline dek altyapı konularından, tüm temel dış politika ve “terörle mücadele” başta tüm ulusal güvenlik dosyalarında somut, radikal yön ve yaklaşım değişikliklerine gereksinim bulunduğu. Muhalefetin tüm bu çetrefilli meselelerde atılacak adımlara, yapılacak hamlelere şimdiden hazır olup, bunları günü geldiğinde değil bugünden kamuoyuyla paylaşmasında yarar var.

*Moritanya, Burkina Faso, Mali, Nijer, Çad.


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI