Bir mutluluk sorgulaması: Leylan

Pazartesi, 20 Ocak, 2020
Leylan’a aslında siyasi bir aşk hikâyesi denebilir. Ama romanın esas meselesi ne siyaset ne de aşk. İkisini de ihtiva eden temel meseleye, mutluluğa, daha doğrusu derin bir mutluluk tartışmasına “çoklu bilinç ortamında” odaklanıyor yazar. Okuyucu, son sayfayı devirdiğinde ister istemez kendine soruyor: Leylan mıyım, Kudret miyim, Bedirhan mıyım, ismi hiç anılmayan Bahtiyar mıyım, Celal miyim, Sema mıyım, yoksa Mutlu muyum?

Serap’ın Kürtçesi “leylan’dır. Adını “Leylan” koysalardı, onu ilk gördüğüm anda kavuşamayacağımızı anlardım mutlaka. Ben Serap’ın leylan olduğunu iş işten geçtikten sonra anladım. Adı “Mürüvvet” olsaydı farklı olur muydu, bilmiyorum. Ya da “Vuslat”? Yine de ben Leylan’ı sevdim, serap olacağını bile bile. (Sf. 21, Leylan)

Bıçkın bir Diyarbakır “qırığı” olan Kudret, “aşkı bitmesin” diye kavuşmak istemediği ama kimseye de varmasına müsaade etmediği platonik aşkı Serap’la hikâyesini daha baştan böyle anlatıyor.

Kudret, Leylan’ın “taliplilerini” bertaraf etmeye çalışırken okuyucuyu “Toledo” yapılmak istenen Sur’un dar sokaklarında, Türkçenin Kürtçeye, Kürtçenin Türkçeye karıştığı okul sıralarında, çoğumuzun Ben û Sen meyhanesinde tanışıp sigara dumanına karışan sakin sohbetine misafir olduğumuz, arada bir avukatlık yapan ama esas derdi şiirle olan İhsan Fikret Biçici’nin dizelerinde, Mehmed Uzun’un son demlerini yaşamak için geldiği Diyarbakır’daki hastanenin bahçesinde ve tabii kitapların dünyasında dolaştırıyor. (Bu arada Dipnot Yayınları, kitabın 32. sayfasına yerleştirdiği sürprizle okuyucuya sanatçı Xêro Abbas’ın güzel bir şarkısını dinletiyor.)

Romanın ilk bölümü keyifle, hüzünle, yazarın kuvvetli espri anlayışıyla bezenmiş incelikli hicivlerle bir ırmak gibi akıp giderken, bir anda sahneye Kudret’in ilkokul arkadaşı, roman yazarı Netice çıkıveriyor.

Daha sonra romandaki hikâye, İstanbul’daki elim bir trafik kazasıyla ikiye bölünüyor ve Demirtaş, okuyucuyu tüm roman boyunca merakta tutacak, “yazar buradan oraya nasıl, niçin geçti” dedirtecek “Hayat Hep Yarımdır” “romanına” davet ediyor. Böylece anlatısını “Hatice’den Netice’ye” vardırıp “Netice’nin” kalemiyle bambaşka bir romana doğru sürüklüyor okuyucuyu.

Demirtaş’ın sınavı da, mahareti de burada ortaya çıkıyor ki, birbirinden tamamen kopuk gibi görünen ama aslında ince bir kulpla birbirine bağlanmış iki ayrı “roman”, başından itibaren ustalıkla tasarlanmış bir örgüyle birbirini tamamlıyor.

 

YÜZLEŞMEYE DAVET

Leylan’ın esas “siyasi” yönü Celal’in kendisiyle, iktidarla, makam-mevkiyle, “erkeklikle” hesaplaştığı bölümler belki de. Bu açıdan Leylan, Demirtaş’ın, çalkantılı dönemde korkup bir kenara pısanlarla hesaplaştığı ve onları yüzleşmeye davet ettiği bir alan da sunuyor. Leylan, aslında herkesin kendisiyle hesaplaştığı, sorumlu olduklarıyla da yüzleştiği bir davetiye.

 

Ayrıca Leylan’da, Black Mirror dizisindeki gelecek öngörülerini andıran “çoklu bilinç ortamı” keşfinin de ustalıkla kotarıldığı, yazarın bu konuda epey bir hekimlik ve tıbbiye araştırması yaptığı ve okuyucu için yoğun bir emek verdiği dikkatlerden kaçmayacaktır.

Leylan’a aslında siyasi bir aşk hikâyesi denebilir. Ama romanın esas meselesi ne siyaset ne de aşk. İkisini de ihtiva eden temel meseleye, mutluluğa, daha doğrusu derin bir mutluluk tartışmasına “çoklu bilinç ortamında” odaklanıyor yazar. Şu pasaj, kesinlikle tartışmanın özeti sayılmaz ama meraklısına fikir verebilir:

Özünde iyi bir insan olduğunu düşünüp insanların mutluluğunu istiyor olabilirsin, bu seni tam anlamıyla iyi bir insan yapmaya yetmez, sadece zararsız biri yapar. Ama insanların mutluluğu için bir şeyler yapma imkanın varken yapmıyorsan, bu seni kesinlikle kötü bir insan yapar. Bana kalırsa iyi insan olmanın temel kriteri, başkalarının mutluluğuna açılan kapının anahtarını rehin gibi elinde tutmamaktır. Ya hiç kimseye mutluluk vaat etmeyeceksin ya da bu şekilde ele geçirdiğin anahtarı rehin olarak kullanmayacaksın. Bu hiç adil ve dürüstçe değil Sema…(Sayfa: 274-275, Leylan)

Romanın sonlarına doğru, okuyucuların zihnini epey karıştıracak olan “çoklu bilinç ortamında” iyiden iyiye sarihleşen mutluluk tartışmalarını, isteyen siyasi gönderme ve hiciv olarak okuyabilir, isteyen de gündelik hayatın mihnetleriyle boğuşurken kendine rehber seçebilir.

Leylan boyunca Demirtaş, mesajı hikâyenin önüne koymayarak hem kendisini hem de okuyucuyu edebiyatın tadından mahrum bırakmıyor. Dahası, yazar neredeyse hiçbir yerde kendi siyasi kimliğini, konumunu “gözetmediği” için, gerçek manada edebiyat yapmaktan çekinmiyor, duygusunu da, sözünü de sakınmıyor.

Demirtaş, Kürtçe ve Türkçedeki aynı kelimelerin taban tabana zıt anlamları üzerinden iki halkın birbirine yakınlığının da, uzaklığının da imkânsızlığını deşerken, argodan da siyasi mesajdan da yeri geldiğinde faydalanıyor. Böylece okuyucuyu kendi siyasi kimliğinden özgüvenle uzaklaştırıp Leylan’a yaklaştırmayı başarıyor.

Özgüvenli rahatlığı, yazarı da, okuyucuyu da sığ bir havuzda debelenmekten kurtarırken, yazarı dilediğince kulaç atabileceği, okuyucuyu ise tat alabileceği bir okyanusa kavuşturuyor.

Üstelik bunu hapishanede, dört duvar arasında, bin türlü siyasi bela ve saldırıyla boğuşurken yapabilmiş olmak, Demirtaş’ın direngenliğinin de çok iyi bir özeti olarak okunabilir.

Okuyucu, Leylan’ın son sayfasını devirdiğinde ister istemez kendine soruyor: Leylan mıyım, Kudret miyim, Bedirhan mıyım, ismi hiç anılmayan Bahtiyar mıyım, Celal miyim, Sema mıyım, yoksa Mutlu muyum?

Mutlu muyuz?

Leylan’daki umut-mutluluk tasnifi belki de hepimize bir kapı aralıyordur: “Umut, mutluluktan daha güçlü, daha kalıcı, daha üretici bir duyguydu ne de olsa.” (Sayfa: 240)

“Neticede” Demirtaş, içeriği ve kurgusuyla hem okuyucularının, hem takipçilerinin ezberini bozacağı gibi, son günlerde öykü kitaplarının “şifresini” deşifre etmeye çalışan hasımlarının matematikteki yeteneğini de epey sınayacak gibi görünüyor.

Organizasyonu yapılmış yoğun bir itibarsızlaştırma kampanyasıyla karşı karşıya olan Selahattin Demirtaş, yarın raflarda olacak ilk romanı Leylan’da iyilik ve kötülüğün, diğerkamlıkla bencilliğin, mutlulukla mutsuzluğun, korkaklıkla cesaretin etraflı bir muhasebesine girişirken, değme edebiyatçıların bile üstesinden zorlukla gelebileceği çetin bir kurgunun hakkını veriyor.

Her ne kadar kitabın sonundaki teşekkür faslında, “Sanki edebi hayatımın son kitabı bu gibime geliyor” dese de, romanı okuyanlar Demirtaş’ın edebiyat sahnesine güçlü bir giriş yaptığını görecek.

Dolayısıyla Leylan, Demirtaş’a yönelik saldırılar karşısında, onunla dayanışmak için değil, insanın kendisiyle hesaplaşmak ama aynı zamanda edebiyatın zevkini tatmak için alıp okuyacağı bir roman.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI